(B)İLGİNİZE
TEMEL DEMİRER
“İnsanların varlığını belirleyen şey,
onların bilinçleri değildir;
tam tersine, onların bilincini belirleyen,
toplumsal varlıklarıdır.”1
Hüsamettin Çetinkaya,
Bu satırları kaleme almak zorunda bırakıldım; bana kalsa hiç de gerekli değildi; yazılmasa da olurdu bu yazı...
Hikâye şu: Editörlüğünü -yıllardır tanıdığım ve tanımaktan da onur duyduğum- Fikret Başkaya ve Sait Çetinoğlu arkadaşlarımın yaptığı, “Resmi Tarih Tartışmalar -3- İttihatçılıktan Kemalizm’e” başlıklı yapıtına2 ilişkin bir tanıtım yazdım.
“Resmi Tarih Yalanı ve Gerçek(ler)” başlıklı bu yazıyı, e-posta ile, siz de dahil yüzlerce adrese yolladım...
Ve... Ve sizden önce şu “yanıtı” (tabii “yanıt” denebilir ise!) aldım...
From:“Hüsamettin Çetinkaya” <bilgi@aralik.com.tr>
To: “Temel Demirer” <demirertemel@yahoo.com>
Subject:Re: selam
Date: Thu, 28 Jun 2007 11:30:53 +0300
Doğruları haykırmanın onurlu bir çaba oluşu, bu haykırışın hangi kritik zaman aralığında ve hangi konjonktürel koşullarda yapılması gerektiği seçiminden ayrı düşmez. Savaşın ortasında savaşan taraflardan birinin dedesinin tecavüz hikayelerinin anlatılması sadece bir savaş taktiğidir, gerçeğin ilanı değil.. çünkü gerçek bugün yaşanan savaşın ta kendisidir. Ezber bozma ya demokrasi mücahitliği gibi hiçbir aptal ambalaj söz konusu anlatının ( ya da kitabın) süre giden savaşta yer alma biçimi olduğu gerçeğini gizleyemez.
Temel Demirer, önlerine atılan kemikleri yalamaktan fırsat bulduklarında bize bu kemiklerin ne kadar lezzetli olduğunu anlatmaya cürret eden bu adamların reklam panosu olmana gerek yoktu. en azından ben onların aldığı o lezzete yabancıyım.. faşizmin ne olduğunu senden ya da batının uşaklarından öğrenmeyeceğim.. benim faşizm tahlillerim siyasi olduğu kadar ekonomik batı saldırganlığının, barbarlığının ve ırkçılığının açık bir tezahürüdür.. dün de öyleydi, bugün de.. Türkiye’deki milliyetçi ve faşist eğilimler ile bu halkın kurtuluş mücadelesini, anti emperyalist ve yurtsever ahlakını, kültürünü aynı kefeye koyma densizliğine ve ahlaksılığına cürret eden bugünün satılmış ve işbirlikçi aydın güruhu önce bugün kendi durduğu şöven ve ırkçı yerin hesabını versin de ondan sonra tarihten hesap sormaya kalksın.. Yok Atatürk ittihatçıymış, ittihatçılar ırkçıymış, öyleyse atatürk de kemalizm de türkçülükmüş, ırkçılıkmış.. akıl yürütmenin sıradanlığına, kullanılan mantığın aristocu yapısına bakın.. hadi ordan be... zangoçlar.. o zaman bunun kızıl ordunun ne olduğunu beyaz ruslardan öğrenmekten,, mao ordularının ne yaptığını Çankayşek’ten dinelmekten ne farkı var? Batılı köpeklerin yazdığı bir ‘tarih’le ezber bozulmaz.. ezber bozulmalıdır, ama batılı ezberle değil.. Tarihteki her olgu ve olayın somut, konjonktürel koşulları içinde değerlendirilmesi gerekir gibi en basit marksisit bir ilke vardı ne oldu? tek yanlı, NİYETLİ bir söylemle kalkmış ezber bozacaklar.. hadi ordan be.. Tellallar..
Hüsamettin Çetinkaya |
Daha sonra da şunu yolladınız...
From:“Hüsamettin Çetinkaya” <hcetinkaya@aralik.com.tr>
To:demirertemel@yahoo.com
Subject:tashih
Date:Thu, 28 Jun 2007 12:41:19 +0300
sn. temel demirer
öfkeyle kalkan zararla oturur hesabı.. hiç tartışmak istemediğim bir konuda, metninizi okuyunca, ani bir öfkeyle yarım saat önce öfkemi dile dökmüş üstelik gönder tuşuna da basmış bulundum..
az önce gönderdiğim bu metindeki şu ifadelerle ilgili olarak sizi ve herkesi tenzih ettiğimi belirtiyor ve lütfen silmenizi rica ediyorum.. (“önlerine atılan kemikleri yalamaktan fırsat bulduklarında bize bu kemiklerin ne kadar lezzetli olduğunu anlatmaya cürret eden “(...) “hadi ordan be..zangoçlar...”(...) “Batılı köpeklerin yazdığı bir ‘tarih’le ezber bozulmaz’ .(...) “hadi ordan be.. tellallar’) çok üzgünüm bu ifadeleri gerçekten yakışıksız buldum..
sözlü tartışmalarda anında düzeltilebilecek böyle şeyler yazılı dilde ne yazık ki maksadı aşan ifadeler olarak yer alıyor..
tekrar anılan atıflardan sizi ve herkesi tenzih ettiğimi belirtirim..
hüsamettin çetinkaya |
İmla hatalarına bile el sürmediğim yazdıklarınız bunlar...
İlk e-postanızda “hitap” yok; ikinci de de “sn.” ibaresi var; bu galiba “sayın”ın kısaltılmışı.
Size, “sayın” diye hitap etmeyeceğim; bu benim açımdan “riyakârlık” olur. Bunu yapamayacağım için size -izninizle- adınız soyadınızla hitap etmek durumundayım.
BEKLENMEDİK “MİSAFİR”
“Bozulduğu zaman, insandan
daha korkunç yaratık yoktur.”3
Yazdıklarınız, beklenmedik biri gibi “kapımı çaldı”; biz de buna, “çat kapı gelmek” denir; pek de hoşlanılmaz.
Ne yalan söyleyeyim, “çat kapı gelmeniz”den, seviyes(izliğ)i ile üslub(suzluğ)u nedeniyle, pek hoşnut olmadım. Haksız da sayılmam, değil mi?
Keşke “gıyabi tanışıklığımız” böyle olmasaydı; ama buna sebebiyet veren ben değilim; sizin (galiba) “ulusal”cı hazımsızlığınız ve asabiliğiniz!
Ne kötü değil mi?
Ama hemen baştan söyleyeyim, “size” kızmıyorum; neden kızacakmışım ki, 11:30:53’da yazdıklarına 12:41:19’da, yani takriben 10.5 dakika sonra “tashih” notu düşen bir “kararsızlık”a kızılmaz...
“Tashih” notu mu? Tıpkı Tolstoy’un dediği gibi, “Af dileyen, bağışlansa da kendi kendini suçlar.” Veya Alexander Pope’un ifadesiyle de, “Özür, yalandan daha korkunç, daha kötüdür; üstü örtülmüş bir yalandır çünkü.”
Söz kurşun gibidir, ağızdan çıktı mı tutamazsınız; bin özür de dileseniz, saplanacağı yeri bulur! Buffon’un formülasyonuyla, “Üslüp, kişinin kendisidir”!
Neyse devam edeyim: Şu an itibariyle yazmaya başladıklarıma son noktayı koyduğum andan itibaren yazdıklarımın bir “virgülü”nü bile “tashih” etmeyeceğimden hiç şüpheniz olmasın...
Yani kararım karar, sözüm söz, imzam imzadır...
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ile silah kuşandığım ilk gençliğimin, asla ihanet etmediğim o filinta endam günlerinden bu güne, “sözün onur” olduğuna dair kararlılığımda zerrece bir değişiklik olmadı...
Bilinçle düşünmeden, inanmadan konuşmadım; “sözdür, uçar gider,” demedim...
Sonra da Aristo’nun, “Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak; işte bu kolay değildir”; Publius Syrus’un, “Kızan bir kimse, aklı başına gelince bu sefer de kendine kızar”; Sadi’nin, “Öfkenin ateşi önce sahibini yakar, sonra kıvılcımı düşmanına ya varır ya varmaz”; Voltaire’in, “Öfkeni aklında yenemiyorsan, kendini insandan sayma,” sözlerini hep kulağıma küpe ettim...
“ÖFKELİ MÜNAZARA” (MI?)!
“Deniz, deniz olduğu için dalgalanır,
Çöpe sor, hep onun içindir dalgalar...”4
Müthiş öfkelisiniz!
Fahrüddin-i Iraki’nin, “Dalgaların çokluğu deryayı çoğaltmaz,” uyarısına aldırmadan köpürmüşsünüz; Colette’in, “Sana senden büyük düşman olmaz,” saptamasını doğrularcasına...
Ancak endazesi bozuk “öfkeniz”de bir akıl tutulmasının, göremeyen gözü yani körlüğü söz konusu.
Resmi patentli “bilgiler”iniz dışında hiçbir şeyi duymak istemiyorsunuz! Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz! Veya insan ancak anladığı şeyleri duyar! derler ya öyle bir şey sizinki...
Sıkıntı tam da burada!
Oysa Platon’un okulunun giriş kapısında, “Geometri bilmeyen giremez,” tümcesini yazdığı değerlere hâlâ bağlıysak; burada bir soru(n) vardır ki, o da şudur: Yazmayı öğrenmek, her şeyden önce düşünmeyi öğrenmektir... Vaktinden önce alınan, “öfkeli” kararların sonu yoktur...
Devam edeyim: Themistokles’in, “Vur ama dinle!” uyarısına yabancı cehaletin hiçbir sınırı yoktur. Çünkü cahil sual sormaz, onun biat ettiği dogmaları vardır...
“Yazmak” dedim; sözü E. Canetti’nin, “Bugün, yazma hakkında kuşku duymayan kimse artık yazar olamaz,” sözlerine bırakarak; F. Dostoyevski’yi bir kez daha yardıma çağırayım: “Yaşamın anlamından çok, yaşamın kendisini öğrenmek gerek.”
Hayır, amacım sizinle “tartışmak” falan değil, kaldı ki sizinle tartışmak da mümkün değil. Malum “Yalnızca aynı fikirde olanlar tartışabilir,” der bir Fransız filozof...
Haklı. Gerçekten de, aynı hedefe yürüyenlerin arasındaki (benzeşen) farklılıkları, daha doğru yolu bulmak için gerçekleştirdikleri bir bilgi alışverişi ya da rektifikasyondur tartışma.
Ancak (benzeşmeyen) farklılıklar arasındaki “tartışma” olsa olsa bir münazaradır.
“Münazara da tartışma değil mi?” denirse, “Hayır” derim. Çünkü münazara, tartışma üslubuyla idrak edilen bir politik propaganda yöntemidir.
İkilemler üzerinden yürüyen münazara, ikilemin bir diğerini yola getirmesini öngörür.
Ben “münazara”lardan bir şey çıkacağına inanmam. Çünkü, F. Engels’in, “Yarısını yedikten sonra elimizde bütün bir elma kalamayacağı gibi, çelişik taraflardan biri olmadan diğeri de olamaz,” sözünden hareketle tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğundan şüphe duymam...
“İŞBİRLİKÇİLİK”/ “ZANGOÇ”LUK
“En güzel öğüt örnek olmaktır.”5
“İşbirlikçilik”le, “zangoç”lukla6 “suçlanıyorum”; güleyim mi, ağlayayım mı?
Ateistim, “zangoç”luk bana düşmez; ama bir ateist olarak “zangoç”luğu da bir aşağılama “sıfatı” olarak kullanmam... (Ancak yazar, neden “zangoç”luğu aşağılama sıfatı olarak kullanır diye düşünmeden de geçmeyin!)
Gelelim “işbirlikçilik”e; nedir işbirlikçilik?
ABD uşaklığı mı? AB’yi çözüm gören liberal sanrı mı? Veya sadece bunlarla sınırlı mı?
“İşbirlikçilik sınıfsaldır”; burjuva sınıfın egemenliği (=tarihi) ile ilintilidir...
Örneğin Türkiye’de, ABD’de, AB’de burjuva egemenlik bakidir. Yani ABD’ye, AB’ye karşıyım deyip de, burjuva egemenliğe, ücretli kölelik sistemi olan kapitalizme karşı olmamak mümkün mü? “Ulusalcı” yaygaralar için mümkün, ama benim için asla...
Emperyalizme, “Avrupa merkezli” bakış açılarına karşı mücadele kapitalizme karşı doğrudan kavgadan ayrı ele alınamaz; alınırsa da bundan (“karikatür” dışında) bir şey çıkmaz...
Geriye dönüp bakıyorum da, ABD’ye “ilk kez” hayır deyip, bunla da yetinmeden ABD’ye karşı dövüşenlerle omuz omuza olmanın hazzını, mutluluğunu tattım... Beni hâlâ ayakta tutan bu onurumdur; ve ben hâlâ sabıka kaydıma işlenmiş onurumun yanındayım...
Tam o günlerde “AB’ye Hayır... Onlar Ortak Biz Pazar” diye haykırmıştım, bizimkilerle birlikte...
O günlerde saldırdılar üzerimize azgın köpekler gibi, “bizi vatan haini ilan eden” vatanseverlikleriyle...
O günlerden beri ben de, Nâzım Hikmet’in dizelerindeki “Vatan Hain”lerinden biriyim...
O zor günleri takip eden kesitte halkların kardeşliğinin ‘olmazsa olmazlığı’nın bilincine vardık. Deniz Gezmiş abimizin neden idam sehpasında bile ısrarla “Yaşasın Kürt-Türk Halklarının Kardeşliği” diye haykırdığını ve durmadan “Hernepeşt”i terennüm ettiğini anladık...
Tam o günden beri “Ben Kürdüm...”
İşte o bilinçle 1974-1977 kesitinde İsrail Siyonizmine, Lübnan Falanjistlerine (Ketayiplere) karşı Filistinlilerle birlikte dövüştüm... Bu da onurumdur...
Sonra herkesin başına gelen(ler): Tutuklanma... Tutuklanmanın malum “uygulamaları”... Mahpusluk... 11 yıl 8 ay 23 gün 8 saat süren sürgünlük... Bu günlerde Saddam zulmüne karşı Metina Dağları’nda, Lak Dukan çevresinde Güney Kürtleri ile omuz omuza geçen günler... Tam da o kesitte Doli Simakoli’de, Şeyh Wassan’da “kimyasal”la tanışma...
Ardından memlekete dönüş... Gündem’in gazete geleneğinde üzerimize düşeni yapma gayreti... Mahkemeler, göz altılar, emniyet maceraları...
Ayrıca Özgür Üniversite... Her 6 Kasım’da (sadece Latin Amerika’da olduğum 2004 yılı hariç) öğrencilerle coplanmak...
Ve “neo-liberal solcular”, “sivil toplumcular” ya da “AB’ye ılık bakanlar” tarafından atıldığım ÖDP hikâyesi...7
J. J. Rousseau’nun, “Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan insanlara nasıl boyunduruk vurulabilir?” sorusuyla burada durayım: “İşbirlikçilik mi” dediniz?...
İSTERSENİZ TANIŞALIM
“Özgürlüğün bedeli yüksektir ya
onsuz yaşamayı tercih edeceğiz ya da
bedelini ödeyerek onu satın alacağız.”8
Kendimden söz etmenin pek anlamlı ve “şık” olmadığına inancıyla şunları diyebilirim... (11 Ocak 2004 (14:32:09)’de de dediğimi gibi:)
“İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil,” diyen(lerden);
dünyaya aşağıdan bakan(lardan);
kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan);
yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan);
ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden);
John Maxwell’in, “İnsanlar, onları ne kadar umursadığımızı bilmedikçe, ne kadar bildiğimizi umursamazlar...”; Bertolt Brecht’in, “Yenilgilerimiz, rezalete karşı savaşa katılanlarımızın yeterince kalabalık olmadığından başka bir anlama gelmez”; V. İ. Lenin’in, “Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır,” sözlerine müthiş değer veren(lerden);
sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden);
bir afet-i devrana aşık olan(lardan);
hâlâ “tek yol devrim” gerçeğine bağlı olan(lardan);
ve nihayet “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!” diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim...
54 tevellütlüyüm... Kemal’den olma Necla’dan doğmayım... Çorum ili Kale mahallesi nüfusuna kayıtlıyım...
Okur yazarım...
Ve nihayet hâlen “sakıncalı” dedikleri(nden) ve GBT’lerinde “sabıkalı” kaydı düşürülenlerdenim...
Bu kadarı yeter mi?
Sizin hakkınızda (Sınırda Dergisinde okuduğum yazılarınız dışında) edinebildiğim bilgiler ise (sorumluluğu kaynağa aittir9) şunlardır:
“bir dönemin tanınmış edebiyat eleştirmenlerinden.
bir dergide çıkan yazısının tamamen intihal olduğu ortaya çıktıktan sonra ortadan kayboldu.” (c kardelen, 11.03.2003 13:59)#2492466!?
“edebiyat dostları adlı dergiyi çıkartanlar arasında yer aldı. daha sonra edebiyat ve eleştiri dergisini çıkarttı. şimdi wesvese adlı dergide yazmaktadır. postmodern edebiyat tartışmalarını türkiyede masaya yatıran insanların başındadır.” (redo, 24.08.2004 23:47)#5495132!?
“sınırda dergisini çıkarmaya başlayan yazar” (fastlove, 10.04.2005 21:23 ~ 21:24)#7279282!?
“ara-lık yayınları genel yayın yönetmeni” (fastlove, 29.12.2005 01:54)#8819531!?
“pensilvanya üniversitesinde, yale’de ya da oxford’da olsaydı dünya tanırdı bu gevrek gülüşlü entellektüeli ama ne var ki kader onu izmirde konuşlandırmış.
pavlovcu kültür mekanları, anarşist eleştiri türü yazıları ondan başka kim yazar ki bu ülkede.
ikinci cumhuriyetçilerle, piyasa edebiyatçılarıyla, medya patronlarının güdümündeki aydın kişilerle bitmeyen bir hesaplaşması vardır.
ağzımız açık halde okuruz o uzun ve bitmek bilmeyen yazılarını.” (alexandraki, 15.05.2006 14:11 ~ 17.05.2006 16:58)#9541916!? |
Bu vesileyle tanışmış olduk.
Ancak bir iki şey daha eklemeden geçmeyeyim:
Birincisi; “Sanatta Star Sistemi”ne karşı olmayı Cengiz Gündoğdu Hocam’dan öğrendim. Bu nedenle yazar olmadığı kanısında olduğum Orhan Pamuk’u bir çok kez eleştirdim; ama Orhan Pamuk’un ifade özgürlüğünü sonuna değin savundum...
İkincisi; Cumhuriyet’in Birincisine de “İkinci” denen benzerine de karşı oldum; benim açımdan biri, diğeri için tercih nedeni olmadı...
Milliyetçiliği de,10 AB’ye de11 sonuna dek karşı olan bir komünist olarak Toplumsal Cumhuriyeti savundum; tek gerçek alternatifin bu olduğundan şüphe duymadım...
KAFA/ KAVRAM KARIŞIKLIĞI
“Esir düşen insan artık
hiç kimse değildir.”12
Bilmeden, tanımadan yazdıklarınızda/ söylediklerinizde müthiş bir önyargılı kafa/ kavram karışıklılığı söz konusu.
“Söylemek” ve “Yazmak” deyince Albert Camus’nun, “Bir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle de insanlaşır”; Dostoyevski’nin, “Çabuk anlaşılan şey, uzun ömürlü değildir,” sözlerini anımsamakta müthiş bir yarar vardır...
Örneğin önyargılı tanımlanma aralıklarınızla sınırlamışsınız. Nihayetinde sizin bileceğiniz bir iş olsa da, bu hiç de iyi bir şey değil. Her neyse...
Tanım aralıklarınızın başlı başına bir “yanıt” olduğu kanısındaysanız eğer, benim de -Woody Allen’in ifadesiyle-, “Bütün yanıtlarınıza karşı sorularım var.”
O hâlde sorularımdan da, saptamalarımdan da -terbiye sınırlarını zorlayacak kadar- rahatsız olmanın da hiçbir karşılığı olamaz.
Konuşulan şey(ler), tabu(lar)/dogma(lar) değil de, düşünceye müteallik şey(ler) ise; düşüncenin düşüneni değiştireceği herkesin bilgisi dahilindedir.
Değişmeyen şey(ler), sadece “yasakçı” tabu(lar)/dogma(lar) ile onların totaliter zihniyet dünyasıdır.
Bilgiyi/ bilgilenmeyi inkâr eden totaliter zihniyet, bilinç(sizlikler)i paketleyen resmi ideolojiden başka bir şey olamaz.
Oysa bilgi, yasak tanımayan yol açıcı bir ışık gibidir. Onu cesaretle ve resmi ideolojiye aldırmadan kullanırsanız daha parlak olur, kullanmazsanız söner.
Bunun içindir ki bilgi cesaret verir, bilginin karşıtı olan cehalet de küstahlık.
“Küstahlık”ın, Bilgiyle/ bilgilenmeyle hiçbir ilişkisi yoktur; kimse de -kuru ajitasyonlarla- kurmaya kalkışmasın!
Yeri geldi söyleyeyim: Bir şeyi gerçekten bilmek, onu anlatmakla olur. Ayrıca da bir şeye ait her şeyi öğrenmek; her şeye dair bir şeyler bilmekle başlar...
Nihayet Cervantes’in uyarısındaki üzere, “Her parlayan altın değildir.”
Yeri geldi ifade edeyim; bugünlerde “reyting”i bir hayli yüksek olan “ulusalcılık”ın göz kamaştırması, altının değil, olsa olsa boş “teneke”nin parıltısından başka bir şey değildir.
MERAK VE TARİH
“Ok düz olmasaydı,
doğru gitmezdi.”13
İnsanın, merak ve itiraz etmeden insanlaşması mümkün mü?
Bence değil.
Meraksızlık, “resmi”ye endekslenmiştir; “olağan” kaydı düşülmüş itirazsız bir duruştur.
Görmek, merakın ürünüdür. (Görmek dedim, sözünü ettiğim bakmak değil)
“Geçmiş”i (ki o asla geçmez), bugününü ve geleceğini anlamak, “resmi”ye endekslenmeden/“olağan”laştırılmadan mümkün.
Ama bu hiç de kolay değil; “Neden” mi? Tarihle “resmi” (“ters yüz edilmiş”) “ilişki(sizlik)”den...
Tarihle “protest” bir ilişkiden değil, entelektüel ahlâkı tarihten ayrı düşünmenin olanaksızlığından söz ediyorum.
Hani hayatımızı yersiz tatlarıyla karıştıran kuru sloganlar yerine, tarihin bize sunulandan başka bilinmeyen bir yüzü daha olabileceğini anlatandan, düşünenden söz ediyorum.
“Eksik” ya da “çarpıtılmış” tarih bilinci, istese de istemese de, “resmi”nin “ötekini” reddeden saldırgan mütemmim cüzüdür.
Çünkü “resmi”nin mütemmim cüzü olmak, insanın kendine/ “tarihine” dönüp bakmasını (“ulus devlet” tabusuyla) engeller.
“Nasıl” mı?
Bakın bunun yanıtını, ‘Tarihi Yargılıyorum’ başlıklı yapıtında Gündüz Vassaf nasıl verir: “Şiddetin tarihte en büyük tetikçisi sadece başkalarına karşı değil, kendi insanlarına da karşı çıkabilen ulus devlet olmuştur... Ulusal kimliklerimiz tarihimizi anlamayı engellediği gibi, günümüzde de yeni kuşakların, bambaşka bir bağlam içinde eski kavgalara taraf olmasına neden oluyor... Benim ulusal kurtuluş savaşım neden iyi de, bana karşı yapılan kötü?.. Osmanlı’ya karşı bağımsızlıkları için savaşanların, örneğin Bulgarlar ya da Yunanlıların, Osmanlı’ya ‘hain’, ‘satılmış’ deyip, ulus devlet kurma mücadelesi veren Türklerden ne farkı var?”
Ya da neden “zangoç” da, “müezzin” değil?
Hasılı tarih konusunda dedikleriniz, benmerkezci tarih anlayış(sızlık)larının karatortusundan başka bir şey değil... İsterseniz buna resmi ideoloji bağımlılığı da diyebiliriz...
“MARKSİST İLKE”
“Gerçeğin yarısını söylemek
hiçbir şey söylemektir.”14
“Tarihteki her olgu ve olayın somut, konjonktürel koşulları içinde değerlendirilmesi gerekir gibi en basit marksisit bir ilke vardı ne oldu?” diyorsunuz!
İfade ettiğiniz somut koşulların somut tahlili ise buna itiraz etmek mümkün değil; ama ekleyeyim, “konjoktürel koşulların ilkesi de olmaz.”
Devam edeyim: Söylemek her zaman kolay, yapmak her zaman zordur; bilirim...
Ancak bildiğim bir şey daha var; o da, “İnsanın kendi vatanı için yalan söylemesi bir vatanseverlik sanatıdır. Buna diplomasi denilir,” diyen Ambrose Bierce’nin uyarısı...
Uyarılara devam edelim mi? Bakın şunları der Mahir Çayan:
“Biz Marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz!”
“Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden, devrim için savaşmayana sosyalist denemez.”
“Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir.”
“Kişiliklerinde devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar.”
Çok “vulger” bulabilirsiniz ama, postmodern zamanların “Yeni Ortaçağ”ın da “Marksist İlke” bu.
“SONUÇ YERİNE”
“Açılmamış kanatların
büyüklüğü bilinmez.”15
Size; Konfüçyüs’ün, “Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsın”; Montaigne’nin, “Çatabilirsen önce fikirlerime çat; sonra bana...”; Dr. C. Bernard’ın, “Bildiğimizi zannetmemiz öğrenmemizin en büyük düşmanıdır”; İsa’dan önce Birinci yüzyılda yaşamış Martialis’in, “O suyu kirletmeye kıçın yetmez/ Kafanı daldır, Zoilus, kafanı!...” sözlerini anımsatarak artık “son”luyorum...
Ahlâk konusunda kitap yazmışsınız, okumadım, ama ilk fırsatta okuyacağım; bu arada benim de ahlâk konusunda yazdığım bir kitap var;16 ancak sorun ahlâk konusunda kitap yazmakta değil, ahlâklı olmakta...
Tabii kimseden “cihan-ı şümul bir ahlâk” beklentim yok; ben ahlâkında sınıfsal olduğuna inanırım; ancak “ulusal” denilen ahlâkın da burjuva ahlâkın mütemmim cüzü olduğundan şüphe duymam...
Toplumsal bir cumhuriyet, halkların kardeşliği, enternasyonalizm, sınıfsız-sömürüsüz-sınırsız bir dünya için buradayım; Cumhuriyetinizin Birincisine de, ikincisine de “Hayır” diyorum...
Hiçbir kuru gürültüye, “tiz sese” pabuç bırakacak hâlim yok...
Ölümden öteye köy olmadığını abilerimden; “Her soru cevaba layık değildir,” gerçeğini de Publilius Syrus’dan öğrendim...
Kürt Selahattin Hilav’ın, 9 Ocak 1956 tarihli Paris mektubunda dediği gibi, “Ne kadar acı, ne kadar yitirici olursa olsun doğrunun peşindeyim, onu kovalıyorum.”
Bunun da diyeti neyse, şarkı söyler gibi ödedim ödüyorum; tıpkı Bertolt Brecht’in dizelerindeki gibi, “Karanlık zamanlarda/ Şarkı da söylenecek mi?/ Elbette, şarkı da söylenecek,/ Karanlık zamanları anlatan.”
Kimsenin şüphesi olmasın; sadece yaşadığı çağa ve topluma karşı değil; yaşanmış tarihe karşı da sapına değin sorumlu ve taraf olan cüretiyle şarkılarımız sokaklara çıkacaktır...
Benim bundan hâlâ şüphem yok!
3 Temmuz 2007 13:47:07, Çeşme Köyü.
NOTLAR
1 Karl Marx.
2 Resmi Tarih Tartışmaları -3- İttihatçılıktan Kemalizm’e..., Editör: Fikret Başkaya-Sait Çetinoğlu, Ragıp Zarakolu, “Önsöz”, s.3-16.;Tolga Ersoy, “İttihatçı Gelenek; İttihat ve Terakki Dersleri”, s.17-43; Sait Çetinoğlu, “İttihat ve Terakki’den Kemalizm’e: Jön Türklerin İki Dönemi-İki Yüzü”, s.45-96; İsmail Beşikçi, “Türk Siyasal Sisteminde Resmi İdeoloji, s.97-127; Ayşe Günaysu, “İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Azınlıklar”, s.207-234; Ayşe Hür, “1908-1938 Döneminde Hukuk Dışı Uygulamalar”, s.235-276; Pervin Erbil, “Nüfus ve İskân Politikaları”, s.277-296; Güngör Şenkal’ın, “Bir Başka Açıdan ‘Goeben’ ve ‘Braslau’...”, s.297-329; Şükrü Aslan, “Neden İnönü Değil, Niçin Bayar?!”, s.331-373; Özgür Üniversite Kitaplığı: 62, Maki Yay., Nisan 2007, 373 sayfa.
3 Sophokles.
4 Ömer Hayyam.
5 Malcolm X.
6 Kiliselerde çan çalan kişi.
7 ÖDP Yazıları, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif); ÖDP: İmkânlar ve Soru(n)lar, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 576 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif); ÖDP’ye Kenar Notları, İnsancıl Yayınları, İstanbul-1997, 88 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif).
8 José Martí.
9 husamettin cetinkaya, sozluguseslisozluk.comwikipediaimdbsanatcialbum$arkiacronymfindermobygamesetimolojik
10 “Derin” Milliyetçiliğin Siyasal İktisadı, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif); Mafya Narkoekonomi Ve Susurluk / Şemdinli, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 379 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif); Kara Para Kirli Savaş (Türkiye’de Mafya ve Devlet), Özgür Üniversite Yayınları, 171 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif).
11 Avrupa Birliği ve “Çokkültürcülük Yalanı, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 444 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif); Avrupa Birliği ve Sosyalistler: Akıntıya Karşı, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif); Yeni Dünya Düzeni Avrupa Birliği ve Türkiye, Dev. Maden-Sen Yayınları, 64 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif).
12 Cervantes, “El Gallardo Español”.
13 Yusuf Has Hacip.
14 Dostoyevski.
15 A. Gide.
16 Sosyalist Mücadele Etiği, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2001, 336 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif).