Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 BAHAR DÖNEMİ DERS PROGRAMI

 

Tarih: 29 Mart Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

'İnsan Manzaraları...'

 İntihar Saldırısı Olgusunun Arka Planı

Amerika’ya yönelik 11 Eylül saldırılarının 6 sanığı hakkında açılan dava, ‘intihar saldırıları’ olgusunu da yeniden gündeme getirdi. 11 Eylül’den bu yana intihar saldırıları, gerek soyut düzeyde ‘tartışma konusu’, gerekse somut düzeyde ‘güvenlik tehdidi’ olarak dünyanın dörtbir yanında hayatın bir parçası haline geldi.

Peki, bu olgunun ardında neler var?
Geçtiğimiz hafta başında Amerikan Savunma Bakanlığı,11 Eylül saldırılarıyla doğrudan ilişkileri olduğundan şüphelenilen 6 kişi hakkında dava açıldığını açıkladı. Sanıklar arasında, 11 Eylül saldırılarının planlayıcısı olduğu düşünülen Halitşir Muhammed’in de bulunduğunu belirten Pentagon sözcüsü, sanıkların idam cezasına çarptırılabileceğini kaydetti. ABD’de bir dizi simge hedefe yönelik olarak yapılan 11 Eylül saldırılarında, 3 binden fazla kişi hayatını kaybetmişti. Dava gerek sanıkların sorgulanma, gerekse yargılanma usullerine ilişkin bir dizi tartışmayı getirdi gündeme. Bunlar dava boyunca ve muhtemelen sonrasında da tartışılacak; ancak bunlar, eylemin zanlılarına muamele tarzına ilişkin tartışmalar. Bir de tartışmanın diğer yüzü var, bizzat eylemin yapılma tarzı: “Bir mücahid, bir operasyona çıkarken kendisini her türlü olasılığa karşı hazırlar; tek beklentisi şehid olabilmektir.” Kendi ifadesiyle ‘şehid’ olabilmek için Irak’a gitmeye hazırlanırken görüştüğümüz bir Arap gencinin sözleriydi bunlar. Nitekim son birkaç yıl içinde intihar saldırıları; özellikle Irak, Afganistan ve Pakistan’da nerdeyse sıradan olaylar haline geldi. Hemen geçtiğimiz hafta içinde yapılan intihar saldırılarını hatırlamak bile durumun ciddiyetini kanıtlamaya yeter. Dahası bu açık çatışma bölgeleri dışında da, Londra ve İstanbul’dan Casaplanca, Madrid ve Bali’ye; dünyanın dörtbir yanında, benzer saldırılar yaşandı.


Peki, bu insanları bu tür saldırılar yapmaya iten ne?
Az önce görüşlerini aktardığımız, intihar komandosu adayına; ‘Niçin ülkende yaşayıp gitmen varken, Irak’a gidip ölmek istiyorsun?’ diye sorduk: “Burada, oturduğum yerde belki günahlar işlerim; ama Irak’a gidip de kardeşlerimi muzaffer kılıp, düşmanı İslam topraklarından kovabilirsem, Allah’ın bizlerden istediği bir şeyi yapmış olurum.”
Bu Arap genci, dini inançları için ölmeye hazır olduğunu söylüyor; ama diğer bir intihar komandosu adayını harekete geçiren şey, vatanseverlik ve intikam duygusu. Kudüs’te kalabalık bir restoranda üzerindeki patlayıcıları ateşlemesi son anda önlenen Filistinli kadın, 2004 yılında bir İsrail cezaevinde yaptığımız söyleşide şunları söylüyordu bize: “İntihar saldırısı yapma kararını aldığım anı kesin olarak hatırlayamıyorum. Evlatlarımızın öldürülmesinin bizleri acılara boğduğu öylesine çok örnek var ki; daha ben 14 yaşındayken, ‘Birinci İntifada’ sırasında kuzenlerimden biri gözlerimin önünde vurularak öldürüldü. İsrail askerleri gelip, hepimizin gözleri önünde öldürdüler onu. Bu olay beni mahvetmişti. İsraillilerin, hiçbir neden yokken Cenin’deki evime girivermesi, şefkat duygusundan yoksun olduklarını gösterdi bana; ben de onlara karşı şefkatten yoksun olmaya karar verdim.” İntihar saldırıları farklı yerlerde, farklı nedenlerle yapılabiliyor.
Peki, bu tür olağanüstü bir eyleme kalkışan insanları birleştiren bir özellik, ortak unsurlar; hep bir karakter tanımı var mı?
Amerikalı antropolog Scott Atran, bir dizi intihar saldırganının yakınları ve dostlarıyla görüştü; vardığı sonuç, ‘insanların doğuştan intihar saldırısına meyilli olmadığı, koşulların onu o hale getirdiği’ şeklinde: “Uluslararası Cihad’ı örnek alalım; bu fikri savunan milyonlar, hatta onmilyonlarca insan var. Ama bu uğurda şiddete başvuranlar, bunun çok çok küçük bir kısmı. Birilerinin ‘cihad’ adına şiddete yönelip yönelmeyeceğini tahmin etmenin en iyi göstergesi ne, biliyor misiniz? Bunun, bu kişilerin psikolojik özellikleriyle bir alakası yok; ne de geçmişlerinde suç işlemişler, başkalarından pek bir farkları yok. Kimileri evli, kimileri bekar; ama dikkat çeken bir yönleri, ‘grup aidiyetleri.’ Birlikte futbol oynuyorlar, spor yapıyorlar, etkinliklere katılıyorlar ve genelde de intihar eylemlerine bir ‘dostlar grubu’ olarak kalkışıyorlar.” Scott Atran’in tezi, insanların sadece bir dava uğruna değil, bir grup uğruna, birbirleri uğruna ölüme gittikleri yönünde.
Amerika’ya yönelik 11 Eylül saldırılarını yapanlar, yurtdışında yabancı olarak yaşadıkları Hamburg’da dost oldular birbirleriyle. 2004 yılında Madrid’de banliyö trenlerini bombalayan grubun Faslı liderlerinin öyküsü, bu açıdan iyice dikkat çekici. Antropolog Scott Atron, şunları söylüyor: “Madrid trenlerine yönelik saldırıları planlayanlar, 2004 yılında hücre evinde polis tarafından kuşatıldıklarında kendilerini havaya uçurdu. Bu elebaşların 7’sinden 5’i aynı gecekondu mahallesinin çocukları; birlikte büyümüşler, aynı ilkokula gitmişler, birlikte top oynamışlar. Dahası da var; bunların büyüdüğü mahalleye gittiğimizde, ordan diğer bir beşlinin de Irak’a ‘intihar komandosu’ olmaya gittiklerini öğrendik. Bu gençlerin de eğitimlerinde, dinin özellikle ağır basan bir yönü yok; ama yine birlikte top oynamışlar, aynı kahvelere takılmışlar, ilkokuldan liseye aynı okullarda okumuşlar. Kardeş gibi büyümüşler ve kardeş gibi ölmeye karar vermişler.”
Amerikalı antropologa göre milyonlarca kişiden bir avucunu şiddete sevk eden, kişilik yapıları, eğitimleri veya ideoloji değil; işte bu küçük grup dinamiği: “Gençler, 13-30 yaşları arasında arkadaşlıklar kuruyor ve genelde 8 civarında kişiyle, bu arkadaşlık dostluğa dönüşüyor. Şiddete yönelme ihtimalinin en yüksek olduğu dönem de bu. İnsanoğulları şiddete, neredeyse tamamen bu yaşlar arasında yöneliyor. Bu yaşlarda bir kimlik ve amaç arayışı, bireyden daha büyük, daha önemli bir şeyin parçası olma arzusu ağır basıyor. Dostluklar ve davalar bu arayışı tatmin etmenin yolları oluyor. İnanç ve dostluk veya dava ve yoldaşlık insanları intihar saldırılarına sevk eden iki temel etmen.”
Ama tabi madalyonun diğer bir yüzü daha var; bu da intihar saldırısına kalkışanları harekete geçiren, çevrelerinde gözlemledikleri adaletsizliklerle mücadele veya yanlış olduğuna inandıkları uygulamalara karşı bir ahlaki tepkiyi ortaya koyma arzusu. Ekonomist Alan Kroger bu durumun, saldırganların profiline de yansıdığı kanısında: “Aslında intihar saldırısı yapanlar hayattan umudunu kesecek düzeyde her şeyden yoksun kişiler olmaktan ziyade, başkalarının yokluklarına kendi hayatlarından vazgeçebilecek kadar tepki duyan kişiler.”
Alan Kroger, “Teröristi Terörist Yapan Nedir?” isimli bir kitabın yazarı. Yaptığı araştırma ardından vardığı sonuç, birçok kişi için şaşırtıcı. İntihar saldırısı yapanlar genelde fakir, zaten kaybedecek bir şeyleri olmayan yok-yoksul kişiler değil; tersine çoğu, iyi eğitimli orta sınıf profesyoneller. Aralarında doktorlar, mühendisler, öğretmenler var: “Suç işleyenlerin daha ziyade kötü eğitilmiş, ekonomik fırsatları sınırlı kişiler olduğunu düşünürüz; ama intihar saldırılarını yapanlar, bunun tam tersi. Aslında, ‘Kimler terörist oluyor?’ sorusunun yanıtını ararken, ‘Kimler oy veriyor, kimler bir siyasi fikri ifade etmek istiyor?’ diye düşünmek daha uygun olur. Bunlar genelde orta sınıftan, geliri iyi ailelerden gelen eğitimli insanlar. Tabi, siyasi tercihlerini gayrimeşru yollardan ifade ediyorlar. Tabi ki, masum sivillere yönelik saldırıları ahlaken mahkum etmemiz lazım; ama yaptıkları şey, fikirlerini duyurmada en etkili olacağını düşündükleri yönteme başvurmaktan ibaret.”
İntihar saldırıları dünyanın dörtbir yanına ulaşan görüntüler sayesinde, kamuoyu yaratma gücü itibariyle gerçekten de son derece etkili bir yöntem. İntihar saldırıları sayıca az; ama bu yöntemlerle öldürülen insan sayısı ve eylemlerin psikolojik etkisi oldukça yüksek. Antropolog Scott Atran: “Terörist eylemlerin sadece yüzde 5’i intihar saldırısı; ama terör saldırılarında ölen ve yaralananların yarıdan fazlası bu tür eylemlerin kurbanı. Bunlar, aklımda kalan ve somut sonuçlarının çok ötesinde etkiye sahip olan eylemler. Amerika’nın, 11 Eylül saldırılarına verdiği ‘isteri’ düzeyindeki tepkiye bakın! Saldırılarda 3 bin kişi öldü; ama buna verilen tepkinin maliyeti, bir trilyon doların üstünde. Dahası Amerikalıların, ülkelerine bakışı değişti; bir anda adeta kabilevi bir anayurt doğdu. İntihar saldırıları tarihin akışını değiştirmeleri açısından son derece başarılı oluyor.” Bu kadar başarılı olduğu için de bu yöntem, kullanılmaya devam ediliyor.
İntihar saldırıları zaman içinde farklı amaçlarla, farklı şekillerde kullanıldı. İkinci Dünya Savaşında ‘Japon Kamikazeleri’ veya Vietnam’da Fransız tanklarına saldıran ‘Ölüm Gönüllüleri’ veya Çin’in baskılarını protesto için kendilerini yakan ‘Budist Rahipler’ bunlardan sadece üç örnek. Ancak bu olgunun yaygınlaşması yaklaşık otuz yıllık bir geçmişe sahip. 1980’li yılların başlarında Lübnan’da başlayan bu süreç, Srilanka’da ‘Tamil Kaplanları’, Filistin’de ‘Hamas’ ve ‘İslami Cihad’, ‘Çeçen ayrılıkçılar’ ve diğerleriyle sürdürüldü. El-Kaide, buna sonradan eklenen bir halka; ancak eylemlerinin etkileri diğerlerinden çok daha kapsamlı ve kalıcı oldu. İsrailli terör uzmanı Yoram Şuvayzer, El-Kaide’nin küresel düzeyde bir intihar saldırısı kampanyası başlattığını ve bunu, 2001 yılına kadar böyle bir eylemin yapılmamış olduğu Afganistan’a da taşıdığını belirtiyor: “El-Kaide, intihar saldırısını bir tür ‘alameti farika’ haline getirdi; sadece pratik bir amaç değil, aynı zamanda sembolik bir araç bu. Dahası bunu yaymayı, bağlantılı oldukları diğer örgüt ve şebekelere de benimsetmeyi başardılar; böylece El-Kaide, başta Irak olmak üzere Pakistan ve Afganistan’daki intihar saldırılarında kilit rol oynadı.”
İntihar saldırıları medyanın ilgisini çekmeye devam edip gerek halkı terörize etme, gerekse can alma açısından bu kadar etkin bir silah oldukça buna yönelecek insanlar çıkacak; yetkililerin uykusunu kaçıran olasılık da bu. Amerikan İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff, en tehlikeli düşmanlarının Irak veya Afganistan’da olmadığını söylüyor: “Bizi giderek artan biçimde kaygılandıran yerlerden biri Avrupa. Avrupa içinde terörizmin artmaya başladığını görüyoruz. Bazı kişilerin Güney Asya ve Ortadoğu’dan Avrupa’ya gittiğini ve burada saldırı yaptıklarını görüyoruz. Avrupa’nın ‘terör platformu’ haline gelme riski yüksek.” Bu tür değerlendirmeler gözleri Avrupa’daki Müslümanlara çeviriyor.
Peki, bu cemaat radikal İslamcılara ne kadar destek veriyor, ne kadar sempati duyuyor?    
Londra’da bir camide görüştüğümüz Usame Hasan’a göre, köktendinci radikaller cemaatten dışlanıyor: “Cemaat içinde aşırı görüşlülere destek bir nebze bile olsa artık bu silindi; çünkü insanlar terörizmin, ahlaksızca ve şeytani bir eylem olmanın ötesinde aslında hiçbir sorunu çözmediğini fark ettiler.”
Avrupalı Müslümanlar ağzından bu tür görüşlerin dile getirilmesi bir çok yetkiliyi ümide sevk ediyor; ancak bazı uzmanlar ciddi sonuçları olacak saldırılar için gereken insan sayısının azlığına ve özellikle de Avrupa’daki Müslümanların yaşam koşullarına dikkat çekiyor. ABD’deki Nixon Merkezinden Dr. Robert Lacon, ülkesindeki Müslümanların genelde hali-vakti yerinde, coğrafi olarak birbirlerinden kopuk ve yerli topluma entegre halde yaşadıklarını; ancak Avrupa’daki durumun bundan çok farklı olduğunu söylüyor: “Pakistan ve Cezayir gibi çatışmaların yaşandığı ülkelerden gelme göçmenler var, bunlar Avrupa’ya çalışma izniyle giriş yapmış insanlar. Düşük eğitim düzeyine sahipler, düşük ücretlerle çalışıyorlar. Dahası yerli toplum göçe karşı direnç gösteriyor, bu bence patlamaya hazır bir karışım.”
Amerikalı uzman Robert Lacon’un değerlendirmesi ve intihar saldırıları olgusunun gündeme getirdiği tartışmalar. (bbc, 17.2.2008)

 Londra zorla evlilikten kaygılı
İngiltere'de etnik azınlıklara mensup yüzlerce çocuğun okuldan alındığının ortaya çıkması, bu çocukların ülke dışında zorla evlendirildikleri şüphesi doğurdu. Okul kayıtlarından isimleri kaybolan ve çoğunluğu Pakistan ya da Bangladeş kökenli olan çocuklarla ilgili parlamentoda bir soruşturma yürütülüyordu. Soruşturmada, kız ve erkek çocukların "fazla Batılılaştıkları" gerekçesiyle okullarından alınarak zorla evlendirildikleri endişesi dile detirildi. Soruşturmayı yürüten parlamento komisyonunun başkanı Keith Vaz, Bradford bölgesinde 33 çocuğun okullarından alındığını, 14 diğer bölgede ise çocukların hesabının tutulmadığını belirtti. Eğitimden sorumlu yetkililerin, makul bir gerekçe olmaksızın uzun süre devamsızlık yapan çocuklarla ilgili sosyal hizmetler kurumuna bilgi verme yükümlülükleri bulunuyor. Belediye yetkilileri, kaybolan çocukların zorla evlendirilmiş olabilecekleri iddiasını yalanlıyor. Ancak milletvekillerinin sorunun çok daha büyük olduğunu düşünmelerinin ardından, yetkililere verileri daha derinlemesine incelemeleri talimatı verildi.


On katı
Pakistanlı bir genç kadın BBC'ye yaptığı açıklamada, 13 yaşındayken okuldan alındığını, Pakistan'a götürüldüğünü, zorla evlendirildiğini ve eşinin kendisine tecavüz ettiğini söyledi. İngiltere'deki birinin yokluğunu farketmesi ve kendisini aramaya gelmesi için dualar ettiğini söyleyen genç kadın, "Beni yüzüstü bıraktıklarını düşünüyorum. Pakistan'dayken okuldan beni aramaya geleceklerini düşünüyordum. Kimse gelip beni aramadı." dedi. Çocuk sahibi olmak için İngiltere'ye gelen genç kadın, şimdi eşinin kendisini bulmaması için gizleniyor. Hükümetin zorla evlilik birimi yılda 300 vakayı soruşturuyor ve kimi zaman kurtarma operasyonları düzenliyor. Ancak İçişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen bir diğer çalışma, sadece Luton kentinde zorla evlendirilenlerin sayısının 300 olduğunu ortaya koydu. Raporda, ülke genelinde ise bu sayının muhtemelen 3000 civarında olduğu belirtildi. (bbc, 12.3.2008)


G.Afrika okullarında cinsel istismar
James Read/BBC Afrika Editörü
Güney Afrika'da ırk ayrımcılığı rejiminin sona ermesinden bu yana pek çok olumlu adım atıldı. Milyonlarca yeni ev inşa edildi, elektrik ücra yerlere kadar götürüldü, okullar daha donanımlı hale getirildi. Ama yine de şiddet olaylarının önüne geçilemedi. Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu'nun açıkladığı son veriler sadece şiddet olaylarının çapı değil, etkin olduğu yerler açısından da çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor. Komisyonun hazırladığı rapora göre, Güney Afrikalı çocukları hedef alan cinsel saldırıların yüzde yirmisinden fazlası, okullarda gerçekleşiyor. Ayrıca çocuklara yönelik şiddet ve gasp olaylarının da başlıca mekanı yine okullar...
Raporun hazırlanması sırasında görüşülen çocukların yüzde 40'ı okulda, bir şekilde mağdur edildiklerini söylüyor. İnsan Hakları Komisyonu, cinsel şiddetin Güney Afrika'da bir salgın haline geldiğini söylüyor. Bu durum, şimdi okullara da sirayet etmiş, ülke gençliğinin gaddarlaşmasına neden oluyor. Yetişkin dünyasının tehlikelerinden uzak olması gereken okullar, artık birçok çocuk için korku barındıran yerler. Sınıfta ve bahçede, çocuklar arasındaki sorunlar genellikle fiziksel güç kullanımıyla çözülüyor. Tabancalar ve bıçaklara giderek daha sık başvuruluyor. İnsan Hakları Komisyonu'ndan Judith Cohen, durumdan çocukların oyunlarının bile etkilendiğini söylüyor. Cohen, yedi yaşındaki çocukların "bana vur, bana tecavüz et" diye oyunlar oynadıklarını ve bunun bu yaştaki çocukların bile ne oranda cinsel şiddete maruz kaldığını gösterdiğini ifade ediyor. İnsan Hakları Komisyonu, çocukların okullarda kendilerini daha güvende hissetmeleri için bir dizi önlem alınması çağrısında bulundu. Bunlar arasında silahların okula sokulmasını önleyecek metal detektörler ve çocukların utanmadan ya da çekinmeden yardım isteyebilecekleri bir haberleşme sistemi kurulması da var. Ayrıca cinsel şiddet olaylarına karıştıkları düşünülen ve yaklaşık yüzde sekiz oranında oldukları düşünülen öğretmenlere de sert disiplin cezaları verilmesi öngörülüyor. (bbc,13 Mart, 2008)

 Körfez Savaşı Sendromu
ABD Kongresince görevlendirilen bilim adamlarının araştırmaları, 1991’deki körfez Savaşı’na bağlı olaraksağlık sorunlarını dile getiren binlerce askerin iddialarını güçlendirdi. Bu konuda daha önce yapılan yüzden fazla araştırmayı analiz eden bilim adamları, askerlerin hastalanmasına üç kimyasal maddenin sebep olmuş olabileceği sonucuna vardı. Bilim adamları askerlerin üçte birinin yorgunluk,kas ağrısı,hafıza kaybı ve solunum sorunları olduğunu dile getiriyor.
İngiliz Savunma Bakanlığının kabul etmediği ‘Körfez Savaşı Sendromu’ bilimsel araştırmayla kanıtlandı. Ruh halinde değişiklikler, hafıza kaybı, odaklanmada sorunlar ve gece terlemeleri ve genel yorgunluk hali; bunlar Körfez Savaşı Sendromundan etkilendiklerini söyleyenlerin dile getirdiği şikayetler. İngiltere Savunma Bakanlığı bu tanımlamaya reddetse de 1991’deki savaşa katılan binlerce kişinin tezleri, ABD’deki bir araştırmayla daha da güçlendi. Amerikan Kongresinin, konuyu araştırmak için görevlendirdiği komitenin başkanı Beatrice Golomb, belirtilerin, o dönem kullanılan üç kimyasal maddeyle bağlantılı olduğunu tespit ettiklerini söyledi. Golomb’un açıklamalarına birazdan döneceğiz; önce Körfez Savaşı Sendromu yaşadığını söyleyen eski bir askerin, Julie Mock’un sözlerine kulak verelim. Mock, savaş sırasında Suudi Arabistan’da askeri diş hekimliği yapmış. Julie Mock, Körfez Savaşı sendromunun hayatının tüm alanlarını etkilediğini söylüyordu; gücünü, ailesini, uykusunu… Mock, ayrıca Körfez Savaşı gazileriyle dolu bir odaya girdiğinizde erken yaşlanmış, bastonlu, zor hareket eden; sindirim, hafıza sorunları yaşayan kişiler gördüğünüzü belirtiyordu.
Araştırma ekibinin başkanı Beatrice Golomb, yüzden fazla vakanın izlendiği çalışma sonucu bu belirtilerle üç farklı kimyasal madde arasında bağ kuruyor. Bunlardan biri sinir gazlarına karşı askerlere verilen bir kimyasal; biri, çöldeki sineklere karşı kullanılan sinek ilacı ve biri de sinir gazı sarin. Golomb, bu tespitleriyle birlikte hastalıklara çare bulmak için önemli bir adım da attıkları görüşünde. Golomb; ‘Olası nedenleri tanımlamak, bu insanlardaki sorunları çözmeye başlamanız anlamına geliyor” diyordu. Golomb buna örnek olarak da hafıza, düşünme, ruh hali, uyku gibi; Körfez Savaşı gazilerinin şikayet ettiği alanlarda etkili ‘asetecolin’ adlı maddedeki bozukluklarla,Körfez Savaşında maruz kalınan kimyasallar arasında bir ilgi kurduklarını anlatıyordu. Bu şekilde de hayvanlar üzerindeki deneyler vasıtasıyla, durumu daha da iyi anlayarak bir çözüm bulabileceklerini belirtiyordu.” (bbc, 11.2.2008)


Savaşın çocukları
Olenka Frenkiel / Freetown
Ivan, rahatsız edici bir soğukkanlılıkla ilk kez birini nasıl öldürdüğünü anlatıyor: “Beş adam yakaladık. Komutan silahı çıkarıp bana verdi, ‘Ivan vur şunları’ dedi; ben de vurdum.”
Ivan'la Sierra Leone’nin başkenti Freetown’da, Lumley Beach’te bir barda oturuyoruz. Gülümseyerek anlatmaya devam ediyor: “O zaman 12 yaşındaydım”...
Şimdi 20’li yaşlarının başında. Uzun boylu ve yakışıklı. Amerika’da hukuk öğrenimi için üç yıl geçirdikten sonra Amerikalılar gibi konuşmaya başladığını söylüyor.  Başarılı olmaya kararlı olduğunu anlatıyor ve çocuk askerken yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor. Ona inanmamak için hiçbir nedenim yok. Söylediği hiçbir şey yanlış görünmüyor. Anlattıkları, Sierra Leone’de yaşanan iç savaşın vahşetiyle örtüşüyor. Onu dinlerken cümlelerini biraz, hayırsever, paralı Batılıların kulağına hoş gelecek şekilde süslediğini düşünüyorsunuz: “Bir kitap yazıyorum da” diyor Ivan. “İşmail gibi... Ama daha iyisi..."
İşmael Beah’nın adı herkesin dilinde. Sierra Leone’deki iç savaşta çocuk asker olarak yaşam öyküsünü anlattığı kitap, çok satanlar listesine girmişti.
“Kıdemli bir askeri istihbarat görevlisiydim” dedi. “Bir casus. Hoş olmayan şeyler yaptım. Gençtim, çocuktum. Bunun casusluk görevi olduğunu kavrayacak durumda değildim. Heyecan vericiydi o kadar. Ama iyi birşeydi. Bir asker olarak yetişkinlerin, komutanların saygısını kazandım. Hepsi beni biliyordu."
Onu anlıyorum. Her eski savaşçı gibi, cesaretinin başarılarının takdir edilmesini istiyor. Çocuk olduğu için mi buna hakkı yok. Şimdi o günler geride kaldı ve onun bir umutsuzluk hali içinde olduğunu görüyorum. Artık hiçbir şey ona bu kadar iyi gelmeyecek. ‘ O zamanlar önemliydim” diyor.
Peki ya şimdi?
Eski çocuk askerler için çok fazla seçenek yok şimdi. Çok azı eğitim için para yardımı veya burs alabilmeyi başardı. Çoğu, sokaklarda boş boş, eğitimsiz olarak – savaş sanatı dışında – dolaşıyor. Kono, Kaballa, Freetown. Hepsi nerelerde savaştıklarını bir çırpıda sayacaklardır. Hepsi korkunç şeyler yaptıklarını ya da tanık olduklarını söyleyecektir. Birinin dişlerini sökme, kolunu, bacağını kesme, öldürme, tecavüz ve işkence... Ve hepsi, emirlerin böyle olduğunu söyleyecekler... Başka seçenekleri olmadığını...
Birçoğu, bugün Lahey’de yargılanan eski Liberya Cumhurbaşkanı Charles Taylor’la karşılaştığını da söyleyecektir. “Hepsinin “Patron” dedikleri Charles Taylor... Hepsi İşmail gibi kitap yazıyor.
Neden yazmasınlar ki?
Dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde yaşayan bu insanlar, çocukken; daha ne yaptıklarının tam farkında bile değilken yaptıklarını paraya çevirmek istedikleri için neden suçlansınlar ki?
Bu genç insanların sivil hayata geçişlerine yardımcı olmaya çalışan İtalyan rahip Barton, “Bu teşvik edilmemeli” diyor: “Sorun çocukların en iyi savaşçılar olmasında. Onları asker yapmak çok kolay. Cesur ve istekliler. Ramboculuk oynamayı seviyorlar. Kaybedecek hiçbirşeyleri yok. Öleceklerinin farkında değiller. Şimdi onların normal insanlar olarak büyümelerini, yaşadıklarını unutmalarını sağlamalıyız. Onları yazara ne bileyim başka şeylere dönüştürmek doğru değil.”
Ve rahip, Ivan’ın zeki bakışlarının gizleyemediği şeyi söylüyor: “Onlara inanamazsınız. Gözlerinizde okudukları, onların size söylemesini istediğiniz şeyleri anlatırlar. Gerçeği öğrenmeniz asla mümkün olmaz.”
Aslında, gerçek, onlardan gizlenen şeydi. Hollywood karakterleri Rambo, Rocky ve Superman gibi adları olan liderleri vardı. Saçları örülüydü. Onlara asi oldukları söylenmişti. Onları yedirdiler, giydirdiler.. Silah ve uyuşturucu verdiler. Şiddet, ergenlik çağı kültürü ve tüm Afrika kıtasında duyulan devrim sloganlarıyla örülü kargaşa ortamında tecavüze, kol bacak kesmeye, kadın çocuk öldürmeye gönderildiler. Başkaları Sierra Leone’nin elmaslarını yağmalayabilsin diye...
Birkaç gün sonra tekrar Ivan’ı aradım. Onunla biraz daha konuşmak istiyordum. Onu bulamadım ama kardeşini buldum. Dolandırıcılıktan hapse girmiş. Ve kardeşinin dediğine göre, Amerika’da hiç hukuk öğrenimi görmemiş. Amerika’dan döndükten sonra, şimdi barışın sağlandığı Sierra Leone’ye uyum sağlayamamış. (bbc,3.3.2008)

 

Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR


 

 

 

Untitled Document


ÖZGÜR ÜNİVERS
İTE İSTANBUL 2008 BAHAR DÖNEMİ DERS PROGRAMI

:: YENİ YAYINLAR

:: Marksist Ekonomi El Kitabı

: Küresel Kapitalizmi Muşrulaştıran Söylemler

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3

:: V. ENTERNASYONAL İÇİN...

:: ULUSALCILIK

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK

::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II

 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003