1909 Darbesi (Sözde 31 Mart Olayları)
argaiv1538
PDF Yazdır E-posta
Font Size Larger Font Smaller Font
Güncel Yazılar
Cuma, 31 Ağustos 2007 02:00
“31 Mart Vakası” Türkiye resmi tarihinde ilginç bir role sahiptir. Bize sunulan tabloda 31 Mart Darbe girişimi gerici bir dini ayaklanma olarak resmediliyor. Bu olay, Menemen ayaklanması gibi diğer mitlerle birlikte, mevcut sisteme karşı her türlü direnişten, dini fikirlere buluşacağı korkusuyla uzak durmamızı sağlamak üzere bir öcü gibi kullanılıyor. Resmi tarihe göre, II. Meşrutiyet diye adlandırılan ve Temmuz 1908’de yeniden anayasal düzene geçilmesiyle başlayan dönem nihai olarak başarısız bir reform hareketiydi. Bu tespit, resmi tarih yazımında Nisan 1909’da gerçekleşen kanlı çatışmayı açıklayamayan bir çelişkiyi ortaya çıkartıyor: II Meşrutiyet neden bu kadar kanlı bir çatışmayı kışkırtı? Bu gericiler neye karşı ayaklanıyorlardı? Resmi tarih açıklamasında, tıpkı Menemen’de olduğu gibi, politik fikirlerini dini bir dil kullanarak ifade eden insanlar gerici barbarlar olarak resmedilmektedir. Oysa ortaya çıkan şiddetin arkasında rasyonel maddi sınıf çıkarları yatmaktaydı. 1909’da çözülmesi gereken asıl mesele, mutlak monarşi ile kopuşun sürekli olup olmayacağıydı. Nisan 1909’daki karşı devrim girişimini gerçekleştirenler, Temmuz 1908 Devriminde kaybeden ve eski rejimi geri getirmek isteyenlerdi. Bu gerçekler resmi tarihçileri bir dizi nedenle rahatsız etmektedir. Birinci neden, 1908 Devriminin kökten ve keskin doğasını kabul etmek Mustafa Kemal liderliğinde daha sonra yaşanan gelişmelerin abartılmış önemini küçültecektir. İkincisi, 1908-9’da Mustafa Kemal’in oynadığı rolün önemsizliği Kemalist kişilik kültünü zayıflatacaktır. Üçüncüsü, Nisan 1909 Darbesine karşı direnişin de darbeyi destekleyenlerin de farklı etnik kesimleri kapsıyor olması, bu çatışmada temel bölünme hattının ulusal ya da dinsel değil sınıfsal olduğunu gösterecektir. 1908 Ne Getirdi? 1908 Devrimi Türkiye'ye anayasal bir düzen getirmiş, ancak padişahı tahtında bırakmıştı. Devrimciler de hükümete katılmamış, sahne arkasından çalışmayı tercih etmişlerdi. Düzendeki değişiklikten kazananlar ve kaybedenler oldu. Ancak kaybedenler (padişahın yakın çevresi, bazı general ve bürokratlar, zengin gayrimüslimler) tam olarak yenilmemişti. Modernleşme hareketi, yurtdışında eğitilmiş profesyonel yeni subay kadrolarının orduya katılmasını sağladı. Modern askeri eğitim, beraberinde modern politik fikirler de getirmişti. Padişah, monarşiye bağlılığından kuşku duyduğu bu subaylar yerine alaylı subayları öne çıkartıyor ve onlara ayrıcalıklar tanıyordu. Bu durum, orduda gerginlik yaratıyordu. 1908’deki yönetim değişikliğinden sonra iş başına gelen yeni Savunma Bakanı, orduda yeniden yapılanmaya gitti. Devrimden 3 hafta sonra, 15 Ağustos’ta İmparatorluk Yüksek Askeri Teftiş Kurulu ve padişahın Muhafız Alayı ortadan kaldırıldı. Almanya’da eğitim gören İzzet Paşa ve Mahmut Muhtar Paşa gibi profesyonel subaylar üst görevlere getirildiler. Bu değişiklikler, alaylı subaylar arasında huzursuzluk yarattı ve önemli bir kısmı ordudan atıldı. Padişah, gayrimüslimler arasında elit bir kesime ayrıcalıklar tanıyarak, kendisine ve monarşiye bağlamıştı. Bu elitler de kaybettiklerini geri almanın yolunu arıyorlardı. Bir karşı-devrim fikri, ordunun bir kısmında, bazı eski general ve alaylı subaylar arasında, devlet bürokrasisinin bir bölümünde, servetini monarşiye borçlu olan zenginler ve gayrimüslim nüfus içindeki elitler arasında destek buluyordu. Nisan Darbesi’nin örgütlenişi hakkında çok net bilgiler olmamakla birlikte, ordu hiyerarşisinin bazı bölümlerinin bu işe karıştıkları açıktır. Monarşist komutanlar, meşrutiyet karşıtı birliklerin İstanbul’a nakledilmesini sağladılar. Askeri darbe, İstanbul’a yeni nakledilen Tüfek Birliği’nin 13 Nisan sabahı ayaklanmasıyla başladı. Arnavut bir onbaşı ve Hamidiye Alayı’na mensup bir Kürt imamın liderliğinde, padişah ve şeriat lehine sloganlar atarak kışlalarından Sultanahmet Meydanı’na yürüdüler. Çok sayıda cüppeli, devrim sonrası yapılan reformlar nedeniyle işini kaybeden eski subay, askeri üniformalarıyla ayaklanan askerlerle birlikte yürüdü. Bu isyanın önceden planlandığı ve örgütlendiği açıktı; kendiliğinden bir durum değildi. Öğlene doğru hükümet konağı silahlı 5-6 bin asker tarafından çevrilmişti. Abdülhamit, isyan eden askerlerin meşrutiyetçi yüzbaşı Ali Kabuli Bey’i sarayın bahçesindeki bir ağaca asarken ‘onaylayan bir şekilde seyrediyordu.’ Aynı gün öğleden sonra isyan eden askerleri affederek darbeyi meşrulaştıran Abdulhamit, darbe yenilgiye uğratıldıktan sonra, isyanla hiçbir ilişkisi olmadığını açıklamıştı. Darbe, ordu hiyerarşisinin bir kesimi tarafından da destekleniyordu. Tevfik Paşa liderliğinde yeni bir hükümet kuruldu; ama gerçek erkin padişahın eline geçtiği netleşmişti. İstanbul’da İttihat ve Terakki bürolarına saldırı düzenlendi. Tanini ve Şura-yı Ümmet gazetelerinin matbaaları yok edildi. Meclisin, İttihat ve Terakkili üyeleri İstanbul’dan kaçtılar. Can güvenlikleri için kaygılanmaları anlaşılırdı; çünkü isyancı askerler iki milletvekilini asmış (yanlış kişileri öldürmüşlerdi; ancak hedeflerinin İttihat ve Terakki olduğu belliydi) ve Savunma Bakanı’nı yaralamışlardı. Darbeye Direniş Liderlerinin büyük bir kısmı İstanbul’da saklanmasına rağmen İttihat ve Terakki, hızla harekete geçti. İttihat ve Terakki temsilcileri vilayetlere dağılarak darbenin sadece kendilerine değil, bütünüyle meşrutiyete karşı yapıldığını anlattılar. Hükümet, darbenin sadece İttihat ve Terakki’yi hedef aldığını iddia ediyordu. İttihat ve Terakki, telgrafhanelerdeki ve bürokrasi içindeki ilişkilerini kullanarak hükümetin yalanlarından önce kendi propagandalarının yayılmasını sağladılar. Çoğu kez de hükümet açıklamalarının yerine ulaşmasını engellediler. Darbeye karşı halk hızla harekete geçti. Selanik’te 30 bin kişi meşrutiyeti savunma gösterisi yaptı. Çok sayıda insan, darbeye karşı savaşmak üzere gönüllü oldu. Abraam Benaroya, Selanik’teki durumu şöyle tarif ediyor: “Selanik’teki ordu, Makedonya ve Mahmut Şevket Paşa liderliğindeki Arnavut gönüllüleri tarafından güçlendirildi. Komitenin kahramanları Enver ve Niyazi, başkente hareket ettiler. Gönüllüler arasında çok sayıda Rum ve Bulgar, bir miktar da Musevi bulunuyordu. “ İttihat ve Terakki, İmparatorluğun çoğu kentinden İstanbul’a telgraf çekme kampanyası başlattı. İttihat ve Terakki komiteleri, sıradan insanlar, askeri kulüpler ve hatta taşra bürokrasisi telgraf kampanyasına katılanlar arasındaydı. İstanbul dışındaki isyanlar da 13 Nisan olaylarının sıradan askerlerin dini tepkisinin ötesinde olduğunu gösteriyordu. 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece çıkan Erzincan’daki ayaklanma 4. Kolordu Komutanı İbrahim Paşa tarafından bastırıldı. Erzurum’daki darbe girişimi 15 bin Müslüman ve Hıristiyan’ın kitlesel eylemiyle durduruldu. 20 Nisan’da Yusuf Paşa’nın darbe girişimi de telgrafhanelerdeki İttihat ve Terakki destekleyicilerinin yardım çağrısıyla durduruldu. Yusuf Paşa daha sonra tutuklanarak mahkemeye çıkarıldı. Darbecilerin bir başka ve daha karanlık bir taktiği ise Ermenilere karşı provokasyonlar düzenlemekti. Bunun en vahşi örneği 14–16 Nisan’da Adana’da yaşandı; 17 bin Ermeni öldürüldü. Çıkan çatışmalarda, vahşi saldırganların 1900’ü öldürüldü. Adana’nın çoğu yakılıp yıkıldı. Dolaylı kanıtlar, Abdülhamit’in bu olaydaki parmağına işaret ediyor. Padişahın özel muhafızlarından birisi, katliamdan birkaç gün önce Adana’ya gitmişti. Abdülhamit, daha önce, halk öfkesinin hedefini saptırmanın bir yolu olarak Ermeni katliamlarını kullanmak istemişti. Katliamın olduğundan daha büyük bir boyuta ulaşması, yerel Müslüman dini liderlerin Ermeni Kilisesi lideriyle el ele vererek katliamı kınaması ve kurbanlarla dayanışma göstermesiyle önlendi. Bu da, katliamın dışarıdan örgütlendiğine ilişkin başka bir kanıttır. Ermeniler Mersin, Tarsus, Kozan ve Maraş’ta saldırılara uğradı. İttihat ve Terakki subaylarının müdahaleleri, birçok başka yerde katliam yaşanmasını engelledi. İttihat ve Terakki destekçileri, provokasyonların önünü almak için Abdülhamit’in tahtan indirildiğine dair sahte telgraflar bile gönderdiler. Konya’daki katliam, aşağıdan yükselen eylemlerle durduruldu. Katliamı kışkırtan imam, yerel halk tarafından kentin camisinde tutuklandı. Mevlevi dervişlerinin başı Çelebi Efendi, bir konuşma yaparak “herkesin Allah’ın çocuğu” olduğunu söyleyerek Türklerin kardeşlerine karşı el kaldırmamaları çağrısında bulundu. Aşağıdan yükselen direniş, darbenin sınıf doğasını da açığa vuruyordu. Darbe, orta kademeli ordu subaylarının direnişi ile çökertildi. İstanbul 1. Ordu Komutanı Nazım Paşa darbeyi desteklemişti. Selanik’teki 3. Ordu, İttihat ve Terakki’nin kalesiydi ve darbeye karşı çıktı. Edirne’deki 2. Ordu’nun beklenmedik bir şekilde darbeye karşı çıkması, İstanbul’u batıya karşı savunmasız bıraktı. Erzincan’daki 4. Ordu’nun komutanı İbrahim Paşa, telgrafla meşrutiyeti desteklediğini açıkladı ve İstanbul’a yürüme tehdidinde bulundu. Dolayısıyla darbe, ne doğudan ne de batıdan taraftar bulabildi. 16 Nisan’da meşrutiyetçi 15 bin asker, İstanbul’un 72 km. ötesindeki Çatalca’ya ulaşmıştı. Asker sayısı da giderek artıyordu. Meşrutiyeti savunmak üzere orduların toplandığı gerçeği, İstanbul’da yaygınca bilinmiyordu. İstanbul’un Ermeni asıllı vekillerinden olan Krikor Zohrab, 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7. kolordulara bağlı binlerce askerin imzasını taşıyan ve darbeyi destekleyen metni mecliste okudu. Bu imza metni, darbenin ne kadar iyi hazırlandığının bir başka kanıtıydı. Metnin okunduğu saatlerde, Adana’da Zohrab’ın dindaşları kılıçtan geçiriliyordu. Zohrab’ın konuşma yaptığı meclis artık işlevsizdi. İttihat ve Terakkici çoğunluk, İstanbul’dan kaçmıştı. Darbecilerin orduya güvenemeyeceğinin ilk işareti, iki milletvekilinin de içinde olduğu Çatalca’ya gönderilen heyetin, meşrutiyetçi ordu tarafından tutuklanması ve geri dönmelerine izin verilmemesidir. 17 Nisan’da imparatorluğun her tarafından gönderilen mesajlar mecliste okundu. Hepsi darbeyi, mutlakıyete dönüş olarak lanetliyordu. Savunma Bakanlığına, ordu birlikleri tarafından gönderilen benzeri telgraflar yağıyordu. 20 Nisan’a gelindiğinde fareler, batmakta olan mutlakıyetçi darbe gemisini terk etmeye başlamışlardı. Trenler, kendisini cüppelerle kamufle etmeye çalışan askerlerle doluydu. Darbe sonrası meclis tarafından başkan seçilen İsmail Kamil Bey, Britanya Elçiliği’ne sığındı. İttihat ve Terakkici vekiller, 22 Nisan’da Yeşilköy’de toplandılar. Artık Abdülhamit’i tahttan indirmenin gerektiğini tartıştılar. Padişah ise tahtta kalmak için her şeyi yapmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Abdülhamit, darbeyle ilişkisi olduğu iddiasıyla 543 kişilik bir liste hazırladı. Listedeki isimler arasında kendi yakın arkadaşları bile bulunuyordu. Bu isimlerin 35’i gazetelerde yayımlandı. Devrim ve karşı-devrim arasındaki mücadelenin milliyet ve din boyutunu aştığının bir başka kanıtını, kaçanların kompozisyonunda da görebiliriz. 23 Nisan’da ‘mutlakıyetçi paşalar ve aileleri ile darbeyi desteklemiş olan zengin Rum ve Ermenilerden oluşan nüfusun kaçışı ivme kazandı. Limandan çıkan her gemi, kapasitesinin üstünde insan taşıyordu.’ 25 Nisan’da meşrutiyetçi birlikler İstanbul’a girdi. Taksim ve Taşkışla’da yaşanan çetin çatışmalarda 97 meşrutiyetçi, 297 de mutlakıyetçi öldü. Başka yerlerdeki direniş daha zayıftı ve öğleden sonra padişah teslim oldu. Olağanüstü hal ilan edildi ve darbeciler tutuklanmaya başlandı. Beş bin darbeci tutuklandı. İstanbul’da 27 Nisan’da toplanabilen meclis, Abdülhamit’i tahttan indirip yerine Mehmet Reşat’ı geçirme kararı aldı. Abraam Benaroya, Selanik’teki tepkiyi şöyle ifade ediyor: Selanik sokakları bir kez daha Jön Türklerin zaferini kutlayan gösterilerle doldu taştı. Bir kez daha sloganlar, marşlar, tartışmalar ve zafer nutukları dinledik. Darbenin bastırılmasından sonra bir dizi alaylı subayı ölüme mahkûm eden askeri mahkemeler süreci başladı. Mutlakıyetçi generaller gibi daha üst sınıflara mensup komplocular, sürgüne gönderildi; diğer ordu subayları da ya görevden alındı, ya da rütbeleri düşürüldü. Karşı-devrimciliğin cezası bile sosyal sınıf temelinde veriliyordu. Abdülhamit, iki karısı ve birkaç yardımcısıyla Selanik’e gönderildi. Selanik, devrimin merkezi olduğu için orada yeni bir karşı-devrim girişiminde bulunma şansı daha azdı. Musevi kapitalist Allatini’nin deniz kenarındaki malikânesine yerleşti. Başarısız darbeyi, kabinede kimlerin yer alacağına dair uzun süren tartışmalar izledi. Çünkü mutlakıyetçiler hâlâ etkilemek üzere mücadele ediyorlardı. Abdülhamit’in darbeyi destekleyip, desteklemediği konusu çok tartışıldı. Ancak asıl mesele bu değildi. Abdülhamit, iddia ettiği gibi darbenin organizasyonunda parmağı olmasa ve darbeye karşı çıkmış olsa da hareketin hedefleri tartışılmayacak kadar açıktı. Mutlakıyetçi bürokratlar, sarayla ilişkileri iyi olan her dinden zengin kesimler ve rütbeleri düşen alaylı subaylardan oluşan bu sosyal grubun çıkarı, eski rejimi geri getirmekten geçiyordu. Padişah, bulunduğu konum itibariyle ya mutlakıyetçi bir yönetimin ya da meşrutiyetin başında olmayı tercih edebilirdi. Padişah bir semboldü; rejimin kendisi değil. Abdülhamit, darbeyi desteklememiş olsa bile, hedefi mutlakıyeti geri getirmek olan darbenin doğası değişmeyecekti. Padişah, darbe başarısız olunca darbecilerin hedeflerine sırtını dönebileceğini mükemmel bir biçimde sergiledi. Abdülhamit, komplocuların isimlerini vererek sonuna kadar tahtta kalmak için debelendi. Resmi tarih, bu darbeyi kendiliğinden gelişen gerici ve tümüyle dini bir hareket olarak göstermeye çalışır. Modern Türkiye’deki politik çatışmaları da benzeri bir çerçevede sunmayı tercih edenler tarihin bu versiyonuna yöneliyor. Darbe, politik düzenin doğası üzerine mücadele eden iki farklı sosyal tabana sahip iki farklı çıkar grubunun politik mücadelesiydi. Bir başka deyişle, bu bir sınıf mücadelesiydi. Darbenin yarattığı kriz, devrimin dönüm noktası oldu. Devrim, mutlakıyetle hesaplaşmaya itildi. İttihat ve Terakki, hükümete daha fazla ve daha açık katılıma zorlandı. 1909’a gelindiğinde yaşanan değişim süreci artık geriye çevrilemez bir hale gelmişti. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, mutlakıyetin meşru yollarla geri getirilmesinin yollarını kapatmıştı. 1908-1909’un Tarihsel Önemi Kemalist düzenin 1930’larda sağlamlaşmasıyla, daha önce bayram günü olarak kutlanan 1908 Devrimi’nin yıl dönümü 23 Temmuz resmi tatil olmaktan çıkarıldı. Son kutlama, 1934’te yapıldı. Bu durum, Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen tarihi yeniden yazma işinin bir parçasıydı. 1908’de öne çıkanlar, daha sonra Mustafa Kemal’in hışmına uğradılar. Yeni düzenin Mustafa Kemal’in etrafında şekillendirilmesi, 1908’in ve öneminin tarihten silinmesini gerektiriyordu. Mustafa Kemal, 1908’de hiçbir önemli rol oynamamıştı. Kemal, kendi nutkunda 1908’e dair kendisiyle ilgili herhangi bir iddiada bulunmamaktadır. Mustafa Kemal’e yakın bir biyografi yazarı, 1909 Darbesi’ne karşı direnişteki rolünü de ‘sınırlı ve kısa süreli’ olarak tarif etmektedir. 1908, gerçek bir devrim başlangıcıydı. Padişah, meşrutiyet ve seçimleri kabul etmek zorunda kaldı. Orduda ve devlet aygıtında radikal değişiklikler yapıldı. Daha da önemlisi bütün bunlar aşağıdan gelen bir hareket tarafından dayatılmıştı. Sınıf mücadelesi yükselişe geçti. 1909’da karşı-devrimci darbe girişimi şiddetli bir direnişle karşılaştı ve Abdülhamit iki hafta içinde tahttan indirildi. 1908–18 dönemi resmi tarihte İkinci Meşrutiyet Dönemi olarak geçmektedir. 1908, Osmanlı yönetiminde yeni bir politik hat olarak sunulmaktadır; hâlbuki 1908-09’da Osmanlı’daki güç dengelerini değiştiren ve kapitalist sosyal düzenin gelişmesinin önünü açan bir devrim yaşandı. Avrupa ve Türkiye’deki bütün basın, Türkiye’de dramatik bir değişimin gerçekleştiğini kabul etti. 1908 sonrası Türkiye’de mantar gibi biten yeni yayınların hepsinde geleceğe ilişkin umutlar dile getiriliyordu. Bu umut, aynı zamanda Türk Devrimi’nin yalnız olmadığı gerçeği üzerine yükseliyordu. 1905–6 kışında Rus işçileri çarlık rejimini sallayarak dünyadaki ilk işçi konseylerini (Sovyet) kurmuşlardı. İran’da devrim olmuştu. Çin’de İmparatorun 1911’de devrileceği devrim mayalanıyordu. Dönemin Marksistleri, 1908’in bir devrim olduğu görüşündeydiler. 1908, devrimci bir dalganın parçasıydı. Rusya’daki 1905 Devrimi’nin temelinde, kısmen Rusya’nın 1904 Rus-Japon Savaşı’ndaki yenilgisi vardı. 1908 devriminin temelinde de, Rusya ve Britanya’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki toprakları üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırmak üzere harekete geçmesi vardı. 1905 Rus ve 1908 Türk devrimleri ortak nedenlere sahipti. 1905 Rus Devriminin yarattığı devrimci fikirler, Türkiye’deki hareket üzerinde doğrudan ciddi etkilere sahipti. 1909’un ortalarına kadar, kitlesel hareket Türkiye’deki politik güçler dengesini geri dönülmez bir şekilde değiştirdi. Yeni bir sınıf iktidardaydı. Bu bir devrimdi. 31 Mart Olayları ve Türkiye’de Burjuva Devrimi Bazı yazarlar, burjuva devrimini idealize ederek hangi devrimin burjuva karakter taşıdığı konusunda kriterler ortaya atarlar. Ancak gerçek burjuva devrimlerinin çoğu bu kriterlere uymaz. Burjuva devrimleri farklı tarihlerde, farklı yerlerde, farklı biçimler almış ve farklı sosyal gruplar tarafından gerçekleştirilmiştir. Hepsinde ortak olan şey: Kapitalist sınıfın ve kapitalizmin gelişmesi önündeki engelleri kaldırmak. Bu devrimlerin çoğunda ortak olan diğer bir faktör de, devrim liderleri kendilerini yeni bir yönetici sınıf olarak hakim hale getirmek istediği için eski rejimi yıkarken ihtiyatlı davranmalarıdır. İngiliz ve Fransız Devrimlerinin her ikisinde de kralların idamı devrimci ayaklanmaların ilk döneminden yıllar sonra gerçekleşti ve devrimin gelişim sürecindeki bir krize yanıttı. Bu durum devrimin gericiliğe karşı kendini savunmak zorunda kaldığı ve bu nedenle ileri atılma cesareti bulduğu noktadır. Nisan 1909 Türk burjuva devrimi için böyle bir andı. 1908 Devrimi, 1649 ve 1789 klasik burjuva devrimlerinden çok farklı bir dönemde gerçekleşti. Artık kapitalizm Avrupa ve Amerika’da egemendi. Yabancı sermaye Osmanlı ekonomisinde önemli bir rol oynuyordu. Güçlü bir orduya olan ihtiyaç, subayların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini gerektiriyordu. Eğitime yollanan subaylar Avrupa’da, kendi durumlarında olan insanların toplumda daha fazla söz sahibi olduğunu ve daha yüksek bir statüde bulunduklarını gördüler. Kendilerini aşağılanmış hissederek kendi toplumlarının ilerlemesini istediler. Bu durum, alt kademe ordu subaylarının 1908-9’da neden dikkate değer bir rol oynadıklarını anlamamıza yardım ediyor. Ancak devrim sırasında bir kitle hareketinin temsilcileri gibi davrandılar. Bu devrim, subayların zekice bir komplosu değildi. İmparatorluğun her tarafındaki kitlesel hareketlere, tüccarların, zanaatkârların, devlet bürokrasisinin ve 1908 sonrasında da işçilerin aktif katılım ve desteğine dayanıyordu. Dolayısıyla 1908 Devrimi, her hangi bir başka modelden çok, klasik bir burjuva devrimine benziyordu. Bu devrim net bir şekilde kapitalist gelişmenin kapılarını açtı; otokratik düzene son verdi. Limited şirketlerinin sayısında bir patlama yaşandı. Mustafa Kemal’e atfedilen çok sayıda reform, 1908–19 döneminde başlatıldı. Şeriat mahkemeleri 1916’da feshedildi. Büyük güçlere verilen kapitülasyonlar 1914’te kaldırıldı. Hatta dilde reform bile başlatıldı. Bu devrim, ordu subaylarının önemli bir rol oynadığı bir koalisyon tarafından gerçekleştirilmişti. Ama net olarak bir burjuva devlet kurmayı hedefleyen oldukça önemli bir sivil toplumsal harekete dayanıyordu. Bu hareketin canlı ve örgütlü bir politik hayatı vardı. 1907 sonunda Paris’te buluşan muhalefet, iki önemli Ermeni devrimci örgütünü, Türk muhalefet gruplarıyla, özellikle İttihat ve Terakki ile bir araya getirdi. İttihat ve Terakki’nin liderlerinden Bahattin Şakir 1909’da gururla şöyle yazıyordu: İttihat ve Terakki, ülke çapında bulunan 360 şubesi ve 850 bin üyesiyle meclisteki çoğunluk ve hükümetle birlikte ‘Osmanlı kamuoyunu’ oluşturmaktadır. İttihat ve Terakki’nin bir devrime liderlik ettiği, 30 yıl hüküm sürmüş bir padişahı tahttan indirdiği ve sarayın Osmanlı politikalarındaki rolünü çok azalttığı göze alınırsa Bahattin’in özgüveni şaşırtıcı değildir. Bu gerçekten de devrimci bir değişimdi ve konuşmaların tonundaki özgüven devrimin güçlü köklere sahip olduğunun bir göstergesiydi. 1908–9, düşünülebilecek her açıdan, Türkiye’nin burjuva devrimiydi. Devrimler, bir dönüm noktasıdır, ancak hiçbir toplum bir gecede değişmez. Politik erkin değişmesinin ertesi günü ekmek hala aynı yöntemle pişirilir, fırının sahibi yine aynıdır ve daha da önemlisi fırıncı, fırın işçisi ve ekmeği alan müşterinin kafasındaki fikirler hemen hemen aynıdır. Birden bire, yeni olasılıklar dünyasına kapılar açılmıştır, ama bu olasılıklar ancak bir mücadele süreci sonucunda gerçekleşebilir. Devrim, bu sürecin başlatılmasıdır. Kemalist tarihçiler 1908’i ‘devrimciler ne istediklerini bilmiyorlardı’ diye eleştirirler ve 1908’i monarşiyi yıkmadığı için küçümserler. İngiliz ve Fransız burjuva devrimlerini yapanlar da kralın kafasını kesmek üzere yola çıkmamışlardı. Bu amaçla yola çıksalardı, büyük bir olasılıkla işe daha başlamadan kendi kafalarını, ellerinde bulurlardı. Her iki devrimde de kralın kafasının kesilmesi, devrimin ilk aşaması üzerine gelişen krize bir yanıt şeklinde yaşandı. Büyük burjuva devrimlerine ilk adımları atanlar ne yaptıkları konusunda çok net değillerdi. Büyük İngiliz Devrimi’nin lideri Oliver Cromwell, kendi mücadelesi hakkında şunları söylüyor: ‘Nereye gittiğini bilmeden yola çıkarsan, başka türlü ulaşamayacağın kadar ileri gidersin’ 23 Temmuz 1908, bir mücadele patlamasının kapısını araladı. Devrim, öncelikle eski düzenin destekleyicilerine karşı yaşam mücadelesi vermek zorundaydı. Monarşistler ve sadık subaylar 24 Temmuz’da yok olmadı. Kaybettikleri mevzileri geri kazanmak için mücadele ettiler. Sözde “31 Mart Olayları” yani 1909 Nisan Darbesi’ne karşı mücadele devrimin eski düzenden geri dönüşsüz kopuşunun dönüm noktası oldu. Bu makaledeki yazılanların bir kısmı daha önce Kemalizm Sol Değil kitabımda (IDE Yayınları Haziran 2004) yayınlandı. Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s.79-80 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 80 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 85 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 88-99 Benaroya, Abraam (1986), Η Προτη Σταδιοδρομια του Ελληικου Προλεταριατου (Yunanistan Proletaryası’nın İlk Adımları), Atina s. 44 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 90 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 121 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 123 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 122 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s. 124 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s.93 Kansu, Aykut (2000), Politics in Post Revolutionary Turkey 1908-1913 (Devrim Sonrası Türkiye Politikaları), Leiden s.112 Benaroya, Abraam (1986), Η Προτη Σταδιοδρομια του Ελληικου Προλεταριατου (Yunanistan Proletaryası’nın İlk Adımları), Atina s. 45 Mango, Andrew (1999), Ataturk, Londra s. 87 Lenin, V. I. (1963), Collected Works, 47 Volumes (Toplu Eserleri 47 Cilt), Moskova s. 183 Hanioğlu, M Şükrü (2001), Preparation for a Revolution, the Young Turks 1902-1908 (Bir Devrime Hazırlık, Jön Türkler 1902-1908), Oxford s. 288 Callinicos, Alex (1989) Bourgeois Revolutions and Historical Materialism (Burjuva Devrimleri ve Tarihsel Materyalizm), International Socialism Journal, Haziran 1989, No. 43, Londra s. 113