Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

'İnsan Manzaraları...'

Irak; halkının onurunun Amerikalılarca çiğnendiği yer!
(Savaş alarmı sesleri)
Bağdat’ın üzerine yağmaya başlayan bombaların üzerinden bu gün itibariyle 3 yıl geçti. ABD ve İngiltere’nin önderliğindeki işgal, bu üç yıl içersinde Irak’ı hangi noktaya getirdi? Devrik lider Saddam Hüseyin yer altında bir mağarada yakalanıp mahkeme önüne bırakıldı, geçen Aralık ayında yapılan genel seçimlerden sonra yeni Irak parlamentosu üyeleri belirlendi; fakat Irak7ın istikrara kavuştuğunu söylemek için henüz çok erken. Kürt, Şii ve Suni gruplar arasında bir uzlaşma yakın zamanda mümkün görünmezken ülkedeki şiddet sarmalı da gitgide tırmanıyor. Hatta işgalden sonra geçici yönetimin başbakanlığını yapmış olan İyad Allavi’ye göre Şii ve Sünni toplumlar arasında tırmanan gerginliğin adını, artık “iç savaş” olarak koymak gerekiyor. Ama savaşın mimarı, “Hayır!” diyor; “Irak doğru yolda ilerliyor!” İşte başkan Bush’un yargısı: “Irak’ta zafere doğru giden bir stratejiyi hayata geçiriyoruz. Irak’taki zafer bu ülkeyi daha güvenlikli kılacak ve nesiller boyu sürecek barışın temellerinin atılmasına yardımcı olacak.”
Ancak Irak’ta hergün, neredeyse onlarca kişinin öldüğü bir ortamda, başkan Bush’un stratejisi gerçekten işliyor mu? Beyaz saray en başta Amerikan kamuoyunu ikna etmekte bir hayli zorlanıyor. Amerikan ordusu Irak’ın işgali sırasında yüzün biraz üzerinde kayıp vermişti. Ama süre giden şiddet üç yıl içersinde yaklaşık 2200 Amerikan askerin daha hayatına maloldu.
ABD önderliğinde öncelikle suni bölgelerde yoğunlaşan direniş hareketine karşı büyük operasyon düzenlenmeye halen ediliyor. 2003 yılında Irak’ta görev yapmış olan Amerikalı bir yüzbaşı Nataniol Heek’e göre durum giderek daha kötüleşiyor: “Benim bağlı olduğum müfreze ben ayrıldıktan sonra iki defa daha Irak’a gönderildi. Şu an Irak’ta üçüncü kez konuşlanmış bulunuyor. Ve 2003’le 2006 yılları arasında her gönderildiklerinde daha fazla şiddet olayıyla karşı karşıya geldiler, daha çok çatışmaya girdiler.”
Amerikalı askerler açısından görünüm böyle; peki ya Iraklı siviller? Üç yıl içinde ölen Iraklı siviller hakkında kesin bir kayıt tutulmasa da sayılarının onbinleri bulduğu tahmin ediliyor. Can güvenliğinin sağlanamadığı bir ortamda Irak’ın alt yapısını yeniden inşa etme çabaları Amerikan dışişleri bakanlığının, savaş öncesi planlarına kıyasla çok daha yavaş ilerliyor. Elektrik ve su kesintileri Irak’ta artık günlük hayatın bir parçası. Nüfusun yalnızca yarıdan biraz fazlasının temiz içme suyuna düzenli erişimi var. Yeniden yapılanmaya ayrılan fonların kayda değer bir kısmı güvenlik harcamalarına aktarıldı; ama kimi gözlemciler yolsuzluğun da yeniden inşa çalışmalarını yeterli kaynaktan yoksun bırakan bir unsur olduğu görüşünde. Irak ekonomisinin can damarı olan petrol üretimi, isyancıların boru hatları ve pompa merkezlerine düzenlediği sürekli saldırılar sebebiyle, işgal öncesindeki varil seviyesine halen çıkabilmiş değil.
BBC mikrofonlarına konuşan Bağdat sakinlerinden bazıları, “Saddam Hüseyin yıllarının geçmişte kaldığına biz gene de memnunuz” derken, diğer bazıları ise. ABD’ye öfkelerini dile getiriyor: “Irak’ta güvenlik diye bir şey kalmadı; ekonomik şartlar kötüleşiyor, insanlar bir yerden bir yere gidemez oldu. Amerikalıların Irak’ta gerçekleştirdiği tek şey, Irak halkının onurunu zedelemek oldu. Ebu Gureyb cezaevinde, Bukka gözaltı merkezinde meydana gelen işkence olayları bütün dünya medyasına Amerika’nın, Irak halkının onurunu nasıl ayaklar altına aldığının bir kanıtı olarak yansıdı.” (bbc, 20.3.2006)

2006 Türkiyesindeki işsizlik ve yoksulluk
siyasileri yalanlıyor!
Yoksulluk ve işsizlik hemen hemen her toplumda olduğu gibi Türkiye’nin de her daim gündeminde; ancak Türkiye’de kamuoyunda yosulluk ve işsizlik oranlarının kronikleştiği endişeleri var. Türkiye Estatistik Enstitüsü’nün geçen aylarda açıklanan son çalışmasına göre l milyon kişi açlık, 18 milyondan fazlası da yoksulluk sınırının altında. Bu, her dört kişiden birinin yoksul olduğu anlamına geliyor.
“Hurda alıyom, hurda!
Eskiler alıyorum; demirci!”
“Simitçi!”
Hemen her kentin, hemen her sokağında bu sesleri duymak mümkün. Hurdacısından sütçüsüne, midyecisine, çakmakçısına, seyyar balıkçısına kadar… İş ya da mesleği olmayan onbinlerce kişi sokaklarda sattıklarıyla kendilerini ve ailelerini geçindirme çabası içinde. Türk-İş’in Ocak ayında yayımladığı rakamlara göre Ankara’da yaşayan, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı yaklaşık 580, yoksulluk geliri ise 1700 ytl’nin üzerinde.  Oysa geçtiğimiz aylarda, artan asgari ücret 380 ytl; yani rakamların diliyle, Türkiye’de açlık sınırındaki 1 milyon, yoksulluk sınırındaki 18 milyon kişi arasında büyük oranda, çalışanlar da var. Ve yoksulluk, en çok çocukları vuruyor; yarıya yakını Türkiye çocuklarının yoksul.Ve yoksulluk öylesine derine işlemiş ki, bunun çözümü artık yalnızca insanların iş gücüne katılımıyla mümkün değil, pek çok uzmana göre…
İstatistikler Türkiye’de 1 milyon kişinin açlık sınırında olduğunu söylüyor; ama bu güne kadar hiç, açlıktan öldüğünü duymadık, peki neden?
Bahçeşehir üniversitesinden Prof. Nilüfer Narlı bu yaklaşımın yanlış olduğunun altını çiziyor: “Şu var; şimdi bir çok insan hastalıklar nedeniyle ölüyor, bunun niçin olduğu araştırılmadı. Ayrıca Türkiye’deki rakamlara bakarsak hala 0-5 yaş arasında ‘kavrukluk’ düzeyi yüksek ve de bu yaşta hastalanıp ölen çocuklar var; bunların niçin öldükleri, hangi tip hane halklarında bu yaş grubundaki çocuklarda ölüm olduğu… Bütün bunların araştırılması gerekiyor; elimizde spesifik bir data yok!”
Prof. Nilüfer Narlı’dan sokaktaki insana, yoksulluğun en temel kaynağının işsizlik olduğu kanısında hemen herkes hemfikir, Ve işsizlik ve yoksulluğun nedenli yaygın olduğu konusunda da…
- “İş arıyoruz ama, ülkedeki işsizlikten dolayı iş bulamıyoruz!”
- “Aradım da ‘Yok!’ dediler, yok! En sonunda çareyi arabada bulduk!’
- “Birçok tanıdığımız arkadaş var; isterse üniversite mezunu, lise mezunu; tahsilli veyahut da tahsilsiz, önemli değil. Bir çok insanın işsiz olduğunu bizzat yakın olarak tespit ediyoruz.”
- “Sokakta mendil satan, müzik yapıp para toplayan bir sürü insan var; herhalde 5 yaşındaki çocuklar, yoksul olmasalar o işleri yapmazlar. O yüzden çok yaygın bence işsizlik.”
2001 yılındaki ekonomik krizin ardından Türkiye son üç yılda ardı ardına büyüme yaşayarak, kendi tarihinin rekorunu kırdı. 2005 yılındaki büyümenin de yüzde altı civarında çıkması bekleniyor. Buna karşın aynı süreçte toplam 25 milyonluk aktif işgücündeki işsizlik oranı yüzde on civarında seyrediyor. Rakamlara bakılırsa işsizlik oranı azalmıyor… İstatistiklere, iş aramadığı ya da mevsimlik çalıştığı gerekçesiyle işgücüne dahil edilmeyenler  de katıldığında işsiz sayısı 4.5 milyonu geçiyor. Ve bu işsizlerin, neredeyse üçte biri gençler…
Yoksulluk ve işsizliğin sebep olduğu en önemli sorunlardan gelir dağılımındaki adaletsizliğe gelince, tekrar Nilüfer Narlı: “En tepedeki yüzde yirminin, toplam gelirin yüzde ellialtısını aldığı; en alttaki yüzde yirmilik dilimin ise sadece 5.6’sını aldığını görüyoruz. Uçurumun bu kadar yüksek olması, bir kere kişinin mutsuzluğunu arttırıyor. Çünkü yapılan araştırmalar şunu gösteriyor; insanların, temel ihtiyaçları giderdikten sonra ne kadar kazandıkları önemli; ama asıl önemli olan insanların, kendilerini başkalarıyla karşılaştırdığı zaman, diğerlerin ne kadar kazandığı? Aradaki uçurum da çok büyük olduğu zaman tabi bu hem bir sosyal çatıma ve çelişki yaratıyor ve kişilerin, kendi içinde çelişkiler ve çatışma yaratıyor.”
Peki yoksulluk, işsizlik ve dolayısıyla bölüşümdeki adaletsizlik toplumu nereye götürüyor? Örneğin, hep sözü edilen sosyal patlamaya neden olabilir mi; yoksa bu türden bir patlama zaten var mı? Prof. Nilüfer Narlı: “Belki de bu sosyal patlamayı biz örgütlü bir mücadele içinde görmüyoruz; fakat kendini farklı şekillerde tezahür ettiriyor. Türkiye’de son üç yılda mala yönelik suçlardaki büyük bir artışın olması, ayrıca kişilere yönelik şiddetin; gasp olduğu gibi, öldürme, tecavüz… Bütün bu, özellikle kentlerde mesela linç olaylarında da bir artış görüyoruz, Ve aile içi teşebbüslerde… Bunlar da belki bu sosyal patlamanın farklı tezahürleri diyebiliriz.”
Prof. Nilüfer Narlı’ya göre yoksulluk, toplumda siyasetten uzaklaşmaya, kamplaşmaya ve gayrimeşru yollara yönelme anlayışına da neden oluyor. (bbc,19.3.2006)

Toni Angastiniotis: “Yeşil hatta kalakalmış gibiyim; Türk’lerden nefret etmek için Rumları sevmek zorunda deyilim, ya da tersi!”
Resmi öğretilerin dışına çıkan toplumundan farklı düşünen, düşünmeye çalışan ve değişen düşüncelerini yüksek sesle söylemeye başlayınca kendi tarafında ihanetle suçlanan ama karşı tarafta kahramanlaştırılan bir Kıbrıslı, konuğumuz.
Toni Angastiniotis “Kanın Sesi” adlı belgesel filmi ve filme eşlik eden “İz düşümleri” ni kaleme aldığı kitabıyla adını duyurdu. Filminde Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde 1974’te yaşananların tanıklarını bularak Kıbrıslı Rumlar tarafından öldürülen insanların, Kıbrıslı Türklerin öyküsünü anlatıyor Toni Angastiniotis:
“Yaklaşık kırk yıl boyunca eski bir Yunan deyişiyle yaşadım ben; ‘Yunanlı olmayan barbardır!’ Helen üstünlüğünü kabul etmeyen herkese meydan okuyan, aşırı uçlarda bir düşünce tarzını miras almıştım ben. Bir gün tamamiyle meraktan, o propaganda perdesinin ötesine baktım; ve gerçek üzerinde tökezledim. Görmezlikten gelemeyeceğim bir öyküydü bu; işte bu, o öykü! Benim kuşağım savaşın gölgesinde büyüdü. Çevremdeki yetişkinlerin, ne diye silahlanıp birbirlerini yok etmeye çalıştıklarını anlayamıyordum; ama kesin olarak bir şey var, savaşın dehşetini yaşamış olan bir çocuğun ruhu sonsuza dek yara almış demektir.”
Toni Angastiniotis, filminin gösterimi için Londra’daydı geçtiğimiz günlerde. Londradan da Belfast’a geçti, Kuzey İrlanda’daki ayrılıkların giderilmesi, toplumsal uzlaşma sağlanması yönündeki girişimleri, çalışmaları dikkatle izlediğini anlattı, Belfast’tan telefonla katıldığı söyleşisine başlarken.
Peki, kendi düşünce ve yüreğindeki değişim nasıl gerleşti. Bir insan, bir sanatçı uzlaşmacılığa nasıl ulaşabilir? Kendisinden dinliyoruz:
“Bir çok Rum ve tahminimce bir çok Türk gibi ben de milliyetçiydim. İki toplum 30 yıldır birbirinden ayrıydı. Kimse öteki tarafta ne olduğunu bilmiyordu. Ve tabi her iki taraf da kendi propagandasını yapmaktaydı. Türkiye’nin Rumlara yaptığını biliyordum hep; ama Rumların da Türklere bir şeyler yaptığını hiç bilmiyordum. Ben EOKA-B’nin ana ilkelerini savunmaktaydım. Vatanımı aldıklarını düşündüğüm için tepeden tırnağa nefret ediyordum Türklerden. Ama Kıbrıs’taki Türklerin de kötülüğe hedef olduklarını bilmiyordum; hem de yalnızca 1974’te değil, 1960’larda da. Dolayısıyla sınır açılınca kendi tarihimle yüzleşmeye başladım; Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıs sorununa nasıl baktıklarını, neler hissettiklerini araştırmaya başladım. Rumların tarih boyunca işledikleri suçları keşfetmeye başladım. İşe sınır açılmadan önce internetle başladım. Öteki tarafa geçemiyorduk, ama Anan planı bağlamında birbirimize yakınlaşıyor, bu arada Kıbrıslı Türklerin sokaklarda gösteriler yaptığını işitiyorduk. İşte o zamanlar gerçekte ne olup bittiğini merak etmeye başladım. Toplu katliamları, 63 olaylarıyla ilgili yazıları okumaya başladım. Önce bunların Türk propagandası olduğunu düşünüyordum; Rum ulusu nasıl böyle bir şey yapabilirdi ki? Biz Yunanlıydık, uygarlığa ışık tutmuştuk!”
Kıbrıslı Rum yönetmen Toni Angastiniotis’e soruyorum; bir kaldırımdan diğerine nasıl atladınız?
“Sonra sınırlar açıldı, öteki tarafa geçebildim ve okuduklarımın yalan değil, doğru olduğunu gördüm. Rum kaynaklarından da araştırma yapmaya başladım. Rumlar da işledikleri suçları anlatmaya başladılar bana. Onca yıldır inandığım şeylerin beni, gözlerim kapalı milliyetçi saflarda tutmak, her zaman Türk aleyhtarı olmamı sağlamak için hükümetin oluşturduğu bir propaganda olduğunu anladım. Hükümet sözcüğüyle yalnızca Papadapulos yönetimini kastetmiyorum; yıllar boyunca gelip geçen hükümetler; domalısıyla 1974’te yalnızca mağdur değil, zaman zaman suçlu da olduğunu anladım, Ve üç köyde toplu katliama gidilmiş olduğunu görmek yüreğimi yaraladı, milliyetçi duygularımı yıktı. Artık buna tahammülüm kalmamıştı. Bu durumu telafi etmenin tek yolunun, çektikleri acılar nedeniyle bu insanlardan özür dilemek olduğunu anladım; Ve bir de uzlaşma yolunda çalışmak.
Belgesel filmimle de söylemek istediğim şey şu; ‘Kıbrıslı Türk kardeşim! Sana yaptıklarım için bağışla beni! Eğer bu gün birlik yaratılmasından söz ediyorsak, Kıbrıslı Türklerin kardeşimiz olduğunu söylüyorsak, bu sözcükler yalnızca yürüyüşlerde taşıdığımız pankartlar için mi? Onlar gerçekten Kıbrıslıysa, benim yaptığım, kendi tarafıma ihanet değil; çünkü benim yaptığım, Türk ya da Rum olsun tüm Kıbrıslılara karşı işlenmiş suçlara dikkat çekmek. Dolayısıyla bu filmimde, geçmişte yapılanları kabul ediyorum ve geleceği sizinle birlikte kurmak istiyorum!’diyorum.”
Yaşlı bir kadın anlatıyor: “O zaman herkes oradaydı. Herkes birbirine haber verdiler. Herkes geldi eve, hayvanlarını, şeylerini getirdi, kapandı.İkindine kadar hep evde kaldık. Sonra Rumlar geldi, Rum askeri. Silahlarıyla geldi. Köylüyü hep topladılar. Rumlar silahı olanın silahını aldılar. Otobüslere koydular; götürdüler köylerine, okullara. Kadın-erkek; çoluk-çocuk hep gittik. Akşam üstü güneş grubuna kadar kadınları-çocukları getirdiler köye, erkekleri bıraktılar. Hep evin içinde kapalı kalırdık, hiçbir yere gidemezdik.”
Toni Angastiniotis, az önce belirttiğiniz gibi bu söyleşiyi yaptığımız sırada Belfast’taydı; Ve geçen hafta sonu BBC televizyonu Kuzey İrlanda’da faillerle mazlumları aynı masa etrafında bir araya getiren ve bölgede uzlaşma ortamı yaratılmasına yardımcı olması umulan bir dizi program yayınlamıştı. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun eski eylemcileri, üstelik de kanlı saldırılar gerçekleştirmiş Protestan toplumdan bireyleri öldürmüş; hapis cezasını tamamlayıp ve de aftan yararlanıp çıkmış kişilerle aile bireylerini saldırılarda yitirmiş insanların yüzleşmesiydi bu.
Kıbrıslı Rum yönetmen Toni Angastiniotis de bu programı ilgiyle ve özenerek izlediğini anlattı; bir gün Kıbrıs’ta da buna benzer bir yüzleşme, kabullenme ve uzlaşma sürecine gidilebilmesini umduğunu söyledi. Kuzey İrlanda’ya ziyaretinden ne umuyordu peki?
Bizdeki sivil toplum örgütleri daha çok taze. İrlanda’ya gelme nedenlerimden biri de sivil toplum örgütleriyle buluşmaktı. Uzlaşma sürecinde ne gibi çalışmalar yürüttüklerini görmek, beraberimde Kıbrıs’a götürmek üzere fikirler toplamak istiyordum. Evet,buraya filmimin gösterimi ve bir konuşma yapmak için geldim; ama aynı zamanda öğrenmek ve İrlandalılarla bazı deneyimleri, nasıl paylaştığımızı görmek için de geldim. Televizyondaki programda çok güçlü duyguların sergilendiğine tanık oldum. Geçmişte suç işlemiş birisinin kamera önünde özür dilemesi… Bir çok kişi bunun ihtiyacı içinde görünüyordu; ama EOKA-B, yaptıklarından ötürü hiçbir zaman yargılanmadı. Aynı zamanda bazı TMP üyeleri de kimi suçlar işlediler ama asla yargı önüne çıkarılmadılar. Her iki taraf da tarihle yüzleşmek zorunda.
Ve bu arada siz, Kıbrıslı Rum kimliğinizle kendi toplumunuzca dışlandınız, Kıbrıslı Türkler arasındaysa kahramanlaştırıldınız. Bu çelişkili sonuçla nasıl başa çıkıyorsunuz? Mevcut siyasi iklimde şu ya da bu taraftaki siyasi güçlerin sizi özgürce çalışabilmeniz için rahat bırakabileceğine gerçekten de inanabiliyor musunuz?
Çok doğru bu dediğiniz, bekliyordum üstelik bunu; ama bu da uzlaşma yolunda gerçek anlamda bir çaba gösterilmediğini ortaya koyuyor. Eğer beni kahramanlaştırıp, kendi küçük propagandanız için kullanırsanız; o zaman bütün bunu niçin yaptığımı anlamamışsınız demektir. Bu, uzun bir yol;bir gün başlayıp, ertesi gün sona ermiyor. Kıbrıslı Rumların çektikleri acıları da belgelemek niyetindeyim. Şimdi, milliyetçi amaçları için benim filmimi kullananlar, bir sonraki filmimi de kullanmak zorunda kalacakları için duvara toslayacaklar. Herhangi bir Kıbrıslı Türk’ün, ayağa kalkıp kendi tarafı adına benim yaptığımı yapabileceğini düşünemiyorum. Artık, insanlara iyi niyetli olduğumu kanıtladım ben; Ve bir anlamda tam ortada, yeşil hatta kalakalmış gibiyim. İki toplumu ayırmayı ya da iki toplumdan nefret etmeyi reddediyorum. Türklerden nefret etmek için Rumları sevmek zorunda değilim, ya da tam tersi. Ben, bir tarafın konumunu pekiştiriyor değilim. Geçmişimizle yüzleşmeye ve uzlaşma sağlamaya çalışıyorum. Nefret duygusuyla hareket edersek, nasıl geleceğe ilerleyebiliriz ki? İki taraf arasında anlaşma olsa bile; diyelim ki, Papadapulos ve Talat yarın sabah anlaşma imzaladılar. Ama yüreklerde tıpkı 60’larda olduğu gibi nefret duygusu varsa ne olacak? İki sene sonra yine birbirimizi öldürmeye mi başlayacağız? Köklü bir uzlaşma projesi hazırlamamız gerekiyor. İnsanları buna hazırlamamız gerekiyor. Annan planı da bu yüzden çöktü. İnsanları hazır edilmedi, hesaba katılmadı; çok hızlı hareket edildi. Her şeyden önce herhangi bir planın sonuç verebilmesi için, ‘Bu iki halkı nasıl uzlaştırırız?’ diye düşünülmedi! Bence bir plan ancak uzlaşma programı geliştirilirse sonuç getirir.
Peki, bunca küçük boyutlu bir coğrafyada iki toplumun, birbirinin yaşadıkları hakkında bunca cahil olması, olmaya devam etmesinin sorumlusu kim?
Gazeteci olarak da herhangi bir birey olarak da gerçeği savunmalısınız. Kıbrıs’ta yaşadığımız sorunlardan biri, ‘eğitim sisteminin daima kendi tarafını pekiştirmesi savunması.’ Eğitim sistemi deyince de hükümetten söz ediyoruz tabi. Ve ben burada her iki tarafı da kastediyorum. Türklerin eğitim sisteminde, ‘Rumlar bize şöyle yaptı, böyle yaptı!’ deniyor; aynı şekilde Rumların eğitim sisteminde de, ‘Türkler bize bunları, bunları yaptı’ söylemi var. Her iki tarafta da Türklerin bazıları ya da Rumların bazıları, bazı suçlar işledi’ gibi bir ifadeye rastlanmıyor. Bu tutumla iki toplumun birbirine nefreti desteklenmiş oluyor, güçlendiriliyor. Londra’ya geliyorsunuz, bir Türk’le karşılaşıyorsunuz; düşman gözüyle bakıyorsunuz. Aynı şekilde bir Rum da nerede çıkarsa karşınıza, düşman gibi geliyor. İşte öncelikle okul sisteminde böyle bir nefret yarattılar. Bir gazeteci çıkıp da diğer toplumda olan bir şeye destek verir görünemez. Örneğin ben, bir iki gün önce Londra’daki bir kişiden bir mesaj aldım; ‘Niye böyle yapıyorsunuz; bu, bizim izlediğimiz siyasete zarar veriyor!’ diyordu. Ama, ‘Adamıza, birliğimize zarar veriyor mu?’ bu sorulmuyor. Yaptıklarım, bu adada 30 yıldır izlenen nefret politikasına zarar veriyor; ama ne zaman uzlaşmacı bir şey yapsak böyle düşünülüyor. Çünkü uzlaşmak, akla hemen bir şeyin doğruluğunda kabul etmeyi getiriyor. Hatalarımızı kabul ettiğimiz anlamına geliyor. Onun için ben, izlenen siyasetlere karşıyım. Rum hükümeti olsun, Türk hükümeti olsun tek düşündüğüm; ben bir Rum olarak geliyorum Kıbrıslı Türk’ten, geçmişte bir Rum olarak yaptıklarımdan dolayı özür diliyorum. Keşke siz de aynı şeyi yapabilseniz; ama yapmasanız da ben kendi payıma düşeni yapıyorum, ellerimi yıkıyorum kendi adıma. Sizin de kendi elinizi temizleyip temizlememek, yine size kalmış bir şey!
Tekrar filmimize dönelim; kimi gösterim zorlukları çekiliyor anlaşılan belgeselinizin daha geniş kitleler tarafından izlenmesi bağlamında. Filmi Kıbrıs’ın Rum kesiminde de gösterebildiniz mi?
Noel’den hemen önce Lefkoşe’nin Rum kesiminde bir gösterim düzenledik. Kıbrıs’ın, hem Türklerini hem de Rumlarını davet ettik. Bir yüksekokuldaydı gösterim. 180 kişilik filan bir salondu; ama 200 dolayında insan geldi. Kayıp kişilerin yakınları da vardı; hem Kıbrıslı Türklerden, hem de Kıbrıslı Rumlardan. Aynı gösterimde bir Kıbrıslı Rum’un, yine 1974’lerde Türklerin giriştikleri mezalime ilişkin olarak çektiği bir film de gösterildi. O akşam bu gösterimin sonunda ne oldu, biliyor musunuz? Aynı salonda yan yana oturan Kıbrıslı Türkler ve Rumlar ağlıyor, birbirini kucaklıyordu. İşte o zaman, bu belgeselin nasıl olumlu bir sonuç getirebileceğini, yüreklere nasıl seslenebileceğini gördüm; hatta ben epeyi şaşırdım da. Çünkü, sonradan bazı genç Kıbrıslı Rumlar bana gelip, kendilerinin çok büyük bir hayrete düştüklerini söylediler; ‘Bunların olup-bittiğini bilmiyorduk; ne yapabiliriz, bu belgeseli nasıl yaygın bir şekilde gösterebiliriz. Herkesin görmesi gerek!’ diyorlardı, heyecan içinde. Bu gençler değişime açıktı. Filmin tek gösterimi o oldu; umarım önümüzdeki aylarda da bu filmi daha çok gösterme olanağı ve artık ileriye doğru gitme yürekliliğine sahip kişiler bulabiliriz.
Kıbrıslı Rum yönetmen Toni Angastiniotis ve tartışmalar yaratan belgeseli “KANIN SESİ” adlı filmi üstüne düşünceleri. (bbc 13.3.2006

 

 

Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR


 

 

 

Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003