Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

'İnsan Manzaraları...'

Şemdinli raporundan çıkan netice:

“PKK diyemeyiz, gevenlik kuvvetleri de değildir!”


Şemdinli’de geçen Kasım ayındaki bombalı saldırılar ardından kurulan meclis araştırma komisyonu raporu meclis genel kurulunda görüşülecek. Komisyonda yer alan CHP milletvekilleri bir basın toplantısı düzenleyerek komisyon raporundaki itiraz noktalarını, şerh koydukları noktaları açıkladı.
Milletvekillerinin “ek görüşler” adıyla yayınladıkları açıklama metni çok sayıda eleştiri içeriyor. Başbakan Erdoğan’ın komisyona ifade vermemesi vurgulanan başlıca nokta olurken Hakkari’deki Vali ve Kaymakamlar, olaylar karşısında inisiyatif kullanamamakla eleştiriliyor. Adalet bakanı Cemil Çiçek ise (kendi ifadeleriyle) “tehditvari ve nezaket dışı açıklamalarla hukuki müdahale” imasıyla karşılanıyor; yargının siyasallaştığı izleniminden söz ediliyor.
Açıklamanın sahiplerinden CHP İzmir milletvekili Ahmet Ersin’le görüştük ve kendisine sorduk:
Peki siz bu dört aylık araştırmanız sırasında bulgulara ve kanıtlara ulaştınız ve bunun değerlendirme ve yorumlama sürecinde mi ayrıştınız; yoksa yeterli bulguya da erişemediniz mi?
Hayır erişemedik, yeterli bulguya erişemedik; işte o nedenle başbakanın dinlenmesi lazım diyoruz. Başbakan “lokal değil!” diyorsa, bildiği vardır.
Peki bu 20 kadar patlamadan, rapor sonunda komisyon olarak 5 tanesini şüpheli buluyorsunuz, 5 tanesinin şüpheli olduğu tespitine varıyorsunuz. Fakat bunların nereye doğru yönelebileceği konusundaysa net bir görüş ortaya konamıyor; “PKK’dır diyemeyiz” diyorsunuz. Aynı zamanda, “güvenlik kuvvetleri de değildir” diyorsunuz. Peki, nereye işaret ediyor bu bombalar?
Onun, ordaki faili meçhul olayların tümünü başbakan biliyor; çünkü bütün istihbarat kurumları kendisine bağlı. Dolayısıyla mutlaka bununla ilgili kendisine istihbari bilgiler gelmiştir.
“Hükümet görüş değiştirdi” diyorsunuz. Emniyetten, istihbarat teşkilatından veya ordudan gelen baskıdan mı söz ediyorsunuz. Sizce hükümetin görüş değiştirmesine neden olan ne oldu?
Baskı değil de, eee ama giderek ortaya çıkan yani çıkması muhtemel gerçeklerin, hükümeti sıkıntıya sokacağını gördü. O nedenle dönüş yaptı.
Siz bu raporla hedefinize ulaşabildiniz mi?
İşte, şey dışında, olayların lokal olup olmadığına ilişkin olaylar dışında hedefine ulaştı.
Kendisiyle konuşmak istediğimiz, Meclis Şemdinli Komisyonu başkanı ise, öncelikle bu açıklamaların ayrıntılarını incelemesi gerektiğini belirtti. (bbc, 17.4.2006)

‘Amerikanın sesi’ne göre terörizm;
peki, ya ABD’nin yaptıklarına ne ad koyacağız?

Terörizm, tanım olarak 18. yüzyılda Fransız ihtilalinden sonra Avrupa dillerine girmiş olsa da aslında her zaman vardı. Teröristler daima rasgele şiddet kullanarak insanlara korku saçtı. Peki, teröristleri eylem yapmaya kışkırtan unsurlar neler?
11 Eylül terör saldırılarında bir yolcu uçağını kullanarak New York’taki ikiz kulelere çarpan terörist Muhammed Atta’nın, bu eylemi gerçekleştirmesinin altında Amerika’ya duyduğu nefret yatıyordu.
1970’lerde Batı Almanya’da korku saçan Bader Mainhoff çetesinin liderlerinden Unrike Mainhoff’u motive eden unsur ise, kendi toplumundan kopuk bir şekilde yaşamasıydı.
İsrail eski başbakanı Menahem Begin de bir teröristti. Onu da motive eden ve 1946 yılında Kudüs’teki ünlü King David otelini bombalamasına yol açan etken, bağımsız bir devlet kurmak arzusuydu.
Nedeni ne olursa olsun, mantıklı olsun ya da olmasın siyasi, ekonomik, dini ya da kişisel gerekçelerden olsun terör eylemlerine bulaşan kişiler bu işi,başka seçenekleri olmadığını düşünerek yapıyor. Bir teröristin genelde toplumun yoksul ve cahil kesimlerinden çıktığı ve çaresizlikten hareket ettiğine inanılır; ancak 1970’lerde İtalya’da faaliyet gösteren Kızıl Tugaylar örgütü bu olguyu değiştirdi; çünkü bu örgütün üyeleri orta sınıftan ve eğitimli bireylerden oluşuyordu. Washington’daki ulusal harp akademisi uzmanlarından Bord Onial, Kızıl Tugaylar’dakine benzer üyeye sahip diğer bir örgütün El-Kaide olduğunu söylüyor: “El-Kaide üyeleri de orta sınıftan geliyor. Onların eylemlerine etki eden unsurlarsa son derece psikolojik. Aslında onları motive eden şeyler yoksulluk değil;bunlar kimlik arayışında. Kendilerine saygı uyandırmaya çalışıyorlar ve utanç kaynağı olarak gördükleri unsurları hedef alıyorlar.” Bord Onial, El-Kaide liderlerinin Batı’yı hedef alarak, üyelerini eylem yapmaya kışkırttığını söylüyor. Terör örgütünün liderleri üyelerini Batı’nın İslam toplumlarını sosyal, ekonomik ve siyasi açıdan küçük düşürdüğü iddiası çevresinde topluyor. Uzmana göre terör örgütünün lider kadrosu daha kapalı görüşlü.
Teröristleri eylem yapmaya iten en önemli etkenlerden biri Din. Rant kurumundan Goor Sophman,yaşamlarını feda etmeye hazır elemanları kullanan İslamcı terör örgütlerinin, intiharı topluma yararlı bir hizmet olarak göstermeye çalıştığını belirtiyor: “Dini açıdan bakıldığında bir intihar bombacısı, eyleminin kendisine Cennetin kapılarını açtığını sanıyor. Elbette örgüt, öldükten sonra bombacının ailesiyle de ilgileniyor; maddi açıdan onlara destek veriyor.”
İslam uzmanları intihar bombacılarının, aslında “şehitlik” kavramından hareket ettiğini söylüyor. Görüşünü aldığımız bir uzman, şehitliği “Canı pahasına düşmana saldırarak hayatını kaybetme, bunun karşılığında da Cennete gidip ödüllendirilme” şeklinde tanımlıyor. Ancak teröristlerin masum sivilleri hedef alması, İslam’ın bu öğretisini çiğnemiş oluyor; sonuçta şehit olmak isteyen kişi, yaptığı eylemle çelişkiye düşmüş oluyor. İslam ve Demokrasi Araştırmaları Merkezi’nden Rıdvan Masmuti, Arap ülkelerindeki yaygın yolsuzluk ve işsizliğin, İslam’ın yüzyıllar önceki görkemini kaybetmesinin ve buna benzer sorunların bazı Arapları teröre teşvik ettiğini belirtiyor. Bununla birlikte Masmuti, öfkenin suçsuz insanlara yöneltilmemesi, yaşanılan ciddi sorunların çözümünün barışçı yollardan aranması gerektiğini savunuyor.
Uzmanların katıldığı nokta terör eylemlerinin kısa vadeli de olsa bir konuda halkın dikkatini bazı olaylara çekmesi; bu bakımdan terör eylemleri, taktik açıdan işe yarayabilir. Bununla birlikte kazandığı nüfuzu, şiddete başvurmadan barışçı bir şekilde siyasete bulaşmadan koruyabilen teröristlerin sayısı çok az! (Amerikanın sesi, 18.4.2006)

Danimarka’da ‘özgürlük yanlısı’ kadınlar:
“Başörtüsü, kadınlara yönelik baskının simgesi!”

Muhammed Peygamberin karikatürlerinin yayımlanmasıyla bir çok Müslüman ülkede protestolara hedef olan Danimarka’da İslam hakkında yeni bir tartışma daha patlak verdi.
Bir sunucu televizyona başörtüsüyle çıkabilir mi?
“Müslümanlık ve entegrasyon” gibi konuları işleyen tartışma programının sunucusu Esma Abdülhalid, programdan ayrılması çağrılarıyla karşıkarşıya! Çağrıların başını çekense yine bir kadın örgütü. “Özgürlük yanlısı kadınlar!” adlı örgütün başkanı Vibeke Manişe, ekranda başörtüsüne itiraz gerekçesini şöyle açıklıyor: “Bizce bu uygulama, muazzam bir cinsiyetçi ayrımcılığın yansıması; erkeklerin hakimiyetindeki bir Müslüman toplum yapısının göstergesi. Bu nedenle, bizim için herhangi bir giysi değil, kadınlara yönelik baskının simgesi. Bunun hem Hıristiyan hem de Müslüman kadınlar açısından kötü bir örnek olduğunu düşünüyoruz.”
24 yaşındaki sunucu Esma Abdülhalid ise eleştirilerin, kendi özgürlüklerinin sınırlanmasına yönelik olduğunu belirterek Danimarka toplumunun, bu tavrına destek verdiğini söylüyor: “Ben bu işe girmeden evvel başörtüsü kullanıyordum, hala da kullanıyorum. Bunun bir sorun yarattığını düşünmüyorum. Karşımızdaki insana, görüşlerine, niteliklerine bakmamız gerek; ne giydiğine değil! Başörtüsünün bu kadar tartışma yaratmasını sadece ilginç bulabiliyorum. Ama bence Danimarka toplumu, bu son tartışmalardan ders aldı. Eleştiriler karşısında beni destekleyen, mesajlar gönderen, çiçekler yollayan; üstelik Müslüman da olmayan pek çok kişiyle karşılaştım. Sokakta böyle yürüyorum, Danimarka dilinde konuşuyorum ve hiçbir tepki görmüyorum; sadece, başörtüsü takan bir Danimarkalıyım.” (bbc, 18.4.2006)

Ha Abbas, Ha Abdullah Gül!
İsrail Telaviv’de dün 9 kişinin öldüğü bombalı intihar saldırısından Hamas hükümetini sorumlu tuttu. Saldırının sorumluluğunu ise İslami Cihad örgütü üstlendi. Hamas Hükümeti de, şiddet eylemlerinin İsrail işgaline karşı meşru bir direniş olduğunu savunuyor; ancak Filistin yönetimi lideri Mahmud abbas saldırıyı terör eylemi olarak nitelendirmişti.
Türkiye de saldırıyı kınadığını açıkladı. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Namık Tan, “Hamas, uluslar arası toplumun talepleri doğrultusunda siyasi sürece katkıda bulunacak anlamlı değişiklikleri bir an önce yapmalıdır” dedi. Tan ayrıca Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün de İsrail Dışişleri Bakanı İvni’yi arayarak, üzüntülerini bildirdiğini ifade etti.
Öte yandan İsrail güçleri Batı Şeria’da düzenlenen gece baskınlarında 20’den fazla Filistinliyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında, intihar saldırısını gerçekleştiren Sami Hamid’in babasının da bulunduğu belirtiliyor. (Amerikanın sesi, 19.4.2006)

Dünyayı kana bulayanlar…
Guardian gazetesi, İngiltere'nin silah satışı yaptığı ülkelerle ilgili hazırladığı haberde, hükümetin baskıcı rejimleri silahlandırmakla suçlandığını belirtiyor. Dışişleri Bakanlığı'nın silah ticaretiyle ilgili yayınladığı son verileri aktaran gazete, Silah Ticaretine Karşı Kampanya adlı kuruluşun kendileriyle temasa geçerek konuya dikkat çektiğini vurguluyor. Haberin ayrıntıları şöyle: "Resmî verilere göre Suudi Arabistan'a yapılan silah satışı geçen yıl yüzde 25 artarak, 25 milyon sterline ulaştı. Aynı dönemde İsrail'e yapılan silah satışı da bir önceki yıla oranla iki katına çıktı. Satılan silah ve malzemeler arasında zırhlı araçlar ve füze parçaları da bulunuyor. İsrail'e yapılan satış 1999 yılından bu yana en yüksek seviyede. İngiltere ve İsrail arasındaki anlaşma uyarınca bu silahların sivillere karşı ya da işgal altındaki topraklarda kullanımı yasak. Ancak bu anlaşmanın ihlâl edildiğinin belirlenmesi ardından İsrail'e yapılan silah satışına 2002 yılından itibaren daha sıkı kontrol getirilmişti. İngiltere, geçen yıl, büyük silahlı çatışmaların yaşandığı 17 ülkeden 14'üne silah satışı için ruhsat verdi. Silah Ticaretine Karşı Kampanya adlı kuruluşun yetkilileri, 'hükümet dünyanın baskıcı rejimlerini, insan hakları ihlalcilerini silahlandırmaktan vazgeçmeli" diyor." (bbc, 6.4.2006)

İşkence ve katliam denince akla ilk gelenler…
Guardian gazetesinde geçtiğimiz hafta yayımlanan bir habere göre İngiltere, soğuk savaş yılları başlangıcında Almanya’da Komünistler için bir işkence kampı açtı. Gazete, bu kampta çekildiğini iddia ettiği bir işkence kurbanının fotoğrafına ilk sayfalarında yer verirken dönemin İngiliz hükümetinin burada bir işkence programı uyguladığını yazdı.
Kamptaki kişilerin aylarca aç ve uykusuz bırakılmak, dövülmek ve soğukta tutulmak gibi muamelelere maruz kaldıklarını kaydeden gazete, 1946 yılında açık olan kampta özellikle 2. Dünya savaşında Sovyetler Birliği’ne destek verdiğinden kuşkulanılan kişilerin tutulduğunu; bu kişilerden, olası bir savaş halinde Sovyetler Birliği hakkında bilgi edinilmesinin de amaçlandığını ileri sürdü. (bbc, 9.4.2006)

Kuzey İrlanda'da 'cesur yürekler'
Fergal Keane/BBC Kuzey İrlanda muhabiri

Kuzey İrlandalı yazar Michael Longley'nin çok güzel bir şiiri vardır. Savaşın acımasızlığını, uzlaşmanın zorluğunu anlatır. Kuzey İrlanda için yazmıştır ama, şiirin dizeleri pekala Bosna, Güney Afrika, Şili ve insanların zor seçimler yapmak durumunda olduğu, işlenmiş suçların cezalandırılmayacağını kabullenmelerinin, barış için uzlaşma elini uzatmalarının istendiği herhangi bir coğrafyada da geçerli...
Geçenlerde bu şiirin bir kopyasını Başpiskopos Desmond Tutu'ya gönderdim, kendisiyle Kuzey İrlanda'da paylaştığımız deneyimi anımsattığı için. Başpiskopos Tutu'nun, İrlanda'nın kırsal kesiminde, gizli tutulan bir mekânda, işlenmiş suçların failleriyle mağdurlarını yüzleştirdiği bir dizi toplantıya tanık olmak gibi bir ayrıcalığım olmuştu. Bu insanlar, askerdi, polisti, IRA eylemcileriydi, 'öteki' mezhebi hedef almış zalim katillerdi, yas tutan dullar, erkek ve kız kardeşlerdi... Birbirleriyle yüzleşecekleri Ballywalter House adlı binanın salonlarına ulaşan yıllanmış koridorlarda yürürken çıkardıkları ayak seslerini dinliyorduk. Oturdukları masa çevresinde en ağır gerçekler birer birer anlatılır, çetin sorular sorulur ve on yıllardır akamamış gözyaşları birdenbire boşalırken, biz, çarpılmışçasına hareketsiz, izliyorduk. İrlanda adasında yetişmiş, yıllarca Belfast'ta yaşamış ve düzenli şekilde cenaze törenlerinde tabutları izlemiş biri olan ben, görmüş geçirmiş olmadığım bir şeyin, artık kalmadığını sanırdım. Ancak Ballywater House'da, çok farklı bir şeye tanık oldum. Uzun yıllar boyunca yaşanmış acıların, herkesin önünde salıverilmesi değildi olay. Beklemediğim birşeydi. Aynı mekânda bulunan bizlerin, adeta umut duygusuna kapılmamıza neden olan, bir ağırbaşlılık, bir sessizlik vardı birbirleriyle karşılaşmalarında...
Kuzey İrlanda'nın yaşadığı zor yıllarda Belfast'ta oturan, zarif, bilge bir insan olan Michael Longley, çatışmalarda yakınlarını yitiren ailelerden istenenleri, şiddet yüzünden sakatlananların ya da travma geçirenlerin çilesini anlatmak için İlyada destanından yararlanmış. Şiir, Truva'nın yaşlı Kralı Priam'ın, oğlu Hektor'un katili Aşil'e giderek oğlunun cesedini istemesi üstüne kurulu. Aşil'in, kendi babasını anımsayıp gözyaşları içinde yaşlı Kralı elinden tuttuğunu, yavaşça ittiğini ama Kral Priam'ın Aşil'in ayakları dibinde kıvrıldığını ve birlikte ağladıklarını anlatıyor Michael Longley. Binanın bu acıyla dolduğunu, sonra Kral Priam'ın şafak vakti bir armağan gibi oğlunu alıp Truva'ya götürmesi için, Aşil'in, Hektor'un ölü bedenini, Kral babasının hatırı için yıkayıp pakladığını ve üniformasını giydirdiğini anlatıyor dizelerinde.
“Birlikte yediklerinde...
İkisi de hoşnuttu...
Sevdalılar gibi, diğerinin güzelliğini seyretmekten...
Bir Tanrı gibi heybetliydi Aşil...
Priam, hala yakışıklı...”
Az önce,
"Diz çöküp yapılması gerekeni yapıyorum...
Oğlumun katili Aşil'in elini öpüyorum"
derken içini çeken Priam, şimdi muhabbete dalmıştı Aşil'le...
Michael Longley, bu şiiri 1990'larda, IRA'nın ilk kez ateşkes ilan ettiği dönemde yazmıştı. O yıllarda silahlar susmuş, geride kalmış olan 30 yılın korkunç bilançosu idrak edilmeye başlanmıştı. Çıkarılan afla, dehşet verici suçlar işlemiş kişiler hapisten salıveriliyor, şiddet olaylarının mağdurlarına, barış için böyle bir bedel ödenmesinin şart olduğu söyleniyordu.
Ben, o zamanlar, bu insanlardan çok şey istendiğini düşünüyordum. Şimdi, anlaşmazlığın son hamleleri oynanıyor gibi. Gerçeklerden ve uzlaşmadan söz ediliyor. Ailelerin, yitirdikleri insanlara ne olduğunu öğrenebilmelerini, böylece, adalet yerini bulmuş olmasa da, bu duygusal defteri nihayet kapatabilmelerini sağlayacak bir mekanizma oluşturulması planlanıyor.
Ben nicedir, Kuzey İrlanda'daki belli başlı partilerin tutumlarının, böylesi bir sürece olanak vermeyeceğine inanıyordum. Siyasi çözümden çok, çok uzaktı hepsi de. Ve geçmiş, tarafların birbirlerine fırlatacakları bir taş yığını gibiydi.
Ancak Ballywater House'ta, Desmond Tutu'nun merhametli rehberliğinde gerçekleşen, gözler önüne serilen süreç, mümkün olabilecekleri ortaya koydu. Gayet iyi ezberledikleri siyasi tezleriyle bu toplantıya gelmiş olanlar da dahil, katılımcıların çoğu, yaratılan bu anı, bir Protestan ya da Katolik veya bir asker ya da bombacı kimliğiyle değil, sadece insan olarak yakalamayı, bir insan olarak orada olmayı başarmış görünüyordu. İki tarafın, karşısındaki insanı fark ettiği bu anlara tanık olmak, bir gazeteci olarak yaşadığım en eşsiz deneyimdi.
Yıllar boyunca birçok şiddet olayının mağdurlarını tanıdım. Medyanın haber makinelerinde, insanların yaşadığı trajedilerin nasıl acımasızca metalaştırıldığını biliyorum. Ama her öykünün, her insan gibi, birbirinden farklı olduğunu da... İnsanların ne kadar cesur, inanılmayacak derecelerde yürekli olabileceklerini de öğrendim. Tıpkı, aşırı uçlardaki Protestan eylemci Michael Stone tarafından öldürülen Dermot Hackett'ın dul eşi Sylvia gibi insanlar... Ballywater House'da, bir öğleden sonra, gerilim had safhaya ulaştığı bir anda, Sylvia Hackett, ayağa kalktı ve kocasının katilinin elini sıktı.
Michael Longley'nin dediği gibi, Sylvia Hackett, yapılması gerekeni yapmıştı.(bbc,7.4.2006)

 

 

 

Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR


 

 

 

Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003