Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

İnsan Manzaraları

Bu programda işkencenin 50 yıldır diktatörlükler, hatta demokratik yönetimler tarafından nasıl bir araç olarak kullanıldığını inceliyoruz. Programda, kullanılan yöntemler, insanların çektiği eziyet, işkencecilerin ve kurbanların kendi ifadeleriyle ve bütün çıplaklığıyla anlatılıyor.

Belki bir isim, bir adres öğrenmek için her şeyi göze alanlar… BBC dünyanın dörtbir yanında işkence dosyasını açıyor; farklı ülkelerde, farklı gerekçelerle işkence yapanlar hikayelerini anlatıyor, mağdurlar yaşadıklarını paylaşıyorlar…

“İnsanlar size işkence olmadan asla bilgi vermezler; sizi bu konuda temin ederim.” Hedefe ulaşmak için her yol mübah mıdır? “Hükümet, bombacıları, ‘bedeli ne olursa olsun' durdurmamız gerektiğini söylüyordu; bedeli ne olursa olsun! Sizce, ‘bedeli ne olursa olsun' ne demek?”

Bilgi için birkaç kilit sözcüğü duyabilmek için ne kadar ileriye gidebilirsiniz?

Tecavüz; üzerlerini soyup çırılçıplak bırakma, sivri uçlu araçlarla işkence, yakma, dağlama, göz çıkarma, kol kırma… Ya da ne kadar susabilir siniz?

BBC, dünyanın dörtbir yanında işkence dosyasını açıyor. On farklı yerde, farklı gerekçelerle işkence yapanlar hikayelerini anlatıyor; mağdurlar yaşadıklarını paylaşıyorlar.

1. BÖLÜM

Can yakmak, eziyet etmek, aşağılamak ya da utanç verici duruma düşürmek; soymak, aç bırakmak, dövmek, taciz etmek… İnsani değerler dışında görülen tüm bu eylemler, aslında tarih boyu hemen her yönetimin başvurduğu silahları : “İnsanlar size, işkence olmadan asla bilgi vermezler; sizi bu konuda temin ederim. Bence işkence de ölüm kadar savaşın parçası.” Ama bizzat işkence yapmış olan kişilerin ağzından duyduğumuz bu savlar, tarih boyu yönetim kademelerinde hep kabul gördü. Yöneticiler konumlarını korumak, kendilerine tehdit olarak gördükleri kişileri bertaraf etmek için hep bu yöntemlere başvurdular. Dahası halktan da bu görüşlere destek çıktı: “Eğer ikiz kulelere saldırı düzenleyen kişiyi elime geçirirsem işkenceye başvururdum. Bunu koca ağzımla rahatça söylüyorum; çünkü, onlar insan değil, hiçbir şey değil.”

Bu gün belki dağlama, gerdirme, kafesle asma gibi işkence yöntemleri artık, sonunda tarih gömüldü; ama bu, işkencenin de tarihe karıştığı anlamına hiç mi hiç gelmiyor. ‘Küresel terör' olarak adlandırılan tehdide karşı etkin bir silah olarak işkence kullanımı savı, bir kez daha pek çok kademede taraftar buluyor. Ki, son olarak Irak'ta Ebu Gureyb cezaevinden dünyaya yansıyan görüntüler; söylenmeyenleri, itiraf edilmeyenleri bir kez daha hatırlattı, tartışmaya açtı. Bizler de bu dizide toplumun bilip de görmek istemediği kişiyle, ‘işkenceci' ile yüzleşeceğiz: “İşkenceci diyorsunuz; gözünüzün önünde iri pençeli, sivri dişli bir canavar, bir süikastçı canlanıyor. Ama ben de herkes gibi bir insanım. Tutsak sadece bir istihbarat kaynağından ibarettir; bir kağıt parçası, bir fotoğraf ya da ceset gibi, devriye sırasında öğrenilen bir bilgi gibi. Tutsak sadece istihbarat edinmek için elinizdeki varlıklardan biridir; hepsi bu!”

Dünyanın dörtbir yanında son elli yılda sadece diktatörlükler değil; modern demokrasiler de, hedefleri için işkenceye başvurdu. Peki, işkence gerçekten isteneni sağlar mı ve kullanımı her hangi bir şekilde mazur görülebilir mi? Bu programda sorgu ve işkence odalarının kapıları ardında olanları işkenceciden ve mağdurdan dinleyecek, bu sorulara biraz olsun yanıt aramaya çalışacağız. İşte bizi dünyanın dörtbir yanına götürecek bu yolculukta ilk durağımız Fransa. Fransız general Paul Suarez arkadaşlarıyla bir atıcılık klübünde 86. yaş gününü kutluyor. Bundan elli yıl önce general, Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında tutuklulara yapılan işkencede ve hatta ölümlerinde bizzat pay sahibiydi: “Kimseye, onları cezalandırmak istediğim için işkence etmiş değilim. Evet, bu şekilde çok hayatları kurtardım. Aşırı şiddet kullandığımda bile, elimle öldüklerinde bile önemli sayıda, çok ciddi sayıda insanın hayatını kurtarıyordum.”

Cezayir'de 1950'lerden itibaren yaklaşık 10 yıl süreyle yaşananlar, kimilerince gerilla savaşının ilk örneklerinden. Çatışmalar ve baskınlar bir yana, Cezayir'in dörtbir köşesi, bağımsızlık talep eden ulusal kurtuluş cephesinin bombalı saldırılarıyla sarsılıyordu. İşte bu dönemde başkent Cezayir'de bulunan Paul Suarez ve gizli askeri istihbarat birimindeki adamları Müslüman ayrılıkçıları dağıtmakla görevlendirilmişti: “Hükümet bombacıları, ‘bedeli ne olursa olsun' durdurmamız gerektiğini söylüyordu; bedeli ne olursa olsun! Sizce ‘bedeli ne olursa olsun' ne demek?”

Fransız ordusu Cezayir topraklarındaki hükmünü korumak amacıyla, gerçekten de her bedeli ödemeye ve ödetmeye niyetliydi. İstihbarat toplamak ve bağımsızlık talep eden isyancıları bastırmak için işkenceye, yaygın bir şekilde başvurulmaya başlandı: “Fransa'da direniş mensubu iken Nazilerin, yakalayıp işkence etmiş olduğu insanlarla karşılaşmıştım. Nazilerle aynı yöntemleri uygularsam, sonuç alacağımı biliyordum.” Fransızlar Cezayir'de daha çok fiziksel işkenceye ağırlık verdi; örneğin, elektrik şoku ile işkencenin öncülüğünü yaptılar. Bunun için manyetolu telefon kabloları cinsel organlar da dahil, vücudun çeşitli bölgelerine bağlanıyordu: “Malum, elektrik şoku çok nahoş bir şeydir: evet, çok nahoştur ama öldürmez. Yine de böyle bir şokun kurbanı olan kişi, bunun bitmesini ister.”

“Hiçbir şey göremiyordum; sadece kıvılcımlar, ışık demetleri görebiliyordum. Sanki, gözlerim yuvalarından fırlayacak sanıyordum. Bu çok; çok, çok acı veren bir şeydi.” Yaşadıklarını bu sözlerle anlatan Henry Alek, Cezayir'in bağımsızlığını savunan La Jer Publican gazetesinin, bu dönemdeki editörüydü. Yayımları nedeniyle buradaki yönetimin hedefi oldu, 1957 yılında yakalanıp pek çok kez işkenceye tabi tutuldu: “Birkaç gün işkenceden sonra, işkenceden sorumlu askerlerden biri orada bulunan bir kişiye dönüp, beni göstererek, ‘İşte komutan Paul Suarez, buyrun' dedi. O da bana tatlı bir sesle, ‘Her şeyi bilmemiz gerekiyor; bu nedenle bize yardımcı olmalısın' dedi.”

Bu yardımı, zor kullanarak almak için kullanılan bir diğer yöntem su ile işkence idi; yani, tutuklunun ağzı bir musluğa dayanır ve tüm suyu içmesi sağlanır. İşkence seanslarından sorumlu olan subay Paul Suarez; suyu, kişi konuşana ya da boğulana dek akıtmaktan yanaydı: “Adam kafasını sağa sola salladı; konuşmak istemiyordu. Ben de musluğun başındakine, biraz daha su vermesini söyledim. Bunu zevk duyarak yapmıyordum; ama karşımdakinin çabucak konuşmaya başlayacağını biliyordum.”

Şimdi Cezayir'e hakim bir tepede doğu işi süslemeleri, vitrayları, mermer sütunlarıyla dikkat çeken Suzini villası, o yıllarda Cezayir'deki Fransız ordusuna ait bir sorgu merkeziydi. Duvarlarda hala çınlarmış gibi görünen müzik sizi aldatmasın. Uzun süre buradaki salonlarda, bodrumlarda yüzlerce kişi; kimi zaman plaklardan yükselen müzik eşliğinde işkenceye uğradı, hatta bu sırada ölenlerden bazıları bahçeye gömüldü. Bir dönem, hatta 4-5 yıl öncesine kadar ofis olarak kullanılan bu bina şimdi bir bakıcı dışında, terkedilmiş durumda. Hanry Aleg'in bu bina ile ilgili anıları hala taze: “Burası adeta işkence için bir atölye gibiydi. Geceleri büyük kamyonlar gelirdi; gecelikli, pijamalı insanları indirir, işkence etmeye başlarlardı.” Burada işkenceye uğrayanlardan bir diğeri de Cezayirli Mervan Ganiya. Ganiya o yıllarda Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) üyesi bir gerillaydı. 16 yaşındayken yakalanıp ‘villa'ya götürüldü: “Salonda bekliyordum. ‘ça ça ça, ça ça ça' diye sesler duydum. Sonra işkence için beni soydular. ‘Dansetmeyi biliyor musun?' diye sordular. ‘Hayır bilmiyorum' dedim. Ordaki asker bana, ‘Ama şimdi çok iyi dans edeceksin değil mi?' dedi. Kablolar getirip bağladılar, tüm vücudum sarsılıyor, seğiriyordu. Çok korkunçtu, bittiğinde çok ağladım.”

1960'ların başında buradaki askerler arasında bulunan Andre Puyo, işkence sırasında yapılan itiraflardan notlar alıyordu. Kimi zaman işkencecilerin, Müslüman tutsakların haysiyetini kırmak için, cinselliği de kullandığını anlatıyor : “Cinsel tacize başvurulan bazı işkence seanslarında bulundum; mesela bir tutsağa masturbasyon yaptırıldı, bir diğerine bundan sonra tecavüz edildi.Askerler bunu yapmaktan nefret ediyor; çünkü bunu iğrenç buluyorlardı. Bu Fransız tekniklerini bugün Irak'ta da görüyoruz.” Bu benzerlikler anlaşılan Amerikan savunma bakanlığı Pentagon'un dikkatini çekmiş. Cezayir'de bu dönemde yaşananları konu alan Cillo Ponte Korgo'nun 1965 yapımı ‘Cezayir Savaşı' filmi Irak'taki savaş sonrasında Pentagon'da askerlere eğitim amacıyla izletilmiş. Filmin, Arap halkına nasıl muamele etmemek gerektiğine ve stratejik yenilginin nasıl yanlış taktiklerle yaratıldığına ders olduğu belirtiliyor. O dönem Cezayir'de bulunanlar hatta Paul Suarez gibi, konu edilen olayları ilk elden yaşayanlar filmin gerçeğe çok uygun olduğunu söylüyor: “Cezayir Savaşı, çok iyi bir film.Yaşanan gerçeklere, özellikle de sorgulama seanslarında yaşananların gerçeğine büyük ölçüde yaklaşıyor.” Paul Suarez, bağımsızlık hareketine karşı işkence ile elde ettikleri bilgilerin hayati rol oynadığına inanıyor. Ona sorarsanız, yaptıklarının başarı getirdiğine şüphesi yok: “Ya, söz konusu olan adam doğrudan konuşurdu, ya da konuşmayıp ölürdü; ama öldüğünde de bu, diğerlerine ibret oluyordu. Yani ben, tüm bu dönemde hep başarılı olduğuma inanıyorum; hep başarılı oldum.” Uzun vadede bu gibi yöntemler yapıcı değil, yıkıcı sonuçlar verdi ve milliyetçi hareketi güçlendirdi. Cezayir 1962'de Fransa'dan bağımsızlığını kazandı. Cezayir'deki hizmetleri ardından Paul Suarez de general rutbesine terfi ette; ayrıca Fransızların en büyük onur nişanı (Le'gion d'honneur) ile ödüllendirildi. Fransız hükümeti onu, ders vermesi için dünyanın dörtbir yanındaki askeri akademilere gönderdi : “O bir işkence profesörüydü. Başta Vietnam savaşı sırasında ABD'de olmak üzere pek çok ülkede Şili'de, Brezilya'da, Arjantin'de bu konuda dersler verdi.” Ancak general Paul Suarez 2002'de Cezayir'deki deneyimleri hakkında bir kitap yazdıktan sonra, kendisini mahkemede buldu. 83 yaşındayken tecilli bir hapis cezası aldı. Gerekçe; işkence yapması değil, Cezayir'de yaşananlar sırasında işkence kullanımını mazur göstermeye çalışmasıydı: “İhanete uğramış hissettim. Ödülüm elimden alındı. Fransa cumhurbaşkanı, benim durumumu bir örnek yapmak istemiş.” 86 yaşındaki Paul Suarez pişman değil. Fransız ordusuna, Cezayir'deki hizmetleriyle gurur duyuyor: “Ben af dilemiyorum. Mesele affedilmek değil. Ben görevimi yaptım. Tanrının önüne çıktığım zaman korkacak mıyım; af dileyecek miyim? Hiç de değil!”

Bu dönemde Fransızların öncülüğünü yaptığı fiziksel işkencenin etkisi bir noktaya gelip kalıyordu. Doğu bloku, daha doğrusu Sovyetler Birliği ise bu sırada çok daha etkili bir silah keşfetmişti; psikolojik işkence! Kişinin, kendisine saygısını yitirmesi, böylece metanetinin kırılması : “Bana verilmiş emirler, belirlenmiş hedefler vardı. Cenevre sözleşmesi benim meselem değil.” Sovyetler döneminde siyasi istihbarat biriminde görevli olan Gabriel Korotkov, sorgu için anahtarın psikoloji olduğuna inanıyor. Cezayir'de, fiziksel işkenceye başvuran Fransızların aksine o, tutukluların beyinlerini fethetmeyi amaçlamış: “Bu bir sanattır, aynı zamanda sevmek sanatı gibi. Sadece sevmek yetmez, nasıl seveceğinizi de bilmeniz gerekir. Karşınızdakine iyice yaklaşabilmelisiniz; ancak böyle onu kendinize çekip, ona hakim olup, istediğiniz noktaya götürebilirsiniz.” (bbc, 10.5.2005)

2. BÖLÜM

Peki, sevgi veya ilgi, bir işkence yöntemi olabilir mi? Bir tutsağın zihni nasıl fethedilir? Fethedilemeyen bir zihin nasıl bulandırılır?

Bu gün önce 1950'li yıllara, Kore savaşına dönüyoruz. BBC televizyonu için hazırlanan bu diziyi Türkçe'ye uyarlayan Sevi Sarıışık…

“Sizler esir değilsiniz, öğrencisiniz; biz size öğrenme fırsatı veriyoruz. Size gerçeği öğrenme, liderlerinizin, halkı nasıl yalanlar ağıyla sarmaladığını görme fırsatı veriyoruz.” Bir grup Batılı asker toplanmış, kendilerine, esir alınma gerekçelerini bu şekilde anlatan bir Koreliyi dinliyor. Aslında bu, gerçek bir olay değil, canlandırma; İngiliz ordusunun Kore savaşı sırasında hazırladığı bir eğitim filmi. Amaç, askerleri komünistlerin geliştirdiği, devrim niteliğindeki sorgu teknikleri konusunda uyarmak. Çünkü Batılı ülkeler, esir düşen askerlerinin çok büyük bir bölümünün düşmanla işbirliğine girmesi karşısında kaygıya kapılmıştı: “Komünistler barış istiyor; ya sizi evinizde bekleyen aileniz? Annelerinizi, babalarınız, eşlerinizi düşünün; onlar da barış istemiyor mu?”

Psikolojik unsurlara dayanan bu sorgu tekniği o kadar başarılıydı ki, bunu ifade edebilmek için yeni bir kelime türetildi; ‘beyin yıkama!' Sovyet ordusunca Koreli ve Çinli müttefiklerine yardım etmek için Kuzey Kore'ye gönderilen Gabriel Korotkov, bu gibi tekniklerin temelinde kendisinin de geliştirilmesinde rol oynadığı, psikolojik yöntemlerin olduğunu söylüyor: “Tabi Kuzey Korelilerin ve Çinlilerin de kendilerince yöntemleri vardı; ama bizim gözetimimiz altında. Rusya'da bu yöntemleri test ettiğimiz iki kampımız vardı.” Korotkov'un mensubu olduğu Sovyet sorgu birimi, ayrıca Amerikalı savaş esirlerinin sorgulanmasına da nezaret ediyordu: “Evet bu beyin yıkamaydı, yaptıkları tam da buydu. Bizi yanıt vermeye koşulluyorlardı. Bir soru sorulduğunda, eğitimli ufak köpekler gibi, öğretileni yapıyorduk.”

Amerikalı pilot Pool Nees 1952'de, uçağının vurulması ardından Kuzey Korelilere esir düştü. 16 ay süreyle sorgulandı. Kendisine, bu dönemde kaydedilen itiraflarının bir filmini izlettik: “Kalkıp önce 10 bin feet'e yükseliyorduk, sonra da hedefe ilerliyorduk. Yaklaşınca onbin feet'ten 6 bin feet'e iniyorduk. Bombalar uçaklara…” Nees, ilk kez gördüğü bu filmde Kuzey Korelilere karşı biyolojik silahlar kullandıklarını anlatıyor. Ama aslında kendisinin bu konuda pek bir şey bilmediğini belirtiyor.

Peki, bu itiraf nasıl elde edildi o zaman?

“İtiraf üzerinde iki ay süreyle çalıştığımızı belirtmek isterim. Bir anda (spontane bir şekilde) kafama esip de konuşmaya başlamış değilim. Tabi ki işkence gördüm; hiç şüpheniz olmasın. Beni tokatlıyor, ya da akıllarına geldiği gibi vuruyorlardı. Sonra 24 saat boyunca, vardiyalar halinde çalışmaya başladılar. Sürekli benimle uğraşıyor, hiç ama hiç rahat vermiyorlardı. Eğer bir gün uykusuz bırakılırsanız, bununla baş edebilirsiniz; ama iki gün uykusuz kalmayı hemen hiç kimsenin bünyesi kaldıramaz.” “Zaten amaç, sorgu sürecinde kopukluk yaratmamak, zanlıyı hiç yalnız bırakmamaktı” diyor, Gabriel Korotkov.

Yaklaşık 6 hafta kadar sonra biyolojik savaş konusuna girdiler; bense ‘biyolojik bombalar v.s. hakkında bir şey bilmiyorum' dedim. ‘Yapmak zorundasın' dediler; ‘Sen de aynı üniformayı giyiyorsun; çıkıp anlatacaksın.' Ben de ‘kesinlikle olmaz' dedim. İtirafım öncesindeki günlerde, kesinlikle kendimi kaybetmiş durumdaydım; tatmini mümkün olmayan bir şekilde uyumak istiyordum. ‘Tanrım, birazcık uyku; azıcık uyuyum, birazcık huzur buluyum.' Kişi, zihni üzerinde denetimi yitirmeye başladığında her şeyi söyler; her şeyden bahsedebilir; neyi söyleyip söyleyemeyeceğinin ayırtına varamaz. Sonunda her şeyi söyleyebilecek duruma geldim; bir işe yarayabileceğini bilsem, ‘annem fahişedir' bile derdim.”

Her yedi Amerikalı savaş esirinden biri, Kore savaşı sırasında komünistlerle işbirliği yaptı. Amerika ve İngiltere bu itirafları sağlayabilen psikolojik sorgu yöntemlerinden çok etkilenmişti. Kendilerinin de benzer yöntemlere başvurması uzun sürmedi: “Buna istediklerini diyebilirler. Ben oradaydım; düpedüz işkenceydi; halis muhlis işkence.” 1971 yılı Ağustosunda İngiltere hükümeti, kendi vatandaşlarından 12'sini Kore'de, komünistlerden öğrendiği işkence yöntemlerine tabi tuttu. İngiliz ordusu, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (İRA) nun, artan şiddet eylemlerine karşılık vermek için bu yola da başvurabileceğini düşünmüştü. İngiliz ordusu istihbarat birliğinde uzun yıllar görev yapmış olan Nick Funder Byl: “Ordu açısından bu kişiler bir askeri örgüttü” diyor; “Bu nedenle Kenya'daki, Aden'deki askeri örgütlere karşı nasıl mücadele ediliyorsa; aynı yönteme, onlar için de başvurulabileceği düşünüldü. Sorgulama için seçilenlerin kafasına birer başlık ya da torba geçirildi ve hava yoluyla Belfast yakınlarındaki gizli bir ordu üssüne nakledildiler.” Frances Mc Keagen orda yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Helikopterin sesini duyuyordum. Bizi helikoptere doğru sürüklediler. Pervanenin dönüşünü hissediyordum; ‘Tanrım, bizi helikoptere bindirecekler ve aşağı atacaklar' dedim, kendi kendime.” Bu 12 kişi arasındaki Belfastlı diş teknisyeni Jim Old da benzer şeyler düşünmüş: “Oradaki askerler; ‘Bak, ineceğin yere geldik, burda iniyorsun; burada öleceksin! Bakalım nasıl düşeceksin!' diyorlardı.”

Tüm bu olanları, sorgu merkezinde muhafız olarak görev yapan Rey Derek adlı bir çavuş da izliyordu: “Helikopter yerden hemen yukarıda; belki bir feet yükseklikte, havada duruyordu. Adamlardan birini kapının önüne getirip aşağı ittiler. ‘100 feet yükseklikte miydi, 200 feet yükseklikte miydi; yoksa birkaç santim yükseklikte miydi' bilemezdi. O dönem bunu eğlenceli bulmuştum; şimdi hiç de komik gelmiyor.” Çavuş Rey Derek'in gözleri önünde helikopterden yere düşen Frances Mc Keagen, içeriye götürüldü ve duvara dayanması söylendi. Mc Keagen, “Yedi günlük cehennem hayatı böyle başladı” diyor. Bu süre içinde kullanılan beş temel sorgu yöntemi; başa çuval geçirmek, duvara dayamak, ses vermek, aç ve uykusuz bırakmak, halihazırdaki ‘teröre karşı savaş' kapsamında da kullanılıyor. Kuzey İrlanda'da ordu istihbarat biriminde görev yapan Nick Funder Byl bu sorgu sürecine dahil olmamış ama, beş yöntemi çok iyi biliyor: “Duvara dayandırmanın amacı, fiziki gücü kırmaktır; bu şekilde hem fiziksel hem de zihinsel olarak tutsağın sorguya dayanma kapasitesini düşürmüş olursunuz.” Frances Mc Keagen bu yöntemin kendi üzerindeki etkilerini şöyle anlatıyor: “Parmaklar ve bacakları iyice açıp, ayak parmakları üzerinde yükseliyorsunuz. Bir süre sonra, bir an için olsun bırakıp duvardan bir adım geri çekilmek istiyorsunuz, ama yapamıyorsunuz. Çünkü kollarınız, bacaklarınız neredeyse donmuş, kasılmış halde. Sırtınız tutulmuş, başınız dönüyor. Sonra da gürültü vermeye başladılar; ‘beyaz ses!' Yayın bittikten sonra, açık kalmış eski bir televizyon gibiydi; sanki kapatmayı unutturmuşsunuz, şu yüksek tıslama sesi.” Dikkati dağıtmak, tutukluların dengesini bozmak için kullanılan başka sesler de vardı: “En kötüsü idam mangasının sesiydi. Adamlar ve onlara talimat veren yüksek bir ses, ‘Nişaan al' diyor ve ardından da kurşunlar geliyordu. Bir de cenazelerde duyacağınız türden bir müzik vardı. Tüm bu süre boyunca, sürekli olarak altıma yapıyordum; üzerimdeki tuluma yaptım, tüm bir hafta boyunca.” Amaç, metaneti kırmak, kişiyi umutsuzluğa sürükleyerek konuşturmak. Eski İngiliz istihbarat subayı Nick Funder Byl bu yöntemlerin etkisine inanıyor: “Fiziksel ve zihinsel olarak baskı kurmak ve uykusuz bırakmak zorundasınız. Bir tutsaktan bilgi almak için bu döngüyü uygulamalıyım; ‘selavi' hayat böyle. Sorgu merkezleri böyledir, hoş bir şey olacağını düşünmeyin.” İRA sorumlusu olmakla suçlanan Frances Mc Keagen, bu dönemde çırılçıplak soyulduğunu ve askerlerin, kendisiyle fotoğraf çektirdiğini anlatıyor. Köpeklerle korkutmada, tabi tutuldukları bir diğer yöntem olmuş: “Bir koridordan sürüklenerek geçiriliyorsunuz. Köpekler, üzerinize saldırmak isteyerek havlıyor, ‘Merhaba de köpeğe' diyorlar; ‘Köpeğe günaydın de, günaydın de dedim pislik!”

“Tutsak sadece bir istihbarat kaynağından ibarettir. Bir kağıt parçası, bir fotoğraf ya da ceset gibi; devriye sırasında öğrenilen bir bilgi gibi. Tutsak sadece istihbarat edinmek için elinizdeki varlıklardan biridir; hepsi bu! Nihayetinde edindiğimiz sonuçlar, kesinlikle etkili oldu. Bu bireyler her şeylerini sorgucularının önüne sermeye hazırdılar. Anladığım kadarıyla Londonderedeki İRA şebekesi bu kişilerden bazılarının verdiği bilgiler sonucunda neredeyse darmadağın edildi; yani son derece etkili sonuçlar alındı.” Nick Funder Byl bu yöntemlerin gözle görülür sonuçlar ortaya koyduğuna inanıyor. Bu muameleye tabi tutulan Jim Old'sa en azından kendi adına aynı kanıda değil: “Bana, aklınıza gelebilecek en saçma sapan soruları soruyorlardı: ‘İRA'nın üyeleri kimler? İRA içinden kimleri tanıyorsun?' Kimin İRA üyesi olduğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Sonra masallar uydurmaya başladım; sırf onlara birilerinin isimlerini vermiş, bir şeyler söylemiş olmak için. Oysa bunlar komşularımdı, tanıdığım insanlardı ve İRA üyesi değillerdi.”

Günler süren bu muamele tutsakların psikolojisini de bozmaya başladı: “Sorgulama sırasında bir ara, ‘Adını kodla!' dediler. Frances'i kotladım ama, Mc Keagen'ı kodlayamadım. Yüzbaşı, ‘Seni hödük, amma da aptalsın' dedi; ‘Kendi adını bile kodlayamıyorsun!. Bitmişsin oğlum sen. Hadi bari, birden on'a kadar say! Bahse girerim; on'a kadar, sayı bile sayamazsın!' Ben de, mümkün değil on'a kadar sayamam' dedim; evet, ‘sayamam!' Beni çıldırtıyorlardı; beni tamamen çıldırtmanın yolunu gayet iyi biliyorlardı.”

Tutsaklar sekiz gün sonra sorgu merkezinden başka bir yere nakledildiler. Kamuoyu bu sorgu yöntemlerinden haberdar olduğunda İngiliz hükümeti, yöntemlerin kullanımını yasakladı. Hem hükümet hem de ordu, bu yöntemleri yabancı düşmana karşı kullanmakla, kendi sivil vatandaşlarına karşı kullanmak arasında büyük bir fark olduğunu keşfetmişti. Hükümet bu 12 kişiye muamelesi dolayısıyla yargılanıp, suçlu bulundu; ama işkenceden değil, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleden. Bu iki tanım arasındaki ayırım, yakın geçmişte Beyaz Saray'ın, tutsaklara muamelesi konusunda da yeniden karşımıza çıktı. Frances Mc Keagen da bu iki olay arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor: “Irak'ta yaşananları gördünüz; aynısı bize oldu. Tutsakların soyulup, köpek gibi yürümeye zorlandığını gördüğümde, kendi yaşadıklarım gözümün önüne geldi ve onlar için yüreğim sızladı. Onlar da bizlerin duyduğu korkuları duymuş, sıkıntıları çekmiştir.”

Amerikan askerlerinin Irak'taki uygulamalarının çoğunun; daha geriye, Vietnam'da yaşananlara dayandığı yaygın bir kanı. Biz de bir sonraki bölümde, yakın geçmişin en kanlı çarpışmalarına sahne olan bu bölgeye, Vietnam'a uzanacağız.(bbc,11.5.2005)

3. BÖLÜM

Vahşeti, acımasızlığı en çıplak haliyle göreceğimiz yer, savaş alanlarıdır. Yakın geçmişin en kanlı savaşlarından biri de Vietnam'ın cangıllarında yaşandı. Bir dönem 500 bin Amerikan askerinin görevlendirildiği bu savaşa ait görüntüler pek çoklarının belleklerinde hala çok canlı. Bu dönemde görev yapmış eski bir Amerikan askeri olan Donald Sagalonas, “Vietnam'dayken yaptıklarımı şimdi yapmayı, aklımın ucundan bile geçiremem” diyor. Amerikan kuvvetleri 21 yıl süren savaşın 9 yılına doğrudan katıldı. Amerikan kayıtlarına göre sadece bu dönemde yaklaşık 250 bin Vietnamlı, 58 bin Amerikalı öldü; ancak bu savaşta sivillerin ödediği bedel, çok daha ağır oldu. Savaş boyunca 4 ila 5 milyon kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. ABD, sadece savaş alanındaki çarpışmalarda kullanılan yöntemlerle değil, cephe dışındaki uygulamalarıyla da tepki çekti. Vietnam, işkencenin en yaygın şekilde kullanıldığı yerlerden biriydi: “İnsanlar böyle bir durumu bir savaşın ortasına atıldığımızda ne yaşadığımızı anlayamıyorlar. Bir bakıyorsunuz, adamı öldürmeniz bekleniyor; bir dakika sonra bakmışsınız ki, bu adam karşınıza oturtulmuş. Ona, ‘Beyefendi, bakınız biraz evvel bana ateş etmek için kullandığınız silahınızı nereye gizlediğinizi, lutfen söyler misiniz?' mi diyeceksiniz yani. Hayır, bu işler böyle yürümüyor; vahşet, kurşunlar dindiğinde dinmiyor!”

Ama bu mücadelede ordu zorlandıkça, başarı sağlamak için uygulanan yöntemler de acımasızlaşmaya başladı: “İlkyardım merkezine, Vietkonglu esir alınan bir asker getirmişlerdi. Adam pusuya düşürülmüş ve yaralanmıştı. Ondan hiçbir şey öğrenemeyen binbaşı, eline bir kurşun kalem alıp, açık yaralarına batırmaya başladı; konuşturmak için. Ben daha bu ülkeye yeni ayak basmış, gencecik bir askerim. Ömrümde böyle bir şey görmemişim; şoke oldum. Kimse bir şey demedi, kimse bir şey yapmadı. İşte o anda, her şeyin mübah olduğunu anladım; her şey mübahdı!”

Vietnam'daki savaş suçlarının ortaya çıkarılması için 1970'lerde ifade veren Donald Sagalonas, bu gün de ‘savaş karşıtı gaziler örgütü'ne mensup ve bu dönemle yüzleşilmesi için mücadelesini sürdürüyor. Ama kendisinin de o günlerde Vietnam'daki düzene alışmakta gecikmediğini ve kısa sürede profesyonel bir sorgucu olduğunu anlatıyor. Fiziksel işkenceyi fazla verimli bulmayan Zagalonas, bu nedenle dikkatini psikolojik yöntemlere çevirdi. Elindeki en güçlü silah korkuydu: “İnsanlar Guantanamo'da, Ebu Gureyb'de köpeklerin kullanıldığını görünce şaşırıyorlar. Bense bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Vietnamlılara; köpeklerin, ne zaman yalan söylediklerini anlamak üzere eğitildiğini söyledik. Onları, köpekle tehdit etmedik, ‘Bu köpek sizi öldürür' falan demedik; sadece, ‘Köpek, ne zaman yalan söylediğinizi anlar' dedik, ‘O yüzden bize doğruyu söyleseniz, iyi edersiniz.' Köpekler azıyor, yere yıkmak ister gibi adamların suratlarına doğru atılıyorlardı. Sanki onları boğazlayıp, paralamak istiyor gibiydiler. Düşünün ki, bu adamlar da duvara dayanmış, yani ne yapacaklarını bilemiyorlardı; kimileri altına yapıyordu. Bir açıdan komikti; üstelik adamı öldürmüyordum, zarar vermiyordum, sadece korkutuyordum O yüzden yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyordum. Bir kez daha altını çizmeliyim, bu zorlamaydı, tazyikti; işkence değildi!” Zaman içinde Zagalonas, tutsakların zihinleriyle oynadığı oyunlarda gitgide daha yaratıcı olmaya başlamış: “İnsanlar köylerinden tahliye edildiğinde, ellerini arkalarından bağlayıp, başlarına boş kum torbaları geçiriyorduk. Sonra da helikoptere bindirip uçuyorduk. Ne kadar uzağa gittiklerini, ne kadar yükseklikte olduklarını, ne yöne gittiklerini ya da başka herhangi bir şeyi kestirebilecek durumda değildiler. Helikopterden indiklerinde ne görüyorlardı dersiniz; Amerikalılar, Amerikan jeepleri… Biz de onlara, Amerika'da olduklarını söylüyorduk. Bunun ne kadar işe yaradığını anlatamam. İnsanların ödü kopuyordu, darmadağın oluyorlardı; ‘Tanrım' diyorlardı, ‘Amerika'dayım!' İşte bunu başarabilirseniz, yani dengelerini saptırabilirseniz, hayatlarının ya da zihinsel süreçlerinin normal akışını sekteye uğratabilirseniz, her şeye açık hale gelmişler demektir.”

Donald Zagalonas gibi merkezi haberalma teşkilatı(CIA) sorgu uzmanları da işte bu psikolojik zaafların üzerine gitmeye karar verdiler: “Acı bir sorgu yöntemi olarak ‘i-şe ya-ra-maz'; size, ‘tamam tamam, lütfen durun; size üstümün adını' ya da ne bileyim ‘birliğimin yerini söyleyeceğim' diyen birine güvenemezsiniz; işe yaramıyor işte.” Frank Sneap, Vietnam'daki CIA sorgu uzmanlarından biriydi; daha çok tecrit ve algı yoksunluğu yöntemlerine eğilmişti. 1972'de Saygon'daki komünist örgütlenmenin sorumlusu olan ve CIA'nın elindeki en kıymetli tutsaklardan biri olarak görülen Nuyen Ven Tay'ı konuşturmakla görevlendirildi: “Onu yumuşatmak için kar beyazı bir hücreye yerleştirdik. Penceresiz, sürekli olarak tek bir ampulle aydınlatılan bir hücre. Duvarlar da çok çiğ ve pürüzsüz bir beyazdı. Ayrıca oda, klimalarla sürekli ve aşırı düzeyde soğutuluyordu; çünkü pek çok Vietnamlı, soğuğa maruz kalırlarsa damarlarının kuruyup çekeceğinden korkuyordu. Yemek zamanlarını allak-bullak ettik; bu şekilde kahvaltı vakti mi, sabah mı akşam mı, günün hangi saatinde olduğunu kestiremiyordu. Ve burada iki yıl süreyle tutuldu.” İki yıl süreyle aynı kıyafetler içinde, aynı hücrede kalan Nuyen Ven Tay, bu süre içinde sadece Frank Sneap'ı görüyordu. İki yılın sonunda dağılma noktasına gelmişti ve Sneap'le yaptığı uzun görüşmelerde, aralarda ağzından bazı bilgileri de kaçırmaya başlamıştı: “Dönüp de baktığınızda durum ortada. Nuyen Ven Tay'ın kar beyazı hücrede tecrit edilerek tutulması psikolojik işkenceydi. Ahlakçılara sorsanız, böyle bir senaryoya başvurulmasını, kabul edilemez bulurlar; ama istihbarat işinde ahlak, maalesef mesleki terimler sözlüğünüzde yer almaz.”

Frank Sneap gibi ajanlar, ya da askerler, polisler işkence yaparken duyarsız hale geldiklerini, görev duygusuyla hareket ettiklerini anlatıyor: ‘Peki, bir insan ne kadar zamanda, nasıl böyle bir değişimden geçiyor?' dersiniz. Anlaşılan o ki, işkenceci olmak , aslında sorulandan çok daha kolay: “ ‘Bir işkenceci neye benzer?' diye merak ediyorsanız aynaya bakın! İnsanlar, ‘Ben asla böyle bir şey yapmam!' gibi budalaca fikirlere kapılıyor. Onlara yanıtım; evet, bal gibi yapardınız!”

“İşkence nedir ve işkenceci nasıl bir insandır?” sorularına, ABD' deki Yale Üniversitesinin bulunduğu New Haywen kasabasında 40 yılı aşkın bir süre önce yapılan bir psikoloji deneyi ilginç yanıtlar sağladı: “Gazetede bir ilan vardı, ben de başvurdum; ‘hafıza ve öğrenme konusunda bir deney' deniyordu. Ben de, ‘Tamam, eğlenceli olur, bir de üstüne para alacağım' dedim, kendi kendime.” Şimdi emekliliğini sürmekte olan William Maneld gibi 20 ila 50 yaş arasındaki 40 kişi, ‘denek' olmak üzere üniversiteye başvurdu. Deney için hazırlanan salona üçer kişi alınıyordu. ‘Araştırmacı', sorulara yanıt veren ve ‘öğrenci' denen denek ve soruları soran ve bu nedenle ‘öğretmen' diye anılan bir denek; yani William Maneld: “Araştırmayı yürüten kişi, ‘Tamam, sen öğretmen olacaksın' dedi; ‘diğeri de öğrenci olsun. Eğer doğru yanıt veremezse, senin görevin (tam olarak anımsamıyorum, sanıyorum) hafif bir elektrik şoku vermek' dedi bana. İşte o noktada, rahatsız olmaya başladım. Öğrenci olacağı söylenen kişinin görevi, okunan sözcük gruplarında tekrar eden sözcükleri hatırlamaya çalışmaktı. Ama bu sırada elektrik akımı veren ve idam sandalyelerini andıran bir sandalyeye kollarından bağlanıyordu. Talimatlara göre öğretmen öğrenciye, her yanlış yanıt için, önündeki ışıklı düğmelere basarak elektrik verecekti. Deney ilerledikçe ve yanlışlar arttıkça, verilen elektriğin voltajı da yükseltilecekti. Deneyin başlıca özelliklerinden biri, öğretmen ve öğrencinin ayrı odalarda tutulmasıydı. ‘Cümle', ‘film', ‘etek', ‘zaman'; lütfen yanıtlayınız? Yanlış! Deney öğretmeni bana, '15 volt ver' diyerek başladı. Sanıyorum, 45 volt düzeyine geldiğimizde, yan taraftan, ‘Aah!' diye bir ses duydum. Çığlık falan değil. ‘Bunu hissetti' dedim, kendi kendime. Doğru yanıtı bulmasına çalışıyordum. Ama ben buna uğraşırken o, hala yanlış yanıt verince, sinirlenmeye başladım. Bir noktada gözetmen bana, ‘Şimdi 200 volt veriyorsun' dedi. ‘Bir dakika' dedim; ‘Ben böyle bir şeyin sorumluluğunu alamam'. Adam da bana, ‘Bu zaten senin sorumluluğun değil' dedi; ‘Yale üniversitesi, tüm sorumluluğu üzerine alıyor. Sen sadece, sana verilen talimatları yerine getir.' Ben bunu duyunca rahatladım biraz; ama bu, adım adım ilerleyen bir süreçti. Daha ileri gittikçe, yani elektrik voltajı yükseldikçe her şey daha korkutucu ve tuhaf olmaya başladı.”

Dr. Alen Als, bu deney sırasında görev alan araştırma asistanlarından biriydi: “Tek taraflı camdan onları izlerken, bazen gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Kimi zaman da öğretmen olan kişinin davranışları karşısında dehşete düşüyorduk.” William Maneld de 300 voltu geçtikten sonra, artık sinirlerinin bozulduğunu, gülmeye başladığını anlatıyor. Bu arada içerdeki kişi de, buna daha fazla dayanamayacağını, çıkmak istediğini haykırıyordu: “Paneldeki son üç düğmeye geldik ki, bunlar artık tek tek düğmeler değil, kalın (çift dişli, üç dişli) şalterler halindeydi. Sanki bir bomba falan patlatacak gibi duruyordu. Üzerlerindeki çarpı, çift çarpı gibi, tehlikeli olduğunu belirtecek işaretler vardı. Onlar, ‘Şalteri indir!' diyordu; ben de ‘Peki o zaman, nasıl isterseniz' deyip, indirdim. Paneldeki düğmelerin hepsine bastım. ‘435 volt; burada tehlikeli yazıyor, iki çarpı işareti var!' ‘Lütfen devam edin!' Öğretmenlerin üçte ikisi şok panelinin sonuna kadar gitti; görmedikleri deneye 450 volt verdiler, hatta deney gözetmeninin talimatıyla bunu üç kez tekrarladıkları bile oldu. Üstelik içerdeki denek, ya bağıra çağıra bu duruma itiraz ediyor, ya da kimi durumlarda artık tepki bile vermiyordu.” Aslında kimseye elektrik verildiği yoktu. Elektrik akımları veren makine bir maket, öğrenci diye tanıtılan kişi ise bir aktördü. Burda asıl incelenen, William Maneld ve öğretmen rolüne konan diğerlerinin davranışlarıydı. Deney, aslında ‘öğrenme' hakkında değil, ‘itaat davranışı' hakkındaydı: “Pek çokları, sıradan Amerikalılar da ‘sırf otorite sahibi biri öyle söyledi' diye insanlara kötü şeyler yapmaya, hatta işkence olarak yorumlanabilecek şekilde davranmaya hazır; hem de memnuniyetle!” Dr. Adem Als. Deney sonunda William Maneld'a, “Madem öğrencinin durumundan endişe ediyordunuz, niye durmadınız?” diye sorulduğunda; durumu anlamakta zorlanıyordu: “Ben aslında durdum zaten; ama görevli, ‘Devam et' deyip durdu, deneye devam etmek gerektiğini söylüyordu. İyi kötü, doğru yanlış gibi ayrımlar bana bir şey ifade etmiyordu artık; bu çok garipti, hatta diyebilirim ki, sapıkçaydı. Ama o kadar garipti ki, bir yandan da zevk alıyordum.”

William Maneld, sadece 4.5 dolar kazanacağı bir deney için, ‘emir komuta zinciri' içinde olmadığı, herhangi bir ilişkisi bulunmayan bir kişinin söylediklerini, yanlış olduğunu kestirse de yapabiliyordu; peki ya devletiniz size, ülkenin bütünlüğünü korumak için bunu yapmak gerektiğini söylerse! Gelecek bölümde, işte bunu yaşayanların öykülerini dinlemek üzere Latin Amerika'nın askeri rejimlerine uzanıyoruz. (bbc, 17.5.2005)

 

4.BÖLÜM

Bu programda işkencenin 50 yıldır diktatörlükler, hatta demokratik yönetimler tarafından nasıl bir araç olarak kullanıldığını inceliyoruz. 1970'li yıllara uzanacağımız bu günkü programda kullanılan yöntemler, insanların çektiği eziyet, işkencecilerin ve kurbanların kendi ifadeleriyle ve bütün çıplaklığıyla anlatılıyor…

Cezayir'de, Kore'de, Vietnam'da ve İngiltere'de işkencenin izini sürerken gördük ki, bu yöntemler sadece savaş alanında düşmana karşı değil; çoğu zaman bir yönetim tarafından, kendi halkına karşı da kullanılabiliyor. İşte bugün yine işkencenin, muhalif görüşlülere karşı yaygın olarak kullanıldığı bir bölgeye, Latin Amerika'ya uzanıyoruz…

“Herkes işkenceci olabilir; bu, ülkenizin içinde bulunduğu duruma, sizin düşüncelerinize ve eğitiminize bağlıdır. Eğer beyniniz yıkandıysa, bunu yapmaya muktedirsiniz demektir.” Uruguaylı Hugo Garsia'nın yaşadıkları, işkenceci haline gelmenin ne kadar kolay, buna son vermeninse ne kadar güç olduğunu gösteriyor. Uruguay ordusunda üsteğmen olarak görev yapmış olan Garsia, işkence yapmak üzere görevlendirildiğinde, henüz deneyimsiz bir asker olduğunu ve her söyleneni, sorgulamadan yaptığını söylüyor. Garsia'ya göre, kendisine öğretilenlerin kaynağıysa Amerika Birleşik Devletleri: “Amerika'nın bu alandaki sorumluluğu müthiş! Benim tüm üstlerim, işkence ve sorgu konusunda Amerika Kıtası Okulu'nda, Amerikalılarca eğitilmişti.” Garsia'nın sözünü ettiği okul, School at Americans, 1946'da Amerikan kara kuvvetlerince, Latin Amerika ülkelerinden asker ve subaylara Ispanyolca eğitim vermek üzere kuruldu. Okul yaklaşık 55 yıl boyunca 60 bini aşkın Latin Amerikalı subayı eğitti. Resmi müfredatı piyade taktikleri, askeri istihbarat ve isyancı ve uyuşturucu kaçakçılarıyla mücadele yöntemlerinden oluşuyor. Ancak 1980'li yıllarda okulun eğitmenleri arasında olan emekli binbaşı Josef Blair, “Ne öğretiliyordu bu okulda?” sorumuza, biraz daha farklı bir yanıt veriyor: “Tecavüz, üzerlerini soyup çırılçıplak bırakma, sivri uçlu araçlarla işkence, yakma, dağlama, göz çıkarma, kol kırma; yani bir insana, duymak isteyeceğiniz bir şeyi söyletmek için aklınıza gelen her şey!” ‘Tetikçi' ya da ‘suikastçı okulu' diye de anılan ‘Amerika Kıtası Okulu' Amerikan ordusuna bağlıydı ama Panama'da kurulmuştu; bu nedenle de Amerikan yasalarına tabi değildi: “Panama'ya her giden belli kanıları derinden benimsemiş olarak dönüyordu. Yani oradaki doktrin çok sıkı ve güçlüydü.” Hugo Garsia'nın işkence konusundaki temel eğitiminin kaynağı olarak gösterdiği bu okul, mezunlarının karıştığı bazı cinayetlere duyulan tepkinin de etkisiyle 2001 yılında resmi olarak kapatıldı; ancak Georgia eyaletindeki Ford Beaning askeri üssünde, aynı tarihte oluşturulan ‘Batı Yarımküre Güvenlik İşbirliği Enstitüsü' pek çoklarınca aynı okulun devamı olarak gösteriliyor. Emekli binbaşı Josef Blair, okulun bir ihtiyacı karşılamak için kurulduğu ama faaliyetlerinin, maksadını aştığı kanısında: “Düşman olduğu bilinen bir ordunun askerine, askeri bir avantaj edinmenizi sağlayacak bir bilgiye ulaşmak amacıyla işkence yapmak bence hem haklı gerekçelere dayanan hem de akıllıca bir yöntem. Bunun ötesine geçmek ve işkence tekniklerini, sırf insanları sindirmek, yıldırmak için kullanmaksa bütünüyle yanlıştır; ahlaka ve etiğe aykırıdır.”

Bu okulun mezunu olan üstleri Uruguay'da Hugo Garsia'ya, ülkesinin komünistlerin tehdidi altında olduğunu ve bununla mücadele etmek gerektiğini anlattı: “Sizi bir işkenceci olarak eğitmek için, adım adım çalışıyorlardı. Kullandığımız en etkili yöntem, denizaltı tekniğiydi; çünkü buna uğrayan kişi, boğulmakta olduğunu sanır.”

“Tekrar tekrar suya batırıp, su altında tutarlar. Su kusmaya başlarsınız, vücut fonksiyonlarınızı yitirirsiniz ve bir noktada, artık vücudunuzun sanki yok olduğunu hissedersiniz.” İşkence seansları, orduya ait bir garajda yapılıyordu. Müzik de bu seanslarda bir olmazsa olmazdı: “Özellikle Beatles'in bir şarkısı vardı ki, çok popülerdi; ‘sarı denizaltı.' Onları bir yatağa bağlıyordum. Sonra yatağı kaldırıp kafalarını suya batırıyorduk. İşkence, bilgi almak için etkili bir yoldur; ister fiziksel, ister psikolojik olsun. Bağırıp çağıran bu insanların arasında olmak beni rahatsız etmiyordu; buna ‘görevim' diye bakıyordum. Ben de bir profesyoneldim.”

Hugo Garsia üç yıl boyunca işkence seanslarına sadık bir şekilde katıldı; ancak bir gün ailesinin yakından tanıdığı bir kadına işkence edildiğini gördü ve kendi yaptıklarını sorgulamaya başladı: “Kuzenim bana Lilin'dan bahsetmişti; kendi halinde, aile sahibi, iyi bir insan olduğunu söylemişti.” Kendisini büyük bir tehlikeye atmak pahasına da olsa Hugo Garsia, Lilin'ın annesiyle temasa geçti ve kızının nerde tutulduğunu haber verdi. Bu bilgiyi kullanarak Lilin'ın salıverilmesini sağladılar. Garsia ayrıca basına işkence uygulamalarını ifşa etti ve daha sonra kendi hayatından endişe ederek, ülkeden kaçtı. Bunu yapabilmek için pek çok şeyi riske attı; ülkesinden ayrılmak, sürgün olmak zorunda kaldı. Eminim bu hiç kolay olmamıştır. Bu açıdan ona saygı duyuyorum.” Hugo Garsia kimseye işkence etmeyeli 26 yıl oldu. Sürgündeki hayatında hala bir garajda çalışıyor, ama geçmişinin karanlığı peşini bırakmış değil: “Keşke, işkence edeceğime onları öldürmüş olsaydım; daha kolay olurdu. Bu bende derin yaralar açtı, izler bıraktı. Bu gün bile, sokakta arkamdan ‘İşkenceci!' diye bağıran insanlar var.”

Uruguay'ın Batı komşusu Arjantin'de de işkencenin açtığı yaralar hala çok taze. Askeri diktatörlük rejiminin sona ermesinden 22 yıl geçtiği halde, Plasa den Mayo'da toplanan anneler hala kayıplarının, sevdiklerinin resimleriyle yürüyüşler yapıyorlar. Bu dönemde ortadan kaybolan öldürülen ya da işkence görenlerin sayısının yaklaşık 30 bin olduğu tahmin ediliyor: “Mutlu sonla biten operaları severim; filmler için de aynı şey geçerli. Her şeyin mutlu sonla bitmesini, iyilerin kötüleri yenmesini isterim. Her ne kadar, sonu kötü de olsa bence hayatım da bir opera olabilirdi. Hayat hikayeme dayanarak bir opera yazılabilir.” Eski Polis Hulyo Simon'un bir lakabı ‘operacı', bir diğeri ‘Türk Hulyo.' Arjantin'in en karanlık şöhretli işkencecilerinden; hatta 5 yıl önce Buenos Aires'deki bir kafede, kim olduğu anlaşılınca saldırıya uğradı. Televizyon kameralarının önünde yüzü gözü kan içinde kalıncaya kadar dövüldü. Halen cezaevinde; adam kaçırma ve işkence suçlamalarıyla yargılandığı davanın sonucunu bekliyor. Kendisi de eski bir polis olan Armando Luçina, Simon'u şöyle anlatıyor: “İfşa oldu; çünkü oradaki katiller arasında, şiddete en fazla başvuranların başında geliyordu. Ona ‘kasap' derlerdi. Yarı deliydi; adamları bile onun için böyle düşünüyordu.”

Anna Maria Cariega'nın Hulyo Simmon'u unutması mümkün değil. 1977'de Buenos Aires'de, üç aylık hamile, 16 yaşında bir öğrenciydi; ama siyasi eğilimleri, onu askeri rejim açısından hedef haline getirdi: “Bir vitrine doğru yürüyordum. Karşıdan iki adamın bana doğru koşmaya başladığını fark ettim. Geçsinler diye durdum; ama onlar beni yakalayıp bir arabaya doğru sürüklediler. Hani videonun bekletme tuşuna basarsınız da, ekrandaki her şey donar ya; işte aynen öyleydi. Sanki Dünya'da sadece ben hareket ediyordum; herkes olduğu yerde duruyor, kimse hiçbir şey yapmıyordu.” Cariega, Buenos Aires'de askeri rejimin, sorgulamalar için kullandığı pek çok binadan birine götürüldü. Karşısında Hulyo Simon vardı: “Gözlerimizdeki bağları çıkardı, onu görmemizi istiyordu. Bu, bir güç gösterme numarasıydı, ‘Bakın ne kadar güçlüyüm' diyordu; ‘Beni tanıyıp teşhis edebileceğiniz halde, bundan korkmuyorum. Hiç umurumda değil, bana hiçbir şey olmaz!” Almando Lucina, Hulyo Simon'un bu dönemde sürekli yeni yöntemler deneme yanlısı olduğunu söylüyor: “Amerika Kıtası Okulu'ndan öğrendiklerini uygulamakla kalmıyor, yeni şeyler geliştiriyordu. Onun bazı işkence yöntemlerini, aynı işi yapan başkaları bile tiksindirici buluyordu,”

“Beni hücremden çıkardı. O zaman bariz şekilde hamileydim. Bağlamaya bile gerek görmeden elektrikli damgayla işkence etti. ‘Figana' dediğimiz elektrikli damga bir Arjantin icadıdır; sığırları damgalamakta kullanılır. Kaleme benzer, ama arkasından bir kablo çıkar.” Anna Maria Cariega.

“Maalesef bazen bilgi, ahlaktan daha önemlidir. En az birbuçuk gün, bazen iki ya da üç gün onlarla birlikte kalıyordum. Uyumayıp, başlarında bekliyordum ve bir noktada, hatta bazen uykularında konuşurken istediğim bilgiyi veriyorlardı.” Hulyo Simon.

“Ne zaman başımdaki görevli değişse, beni tekmeleyip bağırıyordu; ‘Pis fahişe, ne diye hamile olduğunu söylemedin' diye; ‘Düşürteyim mi çocuğunu!' diyordu. Ben yine de hamile olduğum için ayrıcalıklı hissediyordum. Yalnız değildim, kızım benimle beraberdi. O olmasa nasıl hissederdim, bilmiyorum.” Anna Maria dört ay sonra serbest bırakıldı ve Arjantin'i terk etti. Bebeği dünyaya geldiğinde, güzel haberi vermek için annesine telefon etti; ama onu bir daha göremeyeceğini bilmiyordu: “11 Aralık'ta Anita'nın doğduğunu haber vermek için telefon ettim. Annemin üç gün önce kaçırıldığını söylediler. Hayatımdaki en güzel iki şeyi birbiriyle buluşturma fırsatını üç gün farkla kaybettim. Annem asla Anita'nın doğduğunu, iyi olduğunu bilemedi; bu içimi burkuyor. Anita şimdi 27 yaşında. Geçenlerde bir bebeği oldu; yani ben de artık büyükanneydim.” Anna Maria Cariega ve kızı Anita 1983'te, askeri rejimin devrilmesinden sonra Arjantin'e döndü. Anna şimdi bir arkeolojik çalışmada görev alıyor ve Hulyo Simon'un kendisine işkence ettiği binada kazılar yapıyor. Bu alan yakında bir müzeye dönüştürülecek.

Hulyo Simon'sa kendi yaşadıklarının adil olmadığı görüşünde: “Ben kendimi çok iyi bir Arjantinli olarak görüyorum. Bakın mesela buradaki hücremde çıplak kadınların resmi ya da benzer şeyler yok. Duvarımda iki tane Arjantin bayrağı var; ama buradayım, öldüğümde de temiz bir vicdanla öleceğim.”

Aynı dönemde asker ve polisin sivil halkla karşı karşıya geldiği, işkencenin yaygın olarak başvurulduğu bir diğer ülke, ırk ayırımcılığını yaşayan Güney Afrika'ydı. Gelecek bölümde durağımız işte bu ülke olacak. (bbc, 18.5.2005)

5. BÖLÜM

“Hani, Rambo filmlerinde ya da onun gibi şeylerde adama elektrik verirler, her şeyi yaparlar da konuşmaz ya! Saçmalık bu! Ben şimdiye dek konuşmayan bir kişiyle bile karşılaşmadım; kim olursa olsun alıp konuşturabilirim, hiç dert değil!” Güney Afrikalı Paul Fan Fouren, sorgu polisi olarak yetenekleriyle gurur duyuyor. İşkence Güney Afrika'da ırk ayrımcılığı döneminde devlet mekanizmasının olağan bir parçasıydı. 10 yılı aşkın süredir iktidarda olan ve halkın çoğunluğunu temsil eden Afrika Ulusal Kongresi, Fan Fouren'in polis olarak görev yaptığı dönemde beyaz azınlık yönetimiyle mücadele halindeydi: “Biz bir ordu-devlet içinde doğup büyüdük. Afrika Ulusal Kongresi'ndekilerin kötü adamlar olduklarına inanıyorduk. Ve onları uzak tutmak için mücadele etmemiz gerekiyordu.” Fan Froun 1984'te Güney Afrika polisine katıldı. Kısa süre içinde güvenlik biriminin içindeki gizli bir ölüm timine mensup olmuştu. İşkence, işinin olağan bir bölümüydü: “Geceleri çalışıp insanları öldürüyorsunuz; gündüzse, çatışmaları önlemeye çalışan normal bir polissiniz. Zor bir işti.”

İşkenceyi yapan da, işkenceye uğrayan da aynı ülkenin insanı olduğunda, çoğu zaman kurbanların konuşmaması için cinayete de başvuruluyor. Paul Fan Froun da hem işkenceci hem de infazcıydı: “Benim öldürdüklerim –ki, bir çetelesini tutmuş değilim ama- her halde 70 kişi; sorguladıklarımsa bilmiyorum, çok! Gizli polis olduğum döremde, herhalde 150-500 arasında, ama kesin rakam veremem, mümkün değil. Ama çok; şu kadarını söyleyebilirim, çok! Başta, daha çok fiziksel şiddete başvuruyorduk; ama sonunda bakıyorsunuz, uzun saatler çalışıyorsunuz, çok yorucu oluyor. Başka şeyler denemeye başladık; mesela, birini aldık diyelim. Öldüreceğiz, ama iz de bırakmamak gerekiyor. Gaz maskesi takıyor ama tıpasını çekmiyorduk, kapalı tutuyorduk. Kendi kendine boğuluyordu. Çünkü kafanızdan çıkaramazsınız maskeyi. En yaygın yöntemimiz buydu. Birini aldık ve konuşmuyor mu? Tamam, gaz maskesini takardık, ‘Sana üç şans verdik!' Üçüncü seferde, ‘Bak şimdi çıkarmayacağız maskeyi' derdik; ‘Boğulacaksın! Ya bana öğrenmek istediklerini anlatırsın, ya da ölürsün!' Ama hiç bu noktaya gelmezdik; hep konuşurlardı daima. Hemen yumuşarlar. Elimizdeki bir sünger gibiler; sıkarsanız suyu çıkar!”

1987 Temmuz'unda Paull ve mensubu olduğu tim, Afrika Ulusal Kongresi'nin aktif üyeleri arasındaki Heareld Sefula'yı ve iki arkadaşını kaçırdı: “Kocam kayboldu. Günlerden Perşembe'ydi. Polise gittim; ifademi kaydettiler, araştıracaklarını söylediler.” Hearald Sefula ve arkadaşları Platorya'nın kuzeyindeki boş bir taşocağına götürüldüler: “Yaşlı başlı kendi halinde bir adamdı. İlk başta, ‘Herhalde yanlış adamları aldık' dedik; ama sonra konuşmaya başladığımızda gördük ki, çok deneyimli ve çok tehlikeliydi.”

“Orada bunlara işkence yapmışlar; sorgulamışlar, sürekli doğmuşlar. Üç gün kadar sonra kocam ölmüş.” Heareld Sefula'nın eşi Lizi Sefula.

“Sonuçta onları öldürdük; tek tek öldürmeğe başladık, elektrik jeneratörüyle. Bizim görevimiz, zaten onları öldürmekti; sorgu kısmı yanımıza kar kaldı. Herkes, hayatının bağışlanması için yalvarıyordu; onun son isteği ise, Afrika Ulusal Kongresi rozetini eline vermemiz oldu. ‘Kosis Keleri' marşını söylemeğe başladı. Onuruyla öldü. Hiçbir şeyden korkusu yoktu. Ona saygı duyduğuma karar verdim; ölüme yürüyüşüne saygı duyuyorum. Sonra cesetleri kara mayınlarıyla havaya uçurduk, ‘kimlik tespiti yapılamasın' diye. İşte hikaye böyle!” O dönemde Afrika Ulusal Kongresi'nin marşı olan ‘Kosis Keleriye Afrika!' yani ‘Tanrı Afrika'yı korusun!' şimdi Güney Afrika'nın milli marşının bir bölümünü oluşturuyor. Heareld Sefula'ysa, ‘şarkı söyleyerek ölen adam' olarak tanınıyor: “Hastaneye gittim, onu orada bulamadım. Sonra geleneksel doktorlara, büyücülere gittim. Kimileri döneceğini söylediler; kimileri ise, ‘Artık sağ olduğunu sanma!' dedi.” Lizi Sefula her yolu denemiş ama; eşine ne olduğunu, ancak 10 yıl sonra gazetede okuduğu bir haberden öğrenebilmiş.

“Pişmanım diyemem; yalan olur. O aşamada bizim için bir objeydi ve ondan bilgi almamız gerekiyordu; bunu da, elimizden gelen en iyi şekilde yapmaya çalışıyordu.” Pool Fen Froun.

“Yeterince cesur olsa; evime gelir, aileme, ‘Bunu bunu, bu nedenlerle yaptım' derdi. Koşulları anlayabilirdik.” Lizi Sefula.

“Bazı insanlar benim bir canavar olduğumu düşünüyorlar; oysa ben iyi, yardımsever bir insanım. İnsanları çok severim. Kimileri bize ‘katil, işkenceci' diyor; oysa biz sadece bir savaş halinde olan, sıradan insanlardık. Yaptıklarımıza inanıyorduk.” Paul. Fan Froun işlediği cinayetleri resmi makamlara itiraf edip, af talebinde de bulunmuş olsa da Sefula ailesinden özür dilemeyi düşünmüyor. Ama bunu deneyen işkenceciler de var: “Burada bulunma nedenim af dilemek” diyor, Gideon Nivo: “Gelin bu bir uzlaşmanın başlangıcı olsun ve Tanrı bizi affetsin!” Nivo da eski bir polis. İşkence edip öldürdüğü bir Afrika Ulusal Kongresi üyesinin ailesini ziyaret ediyordu, birkaç yıl önce. Ama uzlaşıp barışmak o kadar kolay değildi. Kurbanının oğlunun, başına indirdiği darbe ile bir anda yüzü gözü kan içinde kaldı. Gideon Nivo, ülkedeki en kötü şöhretli polislerden biri. O, kendisiyle barışık olabilmek için, dine yöneldiğini anlatıyor: “Bir işkenceci olarak yaşamak kolay değil. Bunu sadece Tanrı'nın sizi gferçekten affedebildiğine inanmak değiştirebiliyor. Ben affedildiğime inanıyorum ve başkalarının ne dediği de umurumda değil. Bir insana fiziksel olarak işkence yapmak becerisi aslında yetenek falan değil. Bunu deneyimlerinizle geliştiriyorsunuz; gözlerinizle, kulaklarınızla karşınızdakinden bir adım ilerde olmayı öğreniyorsunuz. Aynı bilardo oynamak gibi.” Gideon Nivo, Güney Afrika'nın Hint Okyanusuna bakan sahil kenti Port Elizabet'te emniyet kuvvetlerinin, halen ayaktaki koca gri beton binasında görevliydi. Afrikalıların, kendi kimlikleriyle gurur duymasını hedefleyen ‘Siyah Bilinç Hareketi'nin başkanı Steew Biko 1977'de bu binaya getirilip Nivo ve dört arkadaşına teslim edildi: “Steew Biko'nun sorgusuna bizzat katılıyordum. Mesela, bahçe hortumuyla bizzat dövdüm ki, bu gerçekten çok etkilidir. Bu hortumlar sert plastikten yapılır. Daha çok yeşillerini kullanır, o yüzden buna ‘yeşil güç' dedik. Hortumla sürekli kafasına vuruyorduk; çünkü bunlar morluk ve iz bırakmaz.” 1977'nin 12 Eylülünde Steew Biko bu sorgu seansları sırasında, aldığı ağır darbeler ardından komaya girdi ve bir cezaevine nakledilirken öldü. Kusta Jak da, Nivo'nun işkence ettiği bir başka Afrika Ulusal Kongresi mensubu: “Beni tutuklayıp işkence eden ilk polis oydu; üstelik, beni tutuklayıp işkence eden son polis de o oldu. Bu sözünü ettiğim olaylar 1976-1989 arasındaki bir dönemi kapsıyor.” Nivo'nun en sevdiği işkence yöntemlerinden biri ‘helikopter' olarak adlandırılıyor. Bu yöntemi bilenler, bunu çarmıha gerilmeye benzetiyor: “Helikopter, şöyle bir şey: Tutukluyu, önce arkasından kelepçeliyorsunuz. Kollarının arasından bir sopa geçiriyorsunuz; bacaklarının arasından da onu kesen ikinci bir sopa geçiriyor, böyle iki masa arasına asıyorsunuz. Sonra da hortumu kullanıyordum.”

“Vurmaları bile gerekmiyordu; o kadar acı veren bir şeydi bu!” Kusta Jak.

“Kutsa üzerinde tecrite de başvurdum; bu da çok etkiliydi. Bunu bir piyano gibi düşünün; hem siyah, hem beyaz tuşlardan yararlanıyorduk. Aynı, tatlı bir melodi bestelemek gibi.” Nivo.

“O bir psikopat! Çünkü acınızı, mutlak acıyı görmekten zevk alıyor.” Kutsa Jak. Nivo, bir tutukluluk döneminde Kutsa Jak' alıp arabasıyla Port Elizabet'teki mahallesinde gezdirmiş; onunla dostmuş gibi davranmış. Böylece Afrika Ulusal Kongresindeki diğer arkadaşlarının Kusta'nın, kendilerine ihanet ettiğini düşünmesini istiyormuş: “Sağı solu işaret edip, ‘Anlattığın adam bu mu? Şu da şuydu, değil mi?' diyordu. İnsanlar ürküyordu, ‘Kusta'ya bak, nasıl gelmiş!' diyorlardı. O ise, bu arada bana dönüp, ‘Yahu bir sigara yaksana Kusta' diyordu. Amaç; sizi her türlü onur kırıntısından mahrum etmek. Bu da işkencenin bir yoludur. Bunları ancak, inançlarınıza bağlı olmanın verdiği güç sağlar. Ben bunlara böyle dayandım.” Kutsa Jak da, Gideo Nivo da hala Port Elizabet'te yaşıyorlar. Irk ayrımcılığının sona ermesi ardından Kutsa Jak, milyoner bir iş adamı olmuş; şimdi, mahallesini ziyaret ettiğinde lüks spor arabasının etrafını çocuklar sarıyor. Nivo ise, emekli olalı düzenli bir işe girip çalışmamış;işkenceci ile tutsağı arasındaysa hala devam eden tuhaf bir ilişki olurmuş: “Bu günlerde, karşılaştığında -ne bileyim- bizi ‘Mesih' filan gibi görüyor. Biraz yanımızda durup her şeyi konuşabilmek için her şeyi yapar.”

Siz ne düşünüyorsunuz, böyle yaptığında?

“Ben hayattan tatmin olmuş mutlu bir insanım; olayların bu noktaya gelmiş, dünyanın böyle bir noktaya gelmiş olmasından çok çok memnun olan bir insanım. Hepsi bu!”

Gideo Nivo'nun, Steew Biko'nun ölümüyle ilgili olarak af talebi reddedildi. Halen Güney Afrika'da yargısız infaz ve işkence suçlamalarından yargılanmayı bekliyor. Peki ne düşünüyor, geriye baktığında? “Şimdi dönüp, ‘Bunları yeniden yaşar mısın, değer mi?' deseler, ‘Hayır!' derim, ‘Bunlara değmez; çünkü hükümet, üzerine düşeni yapmadı. Ben hayatımın yüzde yüzünü, hatta yüzde yüzonunu hükümete verdim, bu hükümete iktidar vermek için. Şimdi ise sistemin dışındayız; aradaki fark bu!” Gideo Nivo.

Güney Afrika'da ırk ayrımı dönemi tarihe karıştı; ancak, dünyanın farklı bölgelerinde hala, yönetimler terör unsurlarına karşı varlıklarını koruma gerekçesiyle sorgu sırasında şiddete ve insanlık dışı muameleye başvurmaya devam etmekle suçlanıyor. Dizimizin son bölümünde, bu suçlamaları hedef alan İsrail'e ve Irak'taki Ebu Gureyb cezaevine uzanıyoruz. (24.5.2005)

6. BÖLÜM

‘Sorgu Odası' dizimizin son bölümünde Ortadoğu'dayız. Günümüzde işkence nasıl yorumlanıyor ve uygulanıyor; işkence yapılan ortamlar nasıl oluşuyor? İyi insanları kötü bir yere kapatırsanız işkenceci olmaları kaçınılmaz mı olur? Sorgu odası dizisinde İsrail ve Irak'taki işkence uygulamalarını inceliyoruz. Programda işkence için kullanılan yöntemler, insanların çektiği eziyet; işkencecilerin ve kurbanların kendi ifadeleriyle ve bütün çıplaklığıyla dile getiriliyor. Yakın geçmişte farklı siyasi düzenlerde farklı gerekçelerle işkenceye başvurulan durumları incelediğimiz bu dizide, 1960'ların Cezayir'inden yola çıktık, 1990'ların Güney Afrika'sına kadar geldik

İnsan hakları ihlallerinin sadece askeri rejimler ve diktatörlüklerle sınırlı olmadığını Fransa, ABD ve İngiltere gibi ülkeler eliyle de yapılabildiğini gördük. Bu güne geldiğimizde de demokrasiler arasında sayılmasına rağmen, gözaltında kötü muamele suçlamalarının sıkça gündeme geldiği; yönetim, kendi varlığını koruma gerekçesiyle sertlikten yana tavır koyduğu ülkeler arasında İsrail'in adı dikkat çekiyor: “Masum insanları öldürmeye niyeti olan teröristlere karşı makul düzeyde fiziksel baskı uyguladığımızı inkar etmiyorum. Ben bu insanlara ‘saatli bomba' diyorum.” Michael Kubi 1972'den itibaren 21 yıl İsrail gizli servisinde (Şinbet) sorgu uzmanı olarak görev yaptı. İsrail'in sorgu yöntemlerinin terör sorunuyla karşı karşıya olan başka ülkeler için de örnek teşkil ettiğini ve çözüm ürettiğini düşünüyor. 1980'lerde Filistinli militanlardan, artan saldırılara hedef olan İsrail yönetimi emniyet mensuplarına, sorguları sırasında sınırlı düzeyde kuvvet kullanılması için yetki verdi. İsrail makamlarının, ‘saatli bomba vakaları' olarak nitelediği durumlarda, hayat kurtarmak için bunun gerekli olduğu düşünülüyordu: ”İsrail'in merkezinde büyük bir saldırı düzenlemek üzere yola çıkan bir grup hakkında ihbar aldık. Bu grubun üyesi olduğunu reddeden bir zanlıya ulaştık. Fiziksel baskı uyguladık. Tabi ki, kısa süre içinde itiraflarda bulundu. Grubunu takip edip, çok miktarda patlayıcı yüklü bir aracı ele geçirdik; böylece büyük bir saldırıyı ve masum insanların ölümünü önledik.” Bu yöntemlerle bazı saldırılar önlenmiş olsa da İsrail hükümeti gitgide artan uluslar arası bir siyasi baskı altındaydı. 1993'de bu baskılar sonucu, sorgu sırasında her türlü kuvvet kullanımı yasaklandı. Ancak Filistinli Halil Halili gibi bazıları, kendilerinin işkence olarak nitelediği fiziksel baskı yöntemlerine hala başvurulduğunu anlatıyor: “Bir keresinde polis bana bir soru sordu. Yanıt vermediğimde bana öyle bir vurdu ki, kolundaki saat ağzımda parçalandı.” Halil Halili 2002 yılında bir yakınının karıştığı intihar saldırısı ardından İsrail güvenlik güçlerince gözaltına alınıp sorgulandı: “Bacaklarım bir işkence sandalyesinin arka bacaklarına zincirlendi, kollarım sandalyenin arkasından kelepçelendi. Üst üste 11 gün boyunca hep aynı pozisyonda kaldım; uyuyamıyor, kollarımı bacaklarımı oynatamıyordum.” Halili sonunda konuşmuş; gerçekten de, Hamas'ın intihar bombacısı olan kayınbiraderini, son yolculuğu için gideceği yere arabasıyla götüren oymuş: “Tabi onlara bu bilgileri vermemin asıl nedeni, karımı ve çocuklarımı öldürme ve evimi yıkma tehditleriydi.”

2000 yılında alevlenen ve 3000'i aşkın kişinin ölümüyle sonuçlanan 2. İntifada döneminde İsrail, daha pek çok birey ve örgütün, tutukluları temel haklarından mahrum bırakma; işkenceye, kötü muameleye, kitlesel cezalandırmaya başvurma suçlamalarına hedef oldu. Eski sorgu görevlisi Michael Kubi ise, yönetimin meşru müdafaa hakkı bulunduğunu vurguluyor. Ona göre, işkence hakkındaki uluslar arası kurallar artık zamana uymuyor: “BM sözleşmelerinin, Cenevre sözleşmelerinin ya da başka bir belgenin tüm fiziksel baskı yöntemlerini yasakladığı bir durum olmamalı. Bu, ister elleri bağlamak olsun, ister başa torba geçirmek, ya da aç bırakmak olsun. Şimdi yeni sözleşmeler yapma vakti; aynı İsrail hükümetinin yaptığı gibi, neyi yapıp neyi yapamayacağımızın madde madde yazılması gerekiyor.”

Peki, işkence ve kötü muamelede sınır nerde başlıyor; ne işkence ne, zorlama kabul ediliyor?

Son yıllarda, özellikle Washington yönetimi işte bu tartışmaların tam hedefinde. Amerikan Savunma Bakanlığı Küba'daki Guantanamo üssü başta olmak üzere, elindeki tutsakların bulunduğu merkezlerde işkenceye başvurulduğunu kesinlikle reddediyor; ama, metanetlerinin kırılması için müzik dinletmek veya uykusuz bırakmak gibi yöntemlere başvurulduğunu kabul ediyor. Ancak tüm bunlar arasında en fazla ses getiren 2004 yılında Irak'taki Ebu Gureyb cezaevinde yaşananlar oldu. Cezaevindeki Iraklıların kötü muameleye tabi tutulduğunun, fotoğraflarıyla tüm dünyaya yayılması ardından, bu karelerde yer alan bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki asker divan-ı harbe sevk edildi. Kimileri, üstlerinin eylemlerini desteklediğini, tutsakları konuşmaya zorlamak için yumuşatmaya çalıştıklarını söyledi.

Gelin 1971 yılına dönelim, Kaliforniya'da Stanford üniversitesinde yapılan bir deneyi anımsayalım. Bu deney, insanı ürperten bir şekilde Irak'taki Ebu Gureyb cezaevinde yaşananların neredeyse habercisi oldu: “İyi insanları kötü bir yere koyduğunuzda ne oluyor; bunu sınamak istiyordum.” Prof. Philips Zimbardo, Stanferd üniversitesi psikoloji bölümünün bodrumunda bir cezaevi kurdu ve 18 genç gönüllüyü burada, tutuklu ve gardiyan olarak gruplara ayırıp görevlendirdi. Gardiyanların görevi fiziksel şiddet kullanmadan asayiş ve düzeni sağlamaktı. Onlara üniformalar, deste deste anahtarlar, kelepçeler, geniş camlı güneş gözlükleri dağıtıldı: “Ben burada, gelmiş en kötü en acımasız gardiyan olacaktım. Tabi, iyi hoş bir adam da olabilirim, ya da tam bela olabilirim; sana kalmış kardeş!”

“Gardiyanlar üniformayı giydikleri anda değiştiler; hatta biri diyordu ki, ‘Üniformayı giyip, güneş gözlüklerini takıp, copu da elime aldım mı, gardiyanım artık.'

Hele gardiyanlardan biri vardı ki, tutsaklar ona Vahşi batı'dan bir kovboyu andırdığı için John Wine diyorlardı. Aralarında kötülük düşünmek ve yapmak konusunda en yaratıcı olan oydu.” John Wine, yani David Achelman üniversitenin öğrencilerinden biriydi, ama görevini çok ciddiye alıyordu: “Elimdeki sopayı avucuma vurup, sert, yüksek bir ses çıkarıyordum; otoriter bir sesle konuşuyordum. Bir keresinde bir hücrenin penceresi önüne geldiğimi hatırlıyorum. İçerdeki tutsak bana bakıyordu. Ben de ona, yanlış hatırlamıyorsam (şey dedim);'Şimdi sana öyle bir vuracağım ki, sülaleni bile ortadan kaldıracağım!” Deneyde, ilk gün olaysız geçti ama 2. günden itibaren, gardiyanların davranışları ciddi şekilde endişe yaratan bir hal almıştı: “Bence can sıkıntısı, kötü davranışları teşvik için çok ciddi bir motivasyon kaynağı. Düşünün, çok uzun bir vardiyanız var ve hiçbir şey olmuyor; elinizdeki yegane şey, oyuncağınız olabilecek tutsaklar. Sonuçta, gardiyanların tutsaklara yaptıracak abuk subuk şeyler bularak, kendilerine eğlence çıkardığına tanık olduk: “Mesela, tutsaklardan birine, ‘Frankeştayn ol!' dedim. Neden mi? Bilmiyorum; ben deyince olacaktı da ondan. Kollarını karşıya uzattırdım, karşısındaki tutsağa doğru, Frankeştayn gibi yürütüp, ‘Seni seviyorum 23587 numaralı tutsak!' dedirttim. Beğenmeyince de ceza verdim. ‘Yere yat, on şınav çek!' Bunu eğlenceli buluyordum, ilginç buluyordum; ne kadar ileriye gidebileceğimi görmek istiyordum. Benim, böyle liderlik rolü üstlendiğimi gören diğer gardiyanlar da, ‘Bize bir şey derler mi?' diye düşünmeye gerek kalmadığından, benim gibi davranmaya başladılar. Hapishane müdürü ki, burada müdür Prof. Zimbardo'ydu, bizi hiç durdurmaya çalışmadığı; hatta bizi sözle bile uyarma gereği duymadığı için aslında davranışlarımıza fiilen, üstü kapalı bir onay veriliyordu. Yani yetkili makamların desteğini yanımıza almıştık. Sonuçta sorumlu olan biz değildik, onlardı.”

Gardiyanların cezaları gitgide sertleşmeye başladı; tutsaklar soyuluyor, birbirlerine zincirleniyor, tek başlarına tecrit ediliyorlar, ya da birbirlerini cinsel tacize zorlanıyorlardı: “Tabi ki, yaptıklarımızın bir bölümü büyük oranda cinsellik içeriyordu. Bu, kazara olmuş bir şey değildi; çünkü, amacımız zaten onları aşağılamaktı.”

“Deney ilerledikçe, taciz ve süistimal yoğunlaştıkça gardiyanların, içlerine kapanıp ne yaptıkları üzerinde düşüneceklerini tahmin ediyorduk; belki, akşam biraz suçluluk, pişmanlık duyarlar, ertesi gün bu tacizin dozu azalır diye. Ama hiç de öyle olmadı; ertesi gün yine üniformalarını giyip, aynı şekilde devam ediyorlardı.” Sırf bu deneye katılmak için burada bulunmayı kabul eden tutsaklar bu muameleye uzun süre dayanamadı: “Tutsak rolündeki deneklerden biri sinir buhranı yaşadı, başkaları gözyaşlarını tutamaz oldu, dengeleri bozuldu. Aslında iki hafta sürmesi gereken deney, 6. gününde iptal edildi: “Deneyin iptal edildiğini duyduğumda hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum; ‘Yahu, daha burada deneyebileceğimiz çok şey var' demiştim. Yeni ve ilginç muameleler de geliştirebilirdim. Ama işler aynı seyirdi ilerleseydi, birileri gerçekten zarar görebilirdi.”

“Bu çalışma sayesinde insanlar çevre ve ortam faktörünün ne kadar güçlü bir etken olduğunu fark etti. Roller, rütbeler, kurallar, üniforma giymek, bir grubun parçası olmak… Tüm bunların sonunda iyi insanlar kötü şeyler yapabiliyorlar. Bu konuyla ilgilenenlere izlettiğimiz bir video bandı vardı. Şimdi ordu bu bandı Ebu Gureyb cezaevindeki yeni gardiyanları ‘eğitmek' için kullanıyor;‘eğitmek' derken kastım, ‘mutlak iktidar, bakın nasıl yozlaşmaya yol açıyor' demek! Başka bir kişi üzerinde mutlak denetiminiz varsa, bunu nasıl kullanabileceğinizi görmeye çalışmak doğal bir insan davranışıdır ki, bence insanların büyük bölümü de bunu denemekten zevk duyar.” David Echelman.

Bu gün ‘teröre karşı savaş' adı verilen kampanya doğrultusunda insanları konuşturma ihtiyacı ve baskısı yeniden artmış görünüyor. Peki, bu dizinin başından bu yana öykülerini dinlediğimiz işkenceciler ve mağdurları, günümüzde yaşananlara bakınca ne düşünüyorlar dersiniz? “Televizyon seyrederken, Irak'tan ya da Guantanamo'dan işkence görüntüleri gördüğümde, geçmişimi hatırlıyorum; ama bunu aklımdan çıkarmaya çalışıyorum.” Hugo Garsia 25 yılı aşkın süre önce üyesi olduğu Uruguay ordusu emrinde işkence yapmamak için ülkesinden kaçmıştı; Arjantinli Anna Maria Kariega ise, işkenceye uğramamak için ülkesini terk edenlerden: “İşkencenin etkili olduğu yaklaşımına tamamen karşıyım. Ben insanların yaşamına, varlığına saygı duyuyorum; bu her halukarda cezalandırılmalı.”

“Herkes Amerikalı askerlerin Iraklılara davranışlarını yaptıklarını konuşup; ‘Ne biçim insanlar bunlar' diye gürültü koparıyor. Söyler misiniz, ‘Nedir yapılan?' Soyup, onları üst üste yatırmak mı! Ben, henüz çok sert bir muamele yapıldığını ya da elektrik vermek gibi bir şey yapıldığını görmedim; hayır, bence onlara çok daha çok sert davranmalılar!” Güney Afrikalı eski polis Paul Fan Fouren böyle dese de tarihe, ortaçağdan günümüze gelen sürece baktığımızda, kesin olan bir şey var; insanlığın işkenceye yaklaşımı, zaman içinde bunu bir eğlence olarak görmekten, utanç verici bir kavram olarak değerlendirmeye doğru değişiyor. İşkenceden söz etmek, bunu görmek, duymak bile, en azından çoğunluk için kaçınılan bir şey. İngiliz hükümetinin işkencesine uğrayan İrlandalı Pedi Co Maclein bir noktaya daha dikkat çekiyor: “Yine tarih gösteriyor ki” diyor; “İşkence, savunmaya çalıştığı medeniyeti ve toplumu içten yiyip tüketir. İşkenceyi, toprağa ejderha dişi tohumları dikmeye benzetiyorum. Bu dişler bir gün büyüyüp kendini diken eli kapar; dünyanın her yerinde bu gün gördüğümüz bu!”

Belki bir gün bu görüşün genel-geçer şekilde kabul edilmesiyle bu gibi programları yapmak, bunları tartışmak gerekmeyen günler de gelebilir. (bbc,25.5.2005)

'Diplomatik garantiler işkenceyi önlemez'

Dünyanın önde gelen insan hakları örgütlerinden Human Rights Watch, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin hükümetlerine sert eleştiriler yöneltti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bu ülkelerin hükümetlerini, yabancı terör zanlılarını, işkence ve tacize uğrayabilecekleri ülkelere göndermekle suçladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, hazırladığı raporda, kendi insan hakları sicilleri tartışmalı olan ülkelerden alınan garantilere güvenilemeyeceğini belirtiyor. Örgüte göre, yapılan uygulama kendi deyimiyle 'küresel bir tabu olan işkenceyle mücadeleye' gerçekten zarar veriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün dikkat çektiği bir diğer nokta da, terör suçu şüphelilerine karşı işkence kullanmayacakları garantisi veren Mısır, Suriye ve Özbekistan'ın, dünyanın en zalim rejimleri arasında olduğu. Örgütün raporunda Türkiye, Rusya, Cezayir, Fas, Tunus ve Yemen gibi ülkelere de militan olduklarından şüphelenilen kişilerin gönderildiğini belirtiyor. Bu ülkelerde de İslamcı, Çeçen ya da Kürt bazı gruplardan terör zanlılarına, işkence ve kötü muamelede bulunulduğu vurgulanıyor. (BBC,15.4.2005)

ABD'NİN “İŞKENCE ALETLERİ” / “İŞKENCE TAŞERONLARI”

Washington'dan Ürdün'e, Mısır'a hatta Suriye'ye; teröre karşı savaşın lüks özel uçaklarla yürütülen trafiği… Amerikan ajanlarının, dünyanın dört bir yanına gönderdiği terör zanlıları işkencecilere mi bırakılıyor; teslim politikasının bürokrasisi nasıl işliyor? Terör zanlıları nasıl, kendilerini Mısır'da, Suriye'de ya da Suudi Arabistan'da buluyor? ABD ‘teröre karşı savaş' diye nitelediği mücadelesinde ‘dolaylı işkence'ye mi başvuruyor? Sivil görünümlü özel jetlerle nakledilen, kendilerini arandıkları Arap ülkelerinde buluveren terör zanlılarının öyküleri. ABD, kimilerinin başka devletler eliyle, ‘dolaylı işkence' olarak nitelediği yöntemleri ne kadar ve nasıl uyguluyor; müttefikleri, bu sürece nasıl dahil oluyor? BBC araştırdı; CİA ajanları, tutsaklar avukatları anlattı…

Yolculuğumuza Londra Merkez Camii'nden başlıyoruz. Cuma namazı için toplanan cemaatte, ülkesinde aranmakta olan Mısır'lı Yasir El-Sırri de var. Mısır da, Amerika da onu terörist olarak niteliyor: “Sabaha karşı polis kapımı kırıp evime girdi. Bana, ‘Tutuklusun, elimizde arama emri var' dediler. Üç bilgisayarımı, faksımı ve tüm dosyalarımı alıp gittiler.” El-Sırri İngiltere'de herhangi bir suçtan mahkum olmadı; hatta, aleyhindeki davalardan birinde yargıç onu, ‘masum bir günah keçisi' olarak niteledi. Ancak 2001 Ekim'indeki bu baskın sonrasında telefon defterindeki bilgilerin ve elektronik postalarının İngiltere tarafından dünya genelindeki istihbarat birimlerine aktarıldığına inanıyor. Buna kanıt olarak, yakalanması sonrasında tanıdıklarının, birbiri ardına tutuklanmasını gösteriyor. Bunlardan biri yine Mısırlı olan ve bu dönemde İsveç'ten sığınma hakkı isteyen Muhammed el-Zery idi. İsveçli avukat Londra'daki baskından üç hafta sonra müvekkili El-Zery ile yaşadıklarını anlatıyordu. Tutuklanmaları üzerinden sadece beş saat geçmişken, müvekkili ve bir diğer Mısırlı, Stockholm'ün hava limanındaydı; üstelik onları bir Amerikan uçağı ve bir Amerikalı ajan ekibi bekliyordu : “Giysilerini kesip çıkardılar, makatlarından ilaçlar verdiler. Her ikisinin de gözleri bağlandı ve kelepçelendi. Ajanlar onlara bebek bezleri gibi bezler bağlayıp, turuncu tulumlar giydirdi ve bekleyen Amerikan uçağına götürdüler.”

Peki kimdi bu ajanlar?

“Siyah başlıkları vardı, ama üniformalı değillerdi. Kot pantolonlar giyiyorlardı. İsveç polisi güvenlik birimi onları, ‘Çok profesyonel' diye niteledi. Beş dakika gibi kısa bir süre içinde onları adeta paketlediler. Bu tür şeyleri daha önce de yaptıklarının çok aşikar olduğu gözleniyor.”

Bu olaylarda maskeli Amerikan ajanlarının kimlikleri de iki yılı aşkın sure gizli tutuldu; ancak, İsveç'te artan kaygılar ışığında parlamento bir soruşturma açtı ve havaalanında ne olduğunu ve ajanların kimliğini teyid eden bazı belgeler yayınladı. Bu belgelerde İsveç güvenlik biriminden bir ajan, o gece bir uçak bulmakta güçlük çektiklerini, bu nedenle Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı(CIA)'na başvurduklarını söylüyordu: “Sonunda Amerikalı dostlarımızın, yani muhatabımız olan CIA'nın sınırdışı işlemini çok hızlı gerçekleştirmemizi sağlayacak, Avrupa üzerinden her yere, doğrudan uçuş izni olan bir uçak sağlama teklifini kabul ettik.”

İsveçli yetkililerin anlattığı bu uygulama 22 yıl boyunca CIA'da görev yapan Michael Shoyer için pek de olağandışı değil. Shoyer 1990'ların sonunda Usame b. Laden'i aramakla görevlendirilen birimin başkanlığını yaptı ve geçen yılın Kasım ayına kadar da teşkilatın terörle mücadele alanında en üst düzey yetkililerinden birisiydi. Shoyer, BBC'ye yaptığı açıklamalarda pek çoklarının uzun süredir şüphelendiği şeyi doğruladı. İsveç'te yaşananlar, Amerika'nın tutukluları gizlice dünyanın dört bir yanındaki cezaevlerine sevk etme uygulamasının bir örneği, ya da resmi adıyla ‘olağandışı teslim' idi: “İnsanları yakalayıp, onları üçüncü ülkelere götürme uygulaması; yürütme erkinin bizi, terörist hücreleri dağıtma ve terörist bireyleri ele geçirmekle görevlendirmesiyle ortaya çıktı. Ve CIA, iktidardaki siyasetçilere gidip (en basit ifadeyle) ‘Bu kişileri nereye götürmemizi istiyorsunuz?' diye sorduğunda, aldığı yanıt; ‘Size kalmış' oldu. Böylece, hakkında suç duyurusu yapılmış ya da mahkum edilmiş kişilere ulaşmak isteyen ülkelere yardım ettiğimiz; zanlıları, arandıkları ülkenin yasal sistemine teslim ettiğimiz bir yapı geliştirdik.”

Yani iki Mısırlının İsveç'ten Mısır'a nakledilmesi yasal görünüyordu; ancak, her ikisi de daha sonra Kahire'ye vardıkları andan itibaren acımasızca işkenceye tabi tutulduklarını öne sürdü: “El Zery, işkenceye tabi tutuldu. Çok küçük, çok soğuk bir hücrede tutuldu ve dövüldü. En acı veren yöntem de elektrikle işkence idi. Bir doktor gözetiminde, vücudunun en hassas bölgelerine elektrotlar bağlandı ve pek çok kez elektrik verildi.”

Peki bu işkence iz bıraktı mı; iddialarınızı nasıl destekliyorsunuz?

“Bu tür işkence tıbbi olarak tespit edilebilecek bir iz bırakmaz. Bu konuda, son derece güvenilir kaynaklardan aldığım bilgiler var; ancak, güvenlik gerekçesiyle maalesef size bunları açıklayamam.”

Muhammed el-Zery şimdi serbest ve hakkında asla suç duyurusu yapılmadı; ancak, Mısır'ı terk etmesi ve hapiste geçirdiği dönem hakkında konuşması hala yasak. Mısır hükümeti ise, cezaevlerinde işkenceye başvurulduğunu yalanlıyor. BBC'ye gönderdikleri yazılı açıklama şöyle: “Mısır cezaevi sisteminde işkence yasadışıdır. Tutukluların muamelesini düzenleyen sıkı kurallar bulunmaktadır. Mısır İnsan Hakları Milli Konseyi, tutuklulara muameleyi takip eder ve bulgularını Mısır parlamentosuna sunar. İçişleri Bakanlığı, işkence iddialarını inceler ve işkenceye karışan yetkililer hakkında gerekli cezai işlem yapılır. İsveç olayına dair olarak hükümetin tavrı halihazırda bu iddiaların mesnetsiz olduğudur. Bu olayların meydana geldiğine dair bir kanıt ortaya çıkmadıkça, hükümet de bu konuda herhangi bir adım atmayacaktır.”

Araştırmalarımızda bu iki kişinin Amerikalı ajanlarca İsveç'ten Mısır'a naklinin, zanlıların Arap ülkelerine naklini içeren yoğun trafiğin sadece bir örneği olduğunu keşfettik. Tutsaklar sadece Afganistan ve Irak'taki savaş alanlarında yakalanıp nakledilen kişilerle sınırlı değil. Aralarında dünyanın dört bir yanından; Bosna'dan, Hırvatistan'dan, Makedonya'dan, Arnavutluk'tan, Sudan'dan, Gambiya'dan, Malezya'dan ve Pakistan'dan olanlar da var. Robert Bear, CIA'nın eski gizli ajanlarından. 21 yıl süreyle ve çoğunlukla Ortadoğu'da görev yapan Bear; teslim yönteminin, zanlıların ortadan kaybolması gibi amaçlara hizmet edebileceğini söylüyor: “Bir tutukluyu Ürdün'e gönderirseniz daha sıkı bir sorgulama imkanı edinirsiniz; tutukluyu, mesela Mısır'a gönderirseniz, bir daha adını bile duymayabilirsiniz; aynı şey Suriye için de geçerli.”

Oysa Suriye gibi ülkeler uzun yıllardır ABD'nin, dış politikasında ‘düşman' olarak gösterdiği ülkeler; nasıl olur da Pentagon ya da CIA'ya bağlı bir ajan bu rejimlerle bu kadar kolaylıkla işbirliği yapabilir?

“Çok basit bir kural var; düşmanımın düşmanı dostumdur . Ortadoğu'da bu iş böyle işliyor. Tüm bu ülkelerin şu ya da bu şekilde İslami köktencilikle, militan İslam'la başı dertte. Suriyeliler yıllar yılı, ‘İslamcı militanlar konusunda işbirliği yapmalıyız!' diye Amerika'nın kapısını aşındırdılar, ama reddedildiler; en azından 11 Eylül'e kadar… Çok zalim oldukları için Mısırlılar ve Suriyelilerden de genelde uzak dururduk.”

Yani sizce 11 Eylül'den bu yana işler değişti mi?

“Evet, kesinlikle! 11 Eylül, Cenevre Sözleşmesi'nin yani -bir anlamda Batı'da bildiğiniz anlamıyla- ‘hukukun üstünlüğü' ilkesinin bir kenara atılmasına gerekçe oldu.”

Eski CIA uzmanı Robert Bear, CIA'nın yıllardır bu gibi teslimatları gerçekleştirdiğini söylüyor; 11 Eylül'den bu yana değişense, bu nadir uygulamanın sistematik bir şey haline gelmesi olmuş. “Şimdi” diyor Bear; “Sadece Merkezi Haber Alma değil, Amerikan ordusu da yakaladığı kişileri Arap cezaevlerine gönderiyor.”

11 Eylül saldırılarından bir ay sonra başkan Bush'un talimatıyla Afganistan'a savaş açılırken Pakistan da, yabancı militanlara karşı mücadeleyi yoğunlaştırdı. Avustralya'nın Sidney kentinde bir kahve işleten Memduh Habib'in Pakistan polisince Afgan sınırı yakınlarında tutuklanması da bu döneme rastlıyordu. Avustralya vatandaşı olmasına rağmen Habib, kısa süre içinde Amerikalı ajanlara teslim edildi ve Kahire'ye götürüldü. Chicago Üniversitesi'nden Co My … Habib'in Amerika'daki avukatı: “Maruz kaldığı işkenceyi anlatmakta sözcükler yetersiz kalıyor; bu, şeytani bir şey! Mesela, kimi zaman kelepçeli halde, suyla doldurulan bir odaya götürülmüş; su yavaş yavaş dolup, parmak uçlarına yükseldiğinde bile, çenesine gelene dek orada tutulmuş. Suyun yükselişini, hiçbir kaçışı olmadığını bilerek izlemenin nasıl bir dehşet hissi yarattığını, ancak tahayyül etmeye çalışabilirim. Habib ayrıca zincirlenip, duvardan sarkıtıldığı bir başka durumu da anlatıyor. Ayakları bir kasnak üzerinde, ama kasnak içinden geçen bir metal çubuğa elektrik bağlanmış durumda. Şartel indirildiğinde elektrik akımı kasnaktan geçiyor ve ayaklarını kaldırmak zorunda kalıyor. Bu durumda da ellerinden asılı. Dayanamayana dek ellerine asılı kalıp sonra ayaklarını kasnağa indirmek zorunda kaldığında, bu kez elektrik akımına kapılıyor. İşkencecilerini pek eğlendiren bu duruma, sonunda bayılana dek pek çok kez kalmış.”

Memduh Habib 6 ay bunları yaşadıktan sonra da serbest kalmak yerine Amerikan nezaretine iade edilmiş; önce Afganistan'da, ardından Guantanamo'da kalmış. Peki, Mısır'da işkence altındayken, sorgucularına bir şey itiraf etmiş mi?

“Çok sayıda belge verilmiş, o da hepsini imzalamış. İçinde ne olduğu konusunda bir fikri yokmuş. Bunların bir bölümü, sonradan Guantanamo'da alıkonulmasına gerekçe oldu.”Habib geçen ay Guantanamo'dan salıverildi ve Avustralya'ya döndü. Avustralya hükümeti, hakkında herhangi bir kovuşturma olmayacağını açıkladı. BBC, araştırmaları sonucunda Habib gibi tutukluların nakillerinin, genellikle özel, küçük uçaklarla yapıldığını belirledi. Araştırmalarınızda iki sihirli kelime tekrar tekrar karşımıza çıktı; normalde şirket yöneticilerinin kullandığı Gastren-5 tipi bir özel jet ve Washington'daki Dallas Hava Limanı. Dallas Hava Limanı hem Pentagon'a, hem de CIA'nın Virginia'daki merkezine çok yakın. Beyaz Gastren-5 jetinin üzerindeki tek işaretse Amerikan sivil kayıt numarası. Elde ettiğimiz uçuş kayıtları, jetin Amerika'dan hemen her çıkışında Dallas Hava Limanı'ndan kalktığını gösteriyor. Varış noktaları arasında Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Fas ve Özbekistan'ı içeren 49 kayıt var.

Programımızın başında öykülerini anlattığımız Mısırlılar, bu uçağın yolcuları arasında; muhtemelen Avustralyalı Memduh Habib de… Uçuş kayıtlarını bir de eski CIA uzmanı Robert Bear'e gösterdik: “Bunun teslimatlarla bağlantılı olduğu çok açık” diyen Bear; bu kadar çok uçuş yapılmasının akla, başka jetlerin de kullanıldığı geniş bir programı getirdiğini söylüyor.

Peki, neden bu tür uçaklar tercih ediliyor olabilir?

“Uçağın üzerinde askeri işaretler yok. Bunları paravan şirketlerle işletebilirsiniz. Bu şirketleri kolaylıkla kurar, ifşa olunca fesheder; gerekirse uçağı değiştirirsiniz. Bu, standart uygulama diyebileceğimiz bir şey.”

Peki CIA uzmanı Robert Bear'in ‘standart uygulama' diye tanımladığı bu özel jetlerle nakledilenler neler yaşıyor?

“Şu anda Ottowa'nın merkezindeyiz. Sıcaklık -27 derece. Bu özgürlüğün kıymetini, yaşadıklarımı yaşamadan anlamak zor!” Mahir Arar, Kanada'nın Ottowa kentinde yaşayan bir cep telefonu uzmanı. Kendisini nasıl Suriye gizli polisinin denetimindeki bir ülkede bulduğunu birazdan kendisinden dinleyeceğiz. Her şey 2002 Eylül ayında Tunus'ta yaptığı tatilden dönerken başlamış. New York'taki GFK Hava Limanında aktarma yaptığı sırada yetkililer kendisiyle görüşmek istemiş: “Beni bir odaya götürdüler; fotoğrafımı çekip, parmak izini aldılar. Sonra FBI yetkilileri geldi. Başta seyahatlerimle ilgili, olağan sorularla başladılar; ancak, Ottowa'daki tanıdıklarımla ilgili şeyler sormaya başladıklarında şaşırdım; kendi kendime o noktada “Tanrım!” dedim, “burada garip bir şeyler oluyor!”

 

Peki, sizi neyle suçluyorlardı?

“Hiçbir şeyle! Suçlamaları ancak birkaç gün sonra öğrendim. Elime tutuşturdukları kısa bir belgede, kanıt göstermeden; bana sunulmayan gizli bilgilere dayanılarak El-Kaide üyesi olduğum öne sürülüyordu.”

Arar, Kanada'dan aktardığı bilgiler ışığında yakalanmıştı. Kanada, Ottowa'daki bir terör zanlısını sorguluyordu ve Arar da ev tutarken, referans olarak bu kişinin adını vermişti. Peki neden bu sorular ona Ottowa yerine Amerika'da soruluyordu? Suriye asıllı Arar, yakalanmasından 12 gün sonra sabaha karşı 3'te uyandırıldı ve kendisine Amerika'dan çıkarılacağı söylendi. Zincirlenmiş halde, karayoluyla New Jersey'e götürüldü, özel bir jete bindirildi: “Beni, deri koltuklu bu özel jete bindirdiklerinde düşünmeye başladım. Ben kimim ki, bana böyle muamele ediyorlar; onlar için bu kadar önemli miyim? Onlara ne tür bir bilgi vereceğimi düşünüyorlar? Bana güzel bir yemek ikram ettiler. Müslümanlıkta bayram öncesinde, kurbanı kesmeden önce iyice beslersiniz ya; ben de uçakta, aynen böyle olduğumu düşündüm. Sürekli, işkenceden nasıl kaçınabileceğimi düşünüyordum; çünkü, bu noktada artık beni göndermelerinin tek nedeninin, işkenceyle benden bilgi almak olduğunu anlamıştım.”

İki kez yakıt ikmali için durduktan sonra uçak, Ürdün'ün başkenti Amman'a vardı. Arar, buradan kara yoluyla, doğduğu ülke Suriye'ye, Suriye gizli polisinin bir merkezine götürüldü. Bir tabuttan biraz büyük bir hücreye yerleştirildiğini ve 10 ay burada tutulduğunu anlatıyor; işkenceye uğrama kabusu da kısa sürede gerçekleşmiş: “Beni sorgulayan kişi, ‘Elimdekinin ne olduğunu biliyor musun?' diye sordu. Evet, dedim; bir kablo. ‘Sağ avucunu aç!' dedi; ben de elimi uzattım. Bana, deli gibi vurdu. Duyduğum acı çok şiddetliydi, ağlamaya başladım. Sorgucu, sonra sol elimi açmamı söyledi, açtım; ama tutturamayıp bileğime vurdu. Sonra bana sorular sormaya başladı. Eğer doğruyu söylemediğime inanırsa, yeniden vuruyordu.”

Peki, sorgu sırasında size neler soruyordu?

“Kanada'da kimlerle bağlantım olduğunu öğrenmek istiyorlardı. ‘Hangi camide ibadet ediyordum, Kur'an'ı nerede öğrenmiştim, Afganistan'a hiç gitmiş miydim.' Hemen hemen aynı soruları Amerikalılar da sormuştu. Bunun tek istisnası vardı, Amerikalılar bana asla Afganistan'la ilgili bir şey sormadılar. Suriyeliler, ikinci günde bunu ima ettiler. Üçüncü gün ise, başlıca sorgu konusu Afganistan'dı. Akşama doğru ‘Evet' dedim; ‘tamam, Afganistan'a gittim.' Gülümsemeye, sırıtmaya başladılar; Amerikalıları memnun etmek istediklerini anladım, o an.”

Afganistan'a hiç gittiniz mi?

“Hayır!”

Suriye nezaretinde bir yılı tamamlamasına üç gün kala, Arar serbest bırakıldı ve uçakla Ottowa'ya geri götürüldü. Ne Kanada, ne de Suriye, aleyhinde herhangi bir yasal işlem yaptı. Kanada'da da bu konu bir siyasi tartışma yarattı ve halen bir soruşturma yürütülüyor: “Bence Mahir Arar'ın davası çok kaygı verici bir eğilimi simgeliyor; ‘birini tanıyan, birini tanıyan birini bile tanıyor olmak' 11 Eylül sonrası dönemde, yabancı bir ülkenin cezaevinde işkence görmenize yeterli gerekçe olabiliyor.

Arar'ın işkence iddialarını teyit etmenin bir yolu olmasa da, Kanada'daki Uluslararası Af Örgütü'nün Başkanı Alex ….'in bu konuda pek şüphesi yok: “Bence Mahir Arar Suriye'de işkence gördü; buna inanmamın pek çok nedeni var. Onunla ayrıntılı mülakatlar yaptım; verdiği bilgiler, Af Örgütü'nün yıllar yılı yaptığı çalışmalarla, Suriye hakkında edindiği bilgilerle de uyumlu. Nasıl muamele gördüğüne, kullanılan yöntemlere, tutulduğu hücrelerin özelliklerine dair anlattıkları Suriye'de işkence gören başkalarının anlattıklarına benziyor.”

Mahir Arar'ın Suriye'ye nasıl ve kimin emriyle gönderildiği soruşturuladursun, biz ‘olağandışı teslim sistemi'nin mimarlarından, Usame b. Laden'den sorumlu CIA biriminin eski başkanı Michael Shoyer'e dönüyoruz. “Üstlerimce ‘Yasaldır!' dendiği sürece hiçbir operasyonu yapmakta sakınca görmem” diyen Shoyer'e; Peki, bu kararların altında kimin imzası oluyor? diye sorduk: “Merkezi Haber Alma Teşkilatı içinde büyük bir hukuk birimi var; ayrıca Adalet Bakanlığı bünyesinde de, istihbarat çalışmalarının yasal yorumlarını yapan bir kol ve Ulusal Güvenlik Konseyi'nde bir avukat ekibi bulunuyor. Tüm bu konularda avukatlar; şu ya da bu şekilde, sürece dahil oluyor ve prosedür altına imza koyuyor. Bunun ‘başıboş bir operasyon olduğu, birinin hayal gücünün eseri olduğu' görüşü için; ancak ‘saçma' diyebilirim. Bu gibi operasyonların altında imzası olanlar, genelde istihbarat topluluğunun bir ve iki numaralı adamlarıdır.”

Ama, anlaşılan masum kişiler de bu planların kurbanı olabiliyor?

“Ben, hiç ikna olmadığım; istihbarata baktığımda, ‘bu kişilerin sokakta olması gerektiğini düşündüğüm' bir durumla karşılaşmadım. Bu türdeki operasyonların, yasal makamlarca incelenip onaylanmadan yapılabileceğini de düşünmüyorum. Peki, hata yapılmamış mıdır? İstihbarat içinde hata yapılmaması imkansızdır; ancak bu konuya, asla kayıtsız veya adamsendeci bir şekilde yaklaşılmamıştır.”

Ya tutsakların işkence görmesi olasılığı olan hallerde?

“Onlara işkence yapan biz olmazdık; ayrıca, bence Mısır ve Suudi Arabistan'daki işkenceyi Hollywood'un çok fazla etkisinde kalarak düşünüyoruz. Mısırlıların insanlara nasıl muamele ettiğini düşünüp üzülürken; İsraillilerin, terörist olarak nitelediği kişilere karşı yaptıklarını kınamamak, bence gayet ikiyüzlü bir yaklaşım. ‘İnsan hakları' çok esnek bir kavramdır; tavrınızı, o gün ne ölçüde ikiyüzlü davranmak istediğiniz belirleyebilir.”

Ancak Shoyer'in, sözünü ettiği tutsak teslimlerini eleştirenler, bunu Başkan George W. Bush'un ‘işkenceye karşı Cenevre sözleşmesine uyma' sözüyle bağdaştırmakta zorluk çekiyorlar; çünkü bu sözleşmede şöyle deniyor.: “Hiçbir devlet, bireyi, işkenceye uğrama tehlikesi olduğuna inanmak için yeterli zemin bulunan bir ülkeye sınır dışı veya iade edemez.”

Her yıl Amerikan Dışişleri Bakanlığı raporlarıyla Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi devletlerde insan hakları ihlallerini ve işkenceyi ayrıntılarıyla ortaya koyan ve kınayan açıklamalar yapıyor. Mesela geçen yıl Mısır'ı konu alan raporda, ülkedeki işkence uygulamaları, “yaygın ve yerleşik” diye niteleniyordu. Peki ABD bu ülkelere zanlı teslimini nasıl mazur gösterebiliyor? Amerikan Savunma Bakanlığı, CIA ve Dışişleri Bakanlığı, BBC'nin bu konuda yönelttiği soruları yanıtsız bıraktı; ancak Bush yönetimine yakın çizgideki düşünce kuruluşlarından Amerikan Atılım Enstitüsü'nden Daniella …. ile görüştük: “İşkence yöntemini beğenen bir kişi değilim. Suriye ya da Mısır'ın cezaevlerini ve güvenlik sistemlerini idare biçimini de destekliyor değilim. Maalesef savaş zamanında bazen bazı şeyleri iyi, dürüst insanların kesinlikle iğrenç kabul edeceği şekilde yapmak gerekir. ‘Amerika'nın rutin olarak bu tür uygulamalara başvurduğu' gibi bir şey demiş olmak istemiyorum; çünkü bunlar, hiçbir ölçütle rutin sayılamaz. Ama şunu da eklemeliyim; bir şeyi mutlaka o anda öğrenmeye mecbursanız, onu o anda öğreneceksiniz demektir. Bunu yapacağınız yer de bir tatil köyü olamaz.”

Yani sizce, sorgulamak için başkalarını kullanmak adil bir uygulama mı oluyor?

“Mesele adil olmak değil; mesele, bize karşı terör taktikleri kullanmak isteyen aşırı grupların, planlama ve işleyişinin temeline inebilmek. Burada, amacımız cinayetleri durdurmak; sonuçta bu gibi eylemleri durdurabilmek için, eldeki tüm imkanların kullanılmasına pek fazla Amerikalının itiraz edeceğini düşünmüyorum.”

Avrupa'daysa şimdi bu uygulamaların, ‘yasadışı adam kaçırma' tanımına girip girmediği tartışılıyor. Mesela İtalya'da El-Kaide eylemcisi olduğundan şüphelenilen bir kişinin, güpegündüz kaçırılmasıyla ilgili bir soruşturma yürütüldüğünü belirledik. Ebu Omer adlı Mısırlı, Milano'da 16 Şubat 2003'te ortadan kayboldu. Bir görgü tanığı sokakta, kaldırıma park edilmiş bir minibüsten inen 3 kişi tarafından durdurulduğunu söylüyor. Ebu Omer'i bu dönemde takibe almış olan İtalyan makamları, ortadan kaybolmasında herhangi bir rolleri olmadığını anlatıyor. Tahminler, Amerikan ajanlarınca yakalanıp; önce bir Amerikan üssüne, buradan da uçakla Mısır'a götürüldüğü şeklinde. Milano Başsavcı Yardımcısı Armado Spaturo, bu olayı ‘bir adam kaçırma vakası' olarak araştırıyor: “Gizli bilgileri açıklayamam ama, Ebu Omer'in Mısır'da olduğu konusunda kesinlikle eminiz” diyen Spaturo'ya, “ Peki İtalyan polisinden kaçmak için Ebu Omer, ülkeden çıkarılmasını kendisi ayarlamış olamaz mı?” diyoruz.

“Kesinlikle hayır! Tüm dostlarıyla İtalya'da kalmayı tercih ettiğine eminiz. Çünkü o günlerde konuşmalarını dinliyorduk ve kaçmak istediğini gösterecek hiçbir unsur yoktu.”

Soruşturmanızın tamamlanmadığını ve henüz kanıtlanmış bir şey olmadığını biliyoruz; ama Amerikan ajanları gerçekten Ebu Omer'i Mısır'a götürdüyse bu, İtalya açısından yasadışı olmaz mı?

“Durum böyleyse İtalyan yasaları ciddi şekilde ihlal edilmiş demektir. Bu, kesinlikle yasadışı olur.”

Almanya'da da savcılar Makedonya'yı ziyaret ederken Amerikan ajanlarınca yakalandığını söyleyen ve Afganistan'a gönderilen bir Alman vatandaşının, inandırıcı görünen iddialarını araştırıyorlar. İngiltere'de ise sık sık dile getirilen eleştirilere rağmen, henüz bu konuda hukuki bir süreç başlatılmış değil; ancak İngiltere'nin de bu sürece dahil olduğu yolunda göstergeler var. Iraklı mühendis Vahab el-Ravi İngiltere'ye Saddam Hüseyin rejiminin baskısından kaçma gerekçesiyle girdi ve kendisine bir İngiliz pasaportu verildi. 8 Kasım 2002'de bir iş gezisi için Batı Afrika ülkelerinden Gambiya'daydı. Kardeşi Beşir ve iki ortağını karşılamak üzere havalimanına gittiğinde, hepsi Gambiyalılar tarafından tutuklanıp, sorgulanmak üzere Amerikan ajanlarına teslim edildiler: “Amerikalılar, beni yaptığım iş hakkında sorguladılar. ‘Ne yapıyoruz; teröristlerle herhangi bir bağlantınız var mı?' İki saat sonra sorgu bittiğinde; artık, İngiltere'nin yüksek temsilcisini görüp göremeyeceğimi sordum. O da bana, ‘Senin tutuklanmanı kim istedi sanıyorsun ki?' diye sordu. Yani tutuklanmamı İngilizlerin istediğini ima ediyordu.”

Gambiya'da 27 gün boyunca sorgulanan El-Ravi, sonunda serbest bırakıldı; ancak, kardeşi Beşir'le ortakları, muhtemelen daha önce de karşımıza çıkan özel uçakla götürüldükleri Guantanamo'da bulunuyor halen. Zanlıların, ülkeler arasında naklinde sık sık kullanılan Ganstren-5 tipi özel jetin pek çok kez İngiltere'ye de uğradığı anlaşılıyor. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'ndan, bu uçuşlar ve teslim uygulamaları hakkında bilgi istedik; ancak yetkililer, mülakat başvurularımıza olumlu yanıt vermedi, yazılı bir açıklama göndererek, işkenceye şiddetle karşı olduklarını bildirdi. İngiliz yetkililerce ya da İngiliz makamlarının işbirliğiyle gerçekleşen işkence eylemleri sonunda elde edilen kanıtlar, İngiliz ceza ve sulh mahkemelerinde geçerli sayılmaz. Bu kanıtın burada ya da yurtdışında elde edilmiş olması durumu değiştirmez. Tabii ki, terörle mücadele hakkındaki istihbarat faaliyetlerinin temel amacı, İngiliz vatandaşlarının hayatına yönelebilecek tehlikeleri bertaraf etmektir. Bu gibi tehditlere işaret eden güvenilir istihbarat olduğunda ise, bunu bir çırpıda reddetmek sorumsuzluk olur.

İstihbaratın paylaşımı ve ülkeler arasında daha yoğun bir işbirliği yapılması, küresel terörden kaynaklanan tehditleri yenilgiye uğratmak da hayati öneme sahip; ancak anlaşılan, bu zaman zaman masumların da yakalanmasına ve işkence görmesine yol açabiliyor. Ve teslim yönteminin mimarları arasında bile eski CIA uzman Michael Shoyer gibi, insan haklarını göz ardı eden ülkelerle birlikte çalışmanın Batı için, gelecekte sorunları beraberinde getireceğini düşünenler var: “Bir zanlının ele geçirilmesi her halükarda teknik bir başarıdır; ama stratejik anlamda, aslında mağlup oluyoruz. Bunun nedenlerinin başında da Müslüman dünyasındaki diktatörlüklere verdiğimiz destek geliyor. Dünyanın pek çok noktasında fazla seçeneğimiz olmayan durumlarda kalıyoruz. Bazen, gerçekten ‘Şeytan'la işbirliği yapmak' gerekiyor; ama, Amerikan siyasetinin iplerini ellerinde tutanlar, yakaladığımız kişileri Amerikan hukuk sistemine uygun ve tutarlı bir şekilde nasıl bir uygulamaya tabi tutacağımızı kararlaştırana dek, bu insanları kullanmak dışında bir seçeneğimiz yok. Yani, ne yapacaksanız, elinizdeki imkanlarla yapmak zorundasınız.” (BBC, 26-27.4.2005)

Hazırlayan Celal Sancar

 

 

 

Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003