Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

SINIF VE TARİH BİLİNCİ ÜZERİNE BİRKAÇ NOT
-panel konuşması-*

Tolga Ersoy

Salonda konuştuğum bazı arkadaşlar, arkadaşlar derken parantez açıp bir nitelik tanımlaması yapmak istiyorum, resmi ideoloji ve ona temel argümanları sağlayan resmi tarih ile hesaplaşmasını yapmamış, yapamamış arkadaşlardan söz ediyorum, diyorlar ki “zaten bir avuç kaldık”, sol’u kastediyorlar, “birbirimize sahip çıkalım”, sahip çıkalım derken resmi ideoloji-resmi tarih eleştirilerinde biraz insaflı ol –ya da eleştirme- demek istiyorlar. Burada bu yaklaşımlara yanıt vererek sözlerime başlamak istiyorum, bir avuç değiliz, çünkü her geçen gün sömürülen emekçi-işçi sayısı katlanarak artıyor ve onların istemlerine yanıt veren bir partileri yok. Onların da söz ettiği bu türden “bir avuç” olma hali değil. Bu bir. Söz ettikleri “avuç” resmi ideolojinin elleri; sığ-güvenli bir limana benzer, karaya oturmuş bir geminin deniz tarafından denize bakıp ta açık denizde yol aldığını sanmaya benzer. Eğer söyledikleri şekilde “bir avuçsak” bile kendimi açıkçası onlarla aynı avuçta saymıyorum, bu iki. Üçüncüsü ise; “kalındıysa eğer”, bir avuç kalınmasının nedeni resmi ideoloji ile aramızdaki kapıların, Kemalizm ile aramızdaki kapıların açık tutulması, ilkel pragmatizmin siyasi önceliği, amaç ve hedef belirlemedeki sınıf bilincinden yoksun tutarsızlıklar nedeniyle bu kapıdan geçip gidenlerdir. Resmi ideolojinin açtığı kapıdan gidilen yer egemen ideolojidir, kendilerini farklı bir şekilde takdim etmeye çalışsalar bile bu gerçektir.

1)Sınıf mücadelesini bölen en önemli unsurların başında mücadele amacının saptırılması ve bazı tali sorunların temel hedef haline gelmesi ve çoktan bitmiş-halledilmiş olması gereken sorunlarla hala uğraşıyor olmak gelir. Bu aslında resmi ideolojinin gücü ile doğru orantılı bir durum olarak değerlendirilmelidir ve bu şekildeki sapmaların resmi ideolojinin asimilasyon gücünü gösterdiği bilinmelidir. Saptırılmış bir mücadele alanı-hedefi, yolu ne olursa olsun sadece sermayenin işine yarar ve resmi ideolojinin yönetiminde egemen ideoloji sömürmeye devam eder. Türkiye gibi ülkelerde egemen ideolojinin “iyi” sömürmesi için resmi ideolojinin “iyi” yönetmesi gerekir. Harcanan devrimci enerjinin ise ne yazık ki yerine kolay konmadığını görüyoruz. Sosyalizmin tarihi bir kahramanlıklar tarihi olabilir ancak bu kadar kahramanlık öyküsüne rağmen kalıcı başarının azlığı ve hatta Türkiye söz konusu olduğunda açık konuşalım ve yokluğu diyelim, söz konusudur. Şehit edebiyatı kahramanlık öykülerinin neredeyse tamamını oluşturmakta bu durum burjuva edebiyat dünyası tarafından döneklik öyküleriyle desteklenmektedir.  Görevimiz bu durumun nedensellik ilişkileri içinde sorgulanması olmalıdır. Bu türden sorgulama resmi tarih-resmi ideoloji ile olan her türden ilişkimizin ve bu bağlamdaki irili ufaklı sapmalarımızın gözden geçirilmesini içeren bir süreç olmalıdır.

2)Sırrı abinin genelde kızdığı bir tarz vardır; Lenin dedi ki, Marx dedi ki diye söze başlayanlara sorar “peki sen ne diyorsun”, genelde de pek yanıt gelmez. Bu bir anımsatma,  Şimdi Sırrı abiyi kızdırma pahasına bir tarz alıntılaması yapalım; Lenin’in birçok çalışmasında bir “turnusol kağıdı” benzetmesi vardır. Bazı durum ve davranışların ve kimi zaman çok ayrıntı dahi olsa bazı yaklaşımların, kişinin, örgütün ve söylediklerinin doğru anlaşılması için önemli bir ayraç işlevi olduğunu söyler. Ben bu benzetmeyi kültürümüzün bir deyimi ile değiştirilmesinin uygun olduğunu söylüyorum: zurnanın zırt dediği yer... en baştan söyleyeyim bizdeki zurnalar ne yazık ki yalnızca zırt sesi çıkarmaya başladılar ancak paradoksal bir durum söz konusu bu zırt sesi o kadar çok ki neredeyse kimse doğru sesi tanımlayamaz oldu, kendilerine sol diyenlerin önemli bir kısmı bu sese hayran, zırt seslerini okumaya çalışarak, biraz olsun doğru sesleri tanımlamaya  çalışacağız

3)Sosyalist olmanın olabilmenin bazı koşulları vardır ve bunlar sanıldığının aksine de o kadar zor “şeyler” değildir. Bunların başında sınıf kavramı ve sınıf kavramından yola çıkarak ulaşılan sınıf mücadelesi kavramının doğru tanımlanması ve sosyalisttin varlığını ve mücadelesini bu eksende şekillendirmesi gelmektedir. (Sınıf bilinci) Dünya tarihinde Marx’a gelene kadar –ve hatta Marx’tan sonra insanlık için uzun sayılabilecek bir süre- tarihin bir sınıflar mücadelesi olduğu formüle edilmemişti. Ben amatör bir tarih okuyucusu olarak henüz Marx’ın bu postulatını olumsuzlayan bir öğe-tarihsel olgu ile karşılaşmadım. İşte sosyalist olabilmenin koşullarından bir diğerini de tarih bilincine sahip olması gerekmektedir. Bu türden bir bilinç gelişiminin temel koşulu egemen ideoloji ile hesaplaşma sürecinin öncesinde resmi tarih ve resmi ideoloji ile hesaplaşmanın tamamlanmış olması gerekmektedir. Başlatılamayan şey doğaldır ki bitirilemez. Burada sizlere, kendimize “tamamlanmış mıdır” diye sormayı çok isterdim, ancak bu soruya daha çok var ne yazık ki bugünkü sorumuz  ancak “yapılmış mıdır” şeklinde kurgulanabilmektedir. Burada örnek bir soru “Kemalist tarih yazımını nasıl okuyacağız” şeklinde sorulabilir. Yanıtımız kısaca “Nutuk olmadan” şeklinde olmalıdır. Bizlerin tarihe bakıştaki temel kıstas sınıfların tarihsel süreçteki konumu olmalıdır ve bu nedenle hiç kuşku yok ki tarihi 19 Mayıs’la başlatmak tarih okumak değil yalnızca ve yalnızca bir dogma yazımına secde etmek anlamı taşır.

4)Bu bağlamda hemen aklıma gelen bazı kavramları dile getirmek istiyorum ve bu kavramların bugün yeniden tartışılmasını savunmanın yanında zamanında da bir kısmının yeterince tartışılmadığını ya da nitelik olarak bugünkünden farklı özellikler içermediğini söylemek istiyorum. Örneğin halk kavramı; ve hatta yurtseverlik kavramı... bugün gündemimizi fazlasıyla meşgul eden ulusalcılık-milliyetçilik ve antiemperyalizm kavramları... ve kendisini solcu zanneden Kemalistlerin son günlerde dillendirdiği bir cephe kavramı...bu kavramların çokça tartışıldığı yerlerde gündeme gelen “insan hakları”, “düşünce özgürlüğü” gibi çoktan  kapitalizmin bir projesi olarak deşifre olmuş kavramlarda mevcut. Önemli bir tanesini unuttuk, “demokrasi”, burjuva demokrasisi ile sosyalist demokrasi arasındaki ayrım yeterince dikkatli yapılmıyor. Hatta Marksist ekonomi anlayışının hala geçerli yasaları kimi ayrıntılara feda edilebiliyor; İngiltere ve Fransa’da bir burjuva demokrasisi var, ne var ki niteliği konusunda fazla bilgi sahibi değiliz, orada da işkence var, hak ihlalleri var, olmaya bağımlı. Ancak orada emekçi sınıfın göreceli refahından söz ediliyor, unutulmamalı ki oralardaki emekçi sınıfının refahı yoksul ülkelerdeki emekçi sınıfının katlanmış yoksulluğuna bağımlı bir olgu. Siyasi anlamda da bir eşitsiz gelişim yasasından söz etmek mümkün; Türkiye’de oralardakine benzer bir burjuva demokrasisi olsa bir emekçi sınıflar hiçbir zaman “oralardaki” refaha kavuşamayacaklar. Diğer taraftan bizim sosyalist demokrasi kavramının bu tartışmayla hiçbir ilgisinin de olmaması gerektiğini söylemek istiyorum. Kavramları ele alışın zurnanın niteliğini anlamamız için fazlasıyla ip ucu içerdiğini düşünüyorum çünkü hiçbir zaman doğru ses çıkmaz. Kişinin bu kavramları nerede, nasıl kullandığına bak, “ne olduğunu” anla...

5)Vakit buldukça polisiye okumanın çok yararlı olduğunu düşünürüm, tabii iyileri olmak kaydıyla. İyileri, bireyi ve bireyin çıkmazlarını anlattığı kadar toplumun sosyo kültürel ve ekonomik durumunun analizini yapar ve bu bağlamda bireyle toplum arasındaki etkileşimi çözümler. Polisiyelerin temel kurgusu ya da “katil kim” sorusu, çok geniş anlamıyla “bu işten kim kazançlı çıktı” sorusunun okuyucu tarafından yanıtının verilmesiyle çözümlenebilir. Bu sorunun toplumsal olaylarda da kurgulanabileceğini düşünüyorum. Özellikle tarih okumalarında aydınlatıcı sonuçlara götürebilir. İşte yerel ve küresel birkaç soru, hemen aklıma geliveren: Lozan anlaşmasından kim kazançlı çıktı, 27 mayıs ya da 28 şubattan kim kazançlı çıktı ya da Fransa halk cephesi hareketi sonuç itibariyle ne tarafa yöneldi, 70’li yıllarda İran’da kurulan “cephenin” sonuçları nasıldı:  kurtuluş savaşı adı verilen 1919-1925 sürecini karla kapatan hangi sınıflardır; ya da Kuzey Irak’ta fiili bir devlet kurulmasından kazançlı çıkacak olan kimdir; soruların doğru kurgulanması önemlidir. Bizim bu sorulara vereceğimiz yanıtlarda temel belirleyen mutlaka ve mutlaka sınıf-egemenlik ilişkileri olmalıdır. Bu türden ilişkilerin dikkate alınmadığı yanıtlar kendi kurguları içinde doğru imiş gibi bir yere oturtulabilse bile Marksist bir sınıf ve tarih bilincini yansıtmaktan uzaktır. Ve iddia ediyorum ki her zaman yanlıştır. 

6)Bu kavramların aynı eksende değerlendirilmesi zorunludur. Sözünü ettiğimiz ve ya etmediğimiz kavramları kapitalist ilişkilerin ne kadar dışında tanımlayabiliyoruz. Önemli bir ayrıntının peşindeyiz, öyle ki bugün itibariyle antiemperyalizm doğrudan emperyalist ideoloji ve proje merkezlerinin birer argümanı olduğunu iddia etmek paradoksal bir durum olarak değerlendirilmemelidir. Kapitalizmsiz emperyalizm olmaz. Kendisini küreselleşme karşıtı olarak tanımlayan bir yığın yerel ve küresel hareket mevcut ve bunlar etkin bir kitleselliğe de ulaşabiliyor, ancak kaçı kapitalizmi temel hedef olarak seçip amacının onun yıkılması olduğunu söylüyor, “daha iyi bir kapitalizmde yaşamak” sanki çoğunun temel amacı, yeni bir projeleri yok ve hatta 18-19.yüzyıl ütopyacılarından çok daha geri bir konumda değiller mi? Sözlerimden bu türden hareket ve örgütlenmelere belli bir değer vermediğim düşünülmesin, kuşkusuz bu hareketler geleneksel siyaset yelpazesinin “solunda gibi” değerlendirilebilir ama bu onu Marksist bir yapı-hareket olarak değerlendirmemiz için yeterli değildir. Bugün itibariyle belki de uzunca tartışılması gereken örnekler Latin Amerika’dan gelmektedir. Bir örnek olgu olarak Chavez ele alınabilir, hareketinden hepimizin heyecan duyduğundan bir kuşku yok ve onunla ilgili birkaç not: birçok Kemalist Chavez ile Mustafa Kemal karşılaştırması yapıyor... birçok izleyicisi ve radikal kapitalist daha şimdiden onu “büyük Latin Amerika devrimcisi” ilan etti... ancak şu dakika itibariyle ülkedeki tüm üretim araçlarına hala burjuvazi sahip ve bunun da değişeceğine dair –şimdilik kaydıyla- bir emare yok... bu ve benzeri örnekleri dışarıda tutuyorum; ancak kapitalist radikalist örgütleme ve organizasyonların değerlendirilmesinde sosyalist sınıf bilincinden uzaklaşılmasının önemli bir sorun olduğunu ve oluşturacağını düşünüyorum.   İşte burada kritik önemli ve basit  bir soru ile karşı karşıya olduğumuz görülür: kapitalizm karşıtlığı ne kadar komünisttir? Salt kapitalizm karşıtlığı ile yetinebilir miyiz? Ve buradan başa dönersek, kapitalizme karşı bir sınıf mücadelesi kurgulamayan ve sonuç itibariyle kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini sağlayan hareketler anti emperyalist olarak değerlendirilebilir mi? Bizim bu değerlendirmenin artık uzağında durmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir sınıflar mücadelesinden başka bir şey olmayan tarih, kapitalizm karşıtlığı olmayan bir anti emperyalizmin eninde sonunda kapitalizmin yolunu döşeyen bir harekete dönüştüğünü sayısız kereler göstermiştir. Aksine bir örnek yoktur.

Bir ara not olarak, dinsel düşünceye yaklaşımda demokrasicilik oyunu oynama adına bu düşüncenin devlet kurgusunun tümüyle kapitalizm ideolojisiyle şekillendiği ve hiç de paradoksal olmayarak dinci ideolojinin resmi ideolojinin bir versiyonu olduğu gözden kaçırılıyor.

7)Günümüz için kritik eşiklerden birini ulusalcılık konusu-yaklaşımı oluşturmaktadır. Kritiktir çünkü karmaşık görünür, kritiktir çünkü tüm karmaşık görünümüne rağmen nettir, karmaşıklığının oluşmasının nedenini konu ile ilgili vereceğimiz yanıtlarda  sosyalist ideolojilerde uzaklaşılması oluşturur. Başlarda söz ettiğimiz turnusol özelliğini her anlamda taşıyan bir kavramdır: ulusallık/milliyetçilik. Bu konuya yaklaşımda temel önermelere sahip olunması gerektiğini ve bu önermelerin “yeniden değerlendirme” durumunun sonucu olması gerektiğini düşünüyorum.  1) ulusal kurtuluş hareketlerinin geniş katılımlı ancak özünde geniş kapsamıyla bir burjuva hareketi olduğu ve bu bağlamda bu hareketlere “sınıfsal” bir değer yüklenilmesinin stratejik bir hata olduğunu 2) yirminci yüzyıl başlarında daha çok taktik ve stratejik bir program olarak dile getirilen ulusal bağımsızlık tezlerinin sonuçları itibariyle ve bugünkü konjonktür itibariyle yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini 3) ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliği arasında sonuç itibariyle ideolojik bir fark olmadığını ve her ikisinin ve benzerlerinin dün-bugün ve yarın itibariyle emperyalizmin bir projesi olduğunu ve bunun kanıtlandığını ve kanıtlanacağını düşünüyorum. Bu yaklaşımla her ikisinin de bir burjuva hareketi olduğu ve sınıfsal yaklaşımlar için tehlikeli tuzaklar içerdiğini unutmayalım Ve her şeyden önemlisi “ulusal bağımsızlık” olgusuna saygı duymamım bu düşüncelerimle de çelişmeyeceğini savunuyorum. Bugün itibariyle niteliği ve niceliği ne olursa olsun tümüyle emperyalist bir projeye ya da projeler silsilesinin bir parçasına dönüşmüş  Kürt milliyetçiliğinin, “kimileri” gibi bir devlet olabilme hayali uğruna emperyalizmin bölge karakollarından biri olmaya hazır ve bu yolda diğer ulusların soykırımına göz yuman ve aracılık eden Kürt milliyetçiliğinin, sosyalist ideolojinin herhangi bir yeri ile ilgisi olmadığını ve olamayacağını düşünüyorum. Tekrar belki de zorunlu; her kim söylerse söylesin ulusalcı diye niteleyeceğimiz hiçbir şey sol ya da sosyalist değildir.  

8)Ve bugün, kayıtsız şartsız olmak üzere komünist ideolojilerden beslenmeyen hedeflerini ve tercihlerini buna göre belirlemeyen her türden hareketin sınıf mücadelesi içinde kötü huylu bir tümöre dönüşme olasılığının çok yüksek olduğu görülmelidir. Böyle bir sav ortodoksluk olarak, dinozorluk olarak ya da güncel koşulları algılayamama olarak adlandırılabilir. O zaman “ne oldu” ya da “neredeyiz” diye sorarım ve eklerim “ideolojimiz henüz fazlasıyla yetiyor, günü açıklıyor”.  

9)Soruları bir kez daha soracağım; az ya da çok yeterli ya da değil, bu ve benzeri sorularla onun sesinin niteliğini anlamamız şart ve aynı zamanda vereceği yanıtlar ortak bir sınıf ve tarih bilincine sahip olup olmadığımız hakkında bir fikir de verilebilir. Örneğin, kapitalizm karşıtlığının niceliği sorulabilir: kapitalizme ne zaman son vereceksin? Ya da yaptığı iş durduğu yer ile ilgili olmak üzere, bir bütün olarak kapitalizmle-egemen ideoloji ile arasındaki ilişkinin niteliği ve niceliği sorgulanabilir. Egemen ideoloji kapitalizmi ve onunla karşılıklı-simbiyotik ilişkide olan resmi ideolojiyi birlikte değerlendirmeyen bütün tartışmalar doğrudan ve hem dorudan hem de dolaylı olarak kapitalizme hizmet etmekte onun kendisini yeniden üretmesine aracılık etmektedir. Bir diğer soru olarak resmi ideolojiye bağımlılığının bu ilişkiyi hangi ölçüde nitelendirdiği sorgulanabilir. Vesaire...

10)Sözlerimi sağcı bir yazarın yazdıklarıyla sonlamak istiyorum: “sosyalizm her zıpçıktının tasallut (sarkıntılık, sataşma) edebileceği sahipsiz bir kelime değildir” diyor yazarımız ve devam ediyor “kanla, gözyaşı ve şimşekle yazılı bir kelime bu. Sosyalizme toplumculuk demek bile sosyalizmi inkar etmektir.”
Evet en azından bu kadar olunabilmeli!

Öğrendiğimiz şekilde konuşmalıyız çünkü döneklerin dediğinin aksine ideolojimiz fazlasıyla yetiyor.

*İzmir 2006 Tüyap Kitap Fuarı etkinlikleri içinde 29 Nisan 2006’da Sorun Yayınları Kolektifi tarafından düzenlenen “Tarih, Kültür ve Bilinç” başlıklı panelde yapılan konuşma metnidir. Konuşma diline uygun bir üslupla kaleme alınmıştır, panelde sorulan ve önemli bir kısmı zaman darlığı nedeniyle yanıtlanamayan soruların küçük bir kısmının yanıtı metne eklenmiştir.    

 

 

 

 

 

Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003