Untitled Document
|
|
| |
| :: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE FORUMU |
| |
|
|
| :: DUYURU |
| |
|
|
|
|
|
|
|
Kapitalizm ve Yeni Tarım Sorunu
Samir Amin
Kapitalizm öncesi tüm top-lumlar, köylü toplumlarıydılar ve farklı mantığa sahip olsalar da tarımın belirleyiciliği esastı, sistemin işleyişi kapitalizminkinden temelli farklıydı (kapitalizmde azami kâr esastır). Yeni zengin köylüler ya da modernize olmuş latifundia'lar [dipnot eklenmeli] veya agrobusiness çokulusluları tarafından temsil edilen kapitalist tarım, köylü tarımına saldırıya hazırlanıyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTO) Doha Konferansı'nda, saldırıya yeşil ışık yakıldı. Oysa, şu anda tarım dünyası ve köylülük hâlâ insanlığın yarısını oluşturuyor. Fakat, üretimin ekonomik ve sosyal karakteri bütünüyle farklı iki sektör tarafından paylaşılıyor.
Kapitalist kârlılık kuralına göre işleyen tarımsal kapitalizm, esas itibariyle Kuzey Amerika, Avrupa, Latin Amerika'nın güneyi ve Avustralya'da toplanmış durumda. Artık, pek “köylü” sayılmayacak bir kaç on milyon çiftçiyi kullanıyor. Dünyanın her yerinde verimlilikleri de makineleşmeye ve sahip olduğu topraklara bağlı ve yılda işçi başına 10 ile 20 bin kental arasında değişen hububata eşit.
Buna karşılık, çiftçi köylüler, insanlığın yarısını oluşturan üç milyar insanı kapsıyor. Bu çiftçiler de ya çok az makineleşmiş ve üretimleri 100 ile 500 kental arasında değişen yeşil devrimden yararlananlarla (sentetik gübre, geliştirilmiş tohum ve böcek ilacı kullanan), yeşil devrimle henüz tanışmamış ve çalışan başına 10 kental kadar üretim yapan çiftçi-ler olmak üzere iki kesime ayrılıyor.
İyice makineleşmiş tarımla, yoksul köylü tarımı arısındaki verimlilik farkı 1940 öncesinde bire on (1'e 10) iken, bu gün bire iki yüze (1'e 200) yükselmiş durumda. Başka türlü ifade etmek gerekirse, tarımdaki verimlilik artış hızı diğer üretim alanlarının önüne geçerek reel fiyatlarda beşe bir (5'e 1) düşüşe neden oldu.
Burada sorun açıkça şudur: bu durum, Asya, Afrika ve Latin Amerika'da yaşayan köylü toplumlara dahil üç milyar insan düşünüldüğünde devam edecek mi?
Kapitalizm her zaman yapıcı boyutla (sermaye birikimi ve üretici güçlerin gelişmesi) yıkıcı boyutları bir arada barındırdı. İnsanı iş gücüne, çalışma gücüne sahip bir yaratığa indirgedi ve ona bir mal muamelesi yaptı. Uzun vadede yaşamın ve yeniden üretimim temelini tahrip etti. Kimi zaman da, Kuzey Amerika yerlileri gibi önceki döneme ait toplumları külliyen yok etti. Kapitalizm her zaman ve eş zamanlı olarak, hem sistemle bütünleştiriyor (işçiyi kapitalist üretime dahil edip sömürerek) hem de dışlıyor (eski sistemde bir işi olanın işini kaybetmesi). Fakat, yükselme aşamasında ve tarihsel olarak ilerici olduğu dönemde, dışladığından daha çoğunu dahil ediyordu.
Görülebileceği gibi, artık tarım sorunu yeni dönemde çok farklı; ve dramatik bir durum söz konusu. Bundan böyle Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) 2001 Doha Konferansı'ndaki (Kasım 2001) dayatmasıyla tarım ürünleri ve gıda maddeleri de diğer ürünlerin tabi olduğu genel rekabet kurallarına tâbi, “diğerleri gibi bir mal” durumuna getiriliyor. Agrobusiness'le köylü üretimi arasında akıl almaz eşitsizlik söz konusuyken, kaçınılmaz sonuçları tahmin etmek zor değildir.
Eğer, yeterli verimli toprak (ki köylülerin elinden alınacaktır) sağlanır, teknik donamın için sermayeye açılırsa, yirmi milyon ilave modern tarım işletmesi, halen köylü üretimi tarafından sağlanan satın alma gücü olan kent nüfusunun ihtiyacı olanı üretebilir. Bu durumda milyarlarca köylü üreticinin durumu ne olacaktır? Bir kaç on yılda acımasızca yok olacaklardır. Halen, çoğu, yoksulun da yoksulu olan, ama yine de iyi kötü kendilerini besleyen, üçte biri kötü beslenen (dünyadaki kötü beslenenlerin dörtte üçü kır kesimindedir) bu milyarlarca insan ne olacak? Elli yıllık bir dönemde, az çok rekabetçi hiçbir sanayileşme, dün-yanın dörtte üçü sürekli olarak yıllık ortalama %7 büyüse dahi, bu işsizler rezervinin üçte birine bile iş sahası yaratamaz. Bu da demektir ki, kapitalizm doğası gereği köylü sorununu çözemez. O zaman geriye bir tek perspektif kalıyor: gecekondulaşmış bir gezegen ve yolun sonunda beş milyar “insan fazlası” daha...
Öyle bir noktaya gelmiş durumdayız ki sermayeye yeni bir genişleme alanı açmak için (ki bu tarımsal üretimin modernleşmesi demektir...) koskoca toplumlar yok edilecek. Bir yanda yeni ‘etkin' yirmi milyon üretici, diğer yanda (aileleriyle birlikte) dışlanmış beş milyar insan... Bu tür bir operasyonun yaratıcı olumlu boyutu, yarattığı yıkım okyanusunda bir damla su bile değildir. Buradan vardığım sonuç: Artık kapitalizmin bunak bir düşüş safhasına girdiğidir. Bu sistemin mantığı, insanlığın yarısını yaşatmaktan bile aciz. Kapitalizm barbarlığa dönüşüyor ve doğrudan jenosidi davet ediyor. Onun yerine daha üstün bir rasyonellik ve başka bir mantığı ikâme etmek, hiç bir zaman olmadığı kadar aciliyet kazanmış durumda.
Kapitalizmin savunucuları, Avrupa'da köylerden kentlere göçlerle tarım sorunun çözüldüğünü ileri sürüyorlar. Güney ülkeleri de bir iki yüzyıllık gecikmeyle aynı dönüşümü neden gerçekleştirmesinler? Burada unutulan husus şudur ki, XIX. yüzyıl Avrupa'sında sanayi ve kent hizmetleri çok fazla işgücüne ihtiyaç duyuyordu, geri kalanı da kitleler halinde Amerika kıtasına göç etmişti. Bugünün Üçüncü Dünyası böyle bir imkâna sahip değil. Ondan istendiği gibi rekabetçi olabilmesi için, tartışmasız çok az emek kullanan, modern teknolojilere başvurmak zorunda. Sermayenin dünya ölçeğinde yayılmasının yarattığı kutuplaşma, gecikmeyle de olsa Kuzey'de geçerli olanı tekrarlayamaz.
Kapitalist gelişmenin, sistemin merkezinde (Kuzey) tarım sorununu çözdüğü iddiası, her zaman güçlü bir çekiciliğe sahip oldu – tarihsel Marksizm de buna dahildir. Kautsky'nin ünlü eseri (Tarım Sorunu) buna örnektir. Söz konusu eser, Birinci Dünya Savaşı öncesinde yazılmıştı ve sosyal demokrasinin bu alanda İncil'i sayılıyordu. Bu yaklaşım, Leninizm tarafından da miras alındı ve Stalin döneminde kolektifleştirilmiş tarımı modernleştirmek üzere –talihsiz sonuçları malum- uygulamaya konuldu. Aslında, kapitalizm emperya-lizmden ayrılamaz olduğu için sistemin merkezinde (kendince) tarım sorununu çözse de, çevrede devasa boyutlarda bir tarım sorunu yarattı ki, bu sorunu (insanlığın yarısını jenositle yok etme dışında) çözmesi mümkün değil.
Tarihsel Marksizm kampındaysa, sadece Maoizm sorunun vahametini kavrayabildi. Bu yüzden, onu bir “köylü sapması” olarak görüp eleştirenler, bu iddia ile kendilerini ele veriyorlar ve gerçekte varolan kapitalizmi (ki her zaman emperyalisttir) anlamak için gerekli teçhizattan yoksun olduklarını da gösteriyorlar. Gerçekte varolan kapitalizmin tahlilinin yerine, soyut bir kapitalist üretim tarzı tahlilini koyuyorlar.
DTÖ ve destekçileri tarafından tavsiye edilen piyasa vasıtasıyla modernleşme, şu iki unsuru gerektiği gibi bir araya getiremese de nihayet yoluna girmiştir: i) çoğunlukla Kuzey'den kaynaklı ve fakat gelecekte muhtemelen Güney'in kimi kesimlerinden de kaynaklı hale gelecek küresel ölçekte gıda üretimi, ii) halihazırda Üçüncü Dünya'nın üç milyar köylüsünün çoğunluğunun marjinalizasyonu –dışlanması- ve çok daha yoksullaştırılması ve nihayet bunların kir kısım “rezervden” mahrum bırakılması. Bu nedenle, yaptığı i) modernleşme yanlısı, etkinlik merkezli bir söylem ve ii) kurbanların hayatta kalmalarına olanak sağlayacak ekolojik kültürel bir politika setini bir araya getirmek olmuştur. Bu yüzden bu iki unsur “çatışma” halinde bulunmaktan ziyade birbirlerini tamamlayıcı niteliktedirler.
Öyleyse ne yapmak gerekir?
Görünür XXI. yüzyıl boyunca köylü tarımını sürdürmeyi kabullenmek gerekir. Elbette romantik geçmiş nostaljisi için değil. Şu basit nedenden ötürü ki sorunun çözümü kapitalizmin mantığını aşmayı ve dünya sosyalizmine uzun bir geçişi gerektiriyor. Öyleyse, “piyasayla” köylü tarımı arasında bir düzenleme tasarlamak gerekli. Ulusal ve bölgesel düzeyde koşullara uygun bu düzenlemeler, ulusal üretimi korumalı, gıda güvenliğini sağlamalı ve emperyalizmin gıda silahını etkisizleştirmelidir. Başka türlü söylemek gerekirse, tarımsal fiyatların ‘dünya pazarı' fiyatlarıyla bağını koparmak gerekir. Yavaş da olsa, köylü tarımında verimliliği sürekli artırarak, kırlardan kentlere göçü denetim altına almak mümkün olabilir. Dünya pazarı denilen düzeyinde de, muhtemel arzulanır düzenleme, bölgeler arası anlaşmalar yapmak olabilir. Örneğin, bir tarafta Avrupa, diğer taraftan da Afrika, Çin ve Hindistan ve Arap Dünyası'yla. Bu tür anlaşmalar, dışlamak yerine, bütünleşmeyi gerektiren kalkınmanın bir gereğidir.
|
|
|