Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE

2010 BAHAR DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR….

Açılış Semineri
" KALKINMA DİYE BİR ŞEY VAR MI? “

Konuşmacı:

FİKRET BAŞKAYA

Dinleti:
Deyişler Nefesler Topluluğu

Programın Tamamı İçin Bak

Tarih:
20 Mart Cumartesi 2010 – Saat-15.00
Yer:
İstanbul Özgür Üniversite



 
GÜNCEL YAZILAR

LATİN AMERİKA’YI BİLİYORUZ… YA GÜNEY “ABYA YALA”YI?

SİBEL ÖZBUDUN

Yaşadıkları iki kıtayı sömürgeci fatihin adıyla anmayı reddediyorlar. Ona “Kaplumbağa Adası” diyorlar. Ya da Abya Yala… Yüzyıllar (tamı tamına 500 yıl, hatta biraz daha fazlası) sonra, bir kez daha, her şeyleriyle birlikte ellerinden alınmış “isim koyma” haklarını geri kazanabilmek için. Onlar Amerika'nın yerli halkları. Soykırım, yağma, sürgün, köleleştirilme, yoksullaştırılıp-yoksunlaştırılma, aşağılanma tarihlerine inat, bir kez daha doğruluyorlar ayakları üzerine.

Meksika Güneydoğusunda, Chiapas'ta kar maskesi geçiriyorlar yüzlerine; Zapatista olup Meksika'nın imzaladığı Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'nı (NAFTA) yürürlüğe sokacağı günün gecesinde kentleri işgal ediyorlar. Çatışmaların ardından, devlet uzun müzakereler sonunda kabul ettiği anlaşmayı çiğneyince özerkliklerini inşaya koyuluyorlar. Kapısından hiçbir devlet memurunun yerli onayı olmadan geçemeyeceği caracole'ler kuruyor, kendi yönetimlerini oluşturuyor, kendi hukuklarını, kendi eğitim sistemlerini yürürlüğe sokuyor, kendi sağaltım kurumlarında geleneksel tıplarını uyguluyorlar…

Bolivya'da su için, hidrokarbonlar için, koka için, özelleştirmelere, çokuluslu şirketlere karşı, ama en çok da özerklikleri için sokaklara iniyor, yollara barikat kuruyorlar. Ve içlerinden birini devlet başkanı seçtiriyorlar. Bolivya'nın çokuluslu, çokkültürlü, çokdilli, özerklikçi yapısını tanıyacak yeni Anayasa, yolda… Arjantin'de topraklarının gaz şirketlerince talan edilmesine ve 1999'da inşa edilen boru hattının topraklarına verdiği zarara karşı, tarım ve kereste sektöründe çalışanlar ise daha yüksek ücretler, daha insani yaşam koşulları için mücadele ediyorlar. Brezilya'da topraklarını işgal eden çiftlik sahipleri ve madencilere karşı şiddetli bir mücadeleyi sürdürüyorlar.

Şili'de “iki-uluslu” bir devlet, Guatemala'da barış anlaşmasında bağıtlanan toprak dağıtımının gerçekleştirilmesi ve yerli halklara Anayasal destek sağlanması için, Kolombiya'da yerli toprak ve kaynaklarının yabancı şirketlerce işletilmesine, Ekvador'da ekonominin dolarizasyonuna, Honduras'da kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, uluslar arası malî kurum yasalarının dayatılmasına, özelleştirmeci Inter-American Bankası'nın Puebla Panama Planı'na, Peru'da enerji sektörlerini özelleştirme girişimine karşı… evet, her yerde mücadele ediyorlar…

Bugün Latin Amerika'daki “Sol Yükseliş”, kıtadaki yerli hareketlerin ona kattığı dinamizm kavranılmadan, anlaşılamaz. İki bakımdan:

1. Latin Amerika toplumlarının en marjinal(leştirilmiş), en yoksul kesimlerini oluşturan yerliler, içinde yaşadıkları sefalet koşullarının sürdürümünden sorumlu ulusal hükümetlere olduğu kadar, onların derinleştirilmesine katkıda bulunan Çokuluslu Şirketlerin müdahalelerine karşı (hesapta olmayan bir tarzda) ayaklanmakla, Latin Amerika'nın neo-liberal kıskaç içinde kıstırılmış toplumsal muhalefetlere yeni bir soluk kazandırdılar. Bu, manipüle ettikleri Kuzey-merkezli STÖ'ler eliyle yerli cemaatleri (onları baskı altında tutan) “ulus-devletleri”ne karşı “koruyucu” bir kisveye bürünen ÇUŞ'lar için beklenmedik bir çıkıştı.

2. Öte yandan, “yerli” çıkışı, Latin Amerika solu için de bir hesaplaşma gerekliliğini dayatmaktadır. Çünkü yerliler bu kez, salt campesino'lar (köylüler) olarak, yani salt sınıfsal güdülerle davranmıyorlar. Yerli muhalefeti, sınıfsal talepleri içermekle ve tümüyle benimsemekle ve üstlenmekle birlikte, aynı zamanda Batı-merkezli “uygarlık/modernleşme” projesini de sorgulayan/eleştiren ve kendi gelişme koşullarını, kendi tarihsel birikimleri ve kimliği doğrultusunda, kendi ellerine almayı hedefleyen bir kültürel talepler dizilimiyle birlikte çıkmakta ortaya. (İktisadî, siyasal, toplumsal, hukuksal, kültürel…) “özerklik” talebi, bu hareketlerin ortak paydası ve dayanağıdır; ancak hayata geçirilmesi, gerek yerli-olmayan muhalifler, özellikle de sosyalistler, gerekse Latin Amerika ülkelerinde birbiri ardı sıra iktidara gelen anti-emperyalist/halkçı/sol yönetimler açısından “nasıl bir kalkınma, nasıl bir modernleşme, nasıl bir sosyalizm?” sorularının sorulmasını ve yanıtlanmasıyla iç içedir.

Böylesi bir sorgulamanın yalnız yerli halklar için değil, savunuculuğunu üstlendikleri tehdit altındaki gezegenimiz açısından da “hayırlı” bulduğumu hemen belirteyim. Ancak bu iki noktanın açımlanmasını biraz erteleyerek, Latin Amerika yerliliğinin tarihçesini, anahatlarıyla izlemeye çalışalım.

GÜNEY ABYA YALA'NIN YERLİLERİ

Yerli halkların Latin Amerika'daki nüfusları 50-60 milyonu buldu. Hiç kuşkusuz ki her bir halkın, her bir cemaatin, sınırları içerisinde yer aldığı ülkeyle de bağlantılı olan, kendine özgü bir tarihi var. Ama kıtanın ağırlıklı olarak İspanyol sömürgeciliğine maruz kalması, ve tikel ülkelerin bağımsızlık süreçlerinin birbirine bir hayli benzemesi, ortak bir Latin Amerika Yerlileri tarihinin genel hatlarını çıkartabilmemize olanak sağlamakta.

İspanyol sömürgeciliğinin fethedilen topraklar üzerinde yaşayan yerli cemaatlerden, fetih sürecinden sağ kurutulabilenler karşısındaki tutumu ikilidir: bir yandan onları haraç ve zorunlu çalışma gibi önlemlere “an alttakiler” kılar ve ağır bir sömürüye tabi tutarken, bir yandan da vesayet rejimleri, askerlikten bağışıklık ve dokunulmaz, devredilmez toprak haklarıyla donatarak “cemaat” yapılarını korumalarına olanak tanıyordu. Pek çok yerli cemaati, geleneksel topraklarından kopartılarak kent merkezli kırsal kesimlere (reducciones) yerleştirildi (Van Cott 1995: 4). Böylelikle tabi oldukları hukuksal ve fiilî ayrımcılıklar ve tecrit, yerlilerin varlıklarını ve kültürlerini muhafaza edebilmelerinin de koşullarını yaratmıştı. Marjinalleşen cemaatler, içlerine kapanarak kendi dayanışma örüntülerini oluşturdular ve büyük ölçüde bu sayede, varlıklarını sürdürebildiler.

Sömürgeciliğinin tasfiyesi ve Latin Amerika uluslarının bağımsızlıklarına kavuşması (19. yüzyıl başları) yerlilerin konum ve durumunda olumlu bir değişikliğe yol açmayacaktı. Bağımsızlık hareketlerinin başını çeken yeni creole elitlerin öncülüğünde kurulan ettikleri yeni sistemler de yerliler açısından eski rejim ölçüsünde dışlayıcıydı; dahası, sömürge rejimlerinin “korumacı” sistemlerinin tasfiyesi, kıta yerlilerinin durumunu daha da kırılganlaştıracaktı. Tarımda kapitalist gelişmenin önünü açabilmek amacıyla bölge ülkelerinin çoğu, cemaatlerin toprakları üzerindeki mülkiyet ve/veya tasarruf haklarını ilga eden ve bu toprakları satışa ve özel mülkiyete açan yasal düzenlemelere gittiler. (Örneğin Peru'da 1845'te; Meksika'da 1857'de; Bolivya'da 1879 sonrasında; Guatemala'da İspanya'dan bağımsızlığın kazanıldığı 1924 sonrasında; Ekvador'da 1964'te…) Böylelikle, geniş yerli topraklarının hacienda'lar (büyük çiftlikler) tarafından temellükü olanağı doğacak, yerliler bu kez serflere dönüşecekti. Yerlilerin bu girişimlere karşı direnç göstermesi, genç devletlerin yerli “sorun”unu farklı biçimlerde “çözme”ye yöneltti. Bu “çözüm” stratejileri Arjantin ve Brezilya'da “yok etme”, yani yerleşim ve kalkınma projeleri için gerekli toprakların yerlilerden arındırılmasından, Kolombiya, Costa Rica, Honduras ve Panama'da yerli “rezervasyonları” oluşturmaya, ya da Meksika'daki entegrasyonist ve asimilasyonist indigenismo politikalarına değişiklik göstermektedir (Van Cott 1995: 4-5).

İktidarın creole'lardan mestizo ara katmanlara devrolduğu Cumhuriyet rejimleri ise (20. yüzyıl başları), “yerli sorunu”nun çözümünde asimilasyon ve entegrasyonu ön plana çıkartmıştır. Batı Avrupa “ulus-devlet”leri modelinde örgütlenen cumhuriyet rejimleri “Yerli”yi, “ulus”un kültürel mirasına içkin bir kalıntı, ama aynı zamanda, ataleti ve cehaleti nedeniyle kalkınma hamleleri önünde bir engel olarak görmektedir. Bu nedenle, en kısa zamanda, ulusal (mestizo) nüfus içinde eritilmeleri gerekmektedir. Bunun aracı, 1940'ta Pátzcuaro (Meksika)'da toplanan hükümet temsilcilerinin benimsedikleri indigenismo politikalarıdır. Böylelikle, “kültür”leri ulusal müzelerde folklorize edilirken, yerli cemaatleri de hem fiziksel hem de kültürel mestizolaştırma çabalarının hedefi hâline gelecekti.

Öte yandan, gerek sömürgecilik, gerek Bağımsızlık, gerekse cumhuriyet rejimleri dönemleri boyunca yerliler toplumun en alt kesimleri olmayı sürdürecek, hukukî ve fiilî ayırımcılığın hedefi olacaklardır. Örneğin Arjantin'de yerli nüfusun yasal “yurttaşlık” statüsüne kavuşması ancak 1970'te gerçekleşebilmiştir; Brezilya'da özellikle Amazon bölgesi yerlileri hâlen tam yurttaş sayılmamaktadır; El Salvador devleti sınırları dahilinde “yerlilerin” yaşadığını hâlen resmen kabul etmiş değildir; Paraguay'da ise dek “yerli” öldürmek 1970'lere dek suç sayılmamaktaydı!

Latin Amerika'nın yerli halkları ise, sömürgecilere karşı olduğu gibi creole hegemonyasına, mestizo cumhuriyet rejimlerine karşı direndiler – kimi zaman ayaklanmalarla, kimi zaman toplu intiharlarla, kimi zaman Marksist gerilla örgütleri oluşturarak ya da bunlara katılarak, kimi zaman da yığınsal protesto gösterileriyle…

ABD'nin bölgeyi “arka bahçesi”ne dönüştürme girişimlerine bağlı olarak Latin Amerika ülkelerinin çoğunu 20. yüzyılın ikinci yarısında pençesine alan CIA destekli askerî rejimler, yerli cemaatler açısından yeni bir kıyım dalgası anlamına gelecekti çoğunlukla. Bu diktatörlük ve iç savaşlar yıllarında yüz binlerce yerli katledildi, yüz binlercesi de topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Yerliler açısından en acı olaylar, Şili, El Salvador ve Guatemala'da yaşanmıştır.

ŞİLİ 1973 Pinochet darbesi. Çok sayıda yerli önder katledildi. Allende yönetimi tarafından dağıtılan topraklar geri alındı.

EL SALVADOR 1932'de hükümet politikalarını protesto eden yerliler 35 ladino'yu öldürdü. Hükümetin tepkisi 35-50 000 kadar yerlinin katledildiği La Matanza (Katliam) olacaktı. Yerlilerin asimilasyonu bundan sonra hızlandı. 1980-92 iç savaşında ölüm mangaları binlerce yerliyi öldürmesi bu süreci daha da hızlandırdı. Günümüzde El Salvador'da pek az kişi kendini “yerli” olarak tanımlamaktadır ve yerli kültürleri neredeyse tümüyle yitmiştir.

GUATEMALA 36 yıllık iç savaşta 200 000'in üzerinde yerli öldü, on binlercesi kayıp. Katliam sorumlularının pek azı yargı önüne çıktı. Bu konudaki talepler, yerli önderlerin ölümle tehdit edilmesine yol açıyor; bunlardan birkaçı öldürüldü.

Askeri rejimleri ve iç savaşları, BM'nin yanı sıra ABD, Kanada ve kimi Batı Avrupa devletlerinin müdahil olduğu “demokratikleşme” süreçleri izledi. Bu müdahaleler, diktatör hanedanları elinde toplumun tüm alanlarına nüfuz eden, yolsuzluklara belenmiş, yozlaşmış devlet aygıtının gücünü kontrol altına almayı ve bu amaçla piyasaya uyarlı bir “sivil toplum” alanı yaratmayı hedeflemekteydi. Böylelikle hem Latin Amerika'nın sola kaymasının önüne geçilmesi, hem de ÇUŞ'ların kıtadaki faaliyetlerinin önünün açılması öngörülmekteydi ve yerli cemaatler bu alanda simgesel değeri yüksek “müttefikler” gibi görünüyordu. Yerli halkların, Birleşmiş Milletler bünyesindeki bir dizi girişimle desteklenen “özerkleştirilmesi” süreciyle bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemekteydi neo-liberal odaklar. Bir yandan, “yerli halkların hakları” savunuculuğu üstlenilerek Latin Amerika'yı kan ve gözyaşına boğan “Çirkin Amerikalı” imajı cilalanacak, demokrasi havariliği elden bırakılmayacak; bir yandan da, yerli halkların bölgelerinde bulunan değerli doğal kaynakların (petrol, doğalgaz, akarsular, ormanlar, madenler…) işletmeye açılmasında hantal ve rüşvetçi bürokrasiler baypas edilerek doğrudan (kolay kandırılabileceği düşünülen – öyle ya, büyük dedelerini de değersiz incik-boncuklarla kandırıp altınlarına ve topraklarına el koymamışlar mıydı?) cemaat önderleriyle pazarlığa girme imkânı yaratılacaktı.

Böylelikle, yerli halklar ana hatları aşağıdaki tabloda verilen statülere kavuştu:

TABLO I: Latin Amerika Ülkeleri, Yerli Grupları ve Mevcut Statüleri

ÜLKE YERLİ TOPLULUKLAR DİLLER YASAL DURUM

ARJANTİN Colla (40 000), Chiriguano (15 000), Toba (15 000), Mapudungun (40 000), Guarani (10 500), Wichi (25 000), Mapuche (36 000), Selk'namgon (T. del Fuego) Quechua, Chiringua, Choroti, Mataco, Mocovi, Guarani, Aruacano-Mapuche, Tehuelche, Yamana, Ona, Selk'namgon Ulusal Indijenist Siyasası yerli toprakları, kültürü ve cemaat gelişmesini tanıyor; ancak bu kuruma ayrılan finansman ve destek çok düşük. Collalar çocuklarını Quechua dilinde isim vermeyi talep etmekteler; ancak dil resmen tanınmamakta.

BOLİVYA Aymara, Quechua, Uru, Chipaya, Callahuaya (Aymara grubu), Tarabuca (Quech.), Chayanta (Quec.), Laime (Quec.), Ucumari (Quec.) Calcha (Quec.), Chaqui (Quec.), Yuras Lipe (Quec.), Tirina (Quec.) (nüfusun yüzde 55'i) Quechua, Aymara Toplumda yerlilerle yerli olmayanlar arasındaki ayırım dil, eğitim, kamu görevleri ve askeri görevlerle desteklenmekte. Qıuechua ve Aymara resmen tanınıyor; ancak okullarda pek öğretilmiyor.

BREZİLYA Guarani (20 000), Yanomami 18 000), Baniwa (5 000), Guajajara (10 000), Kaimbla (11 000), Kaingang (18 000), Kaiwa (14 000), Terena (15 000), Ticuna (12 000) (Nüfusun yüzde 0.02'si): 233 yerli grup 100'ün üzerinde yerli dil 1988'de kabul edilen Anayasa, yerli halkların “toplumsal örgüt, adet, gelenek, dil ve inançları”nı tanımakta. Ayrıca topraklarındaki doğal kaynakların kullanımı konusunda söz sahibiler. Yerli halklara zarar verecek her türlü kullanım yasak.

ŞİLİ Mapuche, Pehuenche (Map.), Huilliche (Map.), Yahgan, Aymara, Quechua Mapuche, Quechua, Aymara 1993: Şili Kongresi yerli kültür ve geleneklerini resmen tanıdı. Ancak özgül hakları (toprak vb.) tanınmıyor.

KOLOMBİYA Yaşadıkları bölgelerle tanımlanmaktalar. 80-90 etno-dil 1991 Anayasa değişikliğiyle yerli halklar tüm yurttaşlık haklarına ve bazı özel haklara sahip yurttaşlar olarak tanımakta. Bu haklar arasında “Kolombiya ulusunun etnik ve kültürel çeşitliliğini kabul ve korunması; etnik grupların dil ve lehçelerinin kendi bölgelerinde resmî sayılması; “etnik grupların komünal topraklarının dokunulmazlığı, etnik grupların örgütlenme ve kültürel kimliklerini geliştirme hakları; Anayasa ve Cumhuriyet yasalarıyla çelişmeme koşuluyla yerli halkların yetkelerinin kendi toprakları dahilinde kendi hukuk sistemlerini uygulamaları; yerli topraklarının cemaatlerin örf ve adetlerine dayalı konsey ve tüzüklerle yönetileceği ve bu konseylerin kendi topraklarını Ulusal Hükümet nezdinde temsil etmesi; yerli topraklarındaki doğal kaynakların kullanımının yerli cemaatlerin kültürel, toplumsal ve iktisadî bütünlüğüne zarar verecek tarzda olamayacağı yer almakta.

EKVATOR Quechua, Otavalo (Quec.),

Colorado, Cayapa

Quechua, Chibchan

EL SALVADOR Nahuizalco, Izalco, Panchimalco

(nüfusun yüzde5'i) Nahuatl kaybolmak üzere Hükümet yerlileri resmen tanımıyor; ancak siyasal ayırımcılık kasıttan çok ihmale bağlı.

GUATEMALA Maya alt-grupları (nüfusun yüzde 43'ü) Quiche, Cakchiquel, Mam, Tzutujil, Achi,

Pokoman dahil 26 dil 1996 barış anlaşmaları bir takım haklar tanınmasına yol açtı, ne ki hem kaynak hem de siyasal irade yokluğundan bunlar uygulanamıyor. Maya kültürü resmen tanınmıyor. 2002'de yerli dillerinin korunması ve çift dilli eğitime ilişkin yasal düzenlemeler yapıldı; ama uygulama zayıf.

HONDURAS Miskito, Xicaque, Torupan, Lenca, Chori, El Paraiso yerlileri, Paya, Sumu, Miskito 1997'de Honduras hükümeti yerli temsilcileriyle 22 000 hektar toprağın kabilelere dağıtılması ve konut yapımı için fon ayrılmasını öngören bir anlaşma imzaladı. Ayrıca Kongre küçük çiftçilerle yerliler arasındaki anlaşmazlıkları ele alacak bir komisyon oluşturdu, ancak faal değil.

MEKSİKA I Maya (Maya, Tzeltal, Tzotzil, Chol, Tojolabal, Zoque, Lacandon Maya 1996'da imzalanan San Andrés Anlaşmaları bölgesel özerklik, kendi kaderini tayin, yerli topluluklar için sosyal hizmet yatırımları, seçimlerin kontrolü, ayırımcılık karşıtı yasalar, doğal kaynakların korunması, Maya bölgelerinin demilitarizasyonu ve paramiliter grupların tasfiyesi vb. öngörmekle birlikte, anlaşma fiilen uygulanmıyor.

MEKSİKA II Nahua, Mixteco, Otomi, Totonaco, Mazateco, Mazahua, Tarasco, Huichole, Cora, Tepehuane, Cuicateco, Huave, Chatino, Triquie, Amuzgo, Papago, Pima, Huasteco, Seri,

Tarahumara, Popoluca, Chinanteco, Yaqui Nahuatl vb.

MEKSİKA III Zapotec Zapotec

NİKARAGUA Miskito (150 000), Sumu (9 000), Rama (-1 000) Miskitu 1980'de anadilde eğitim hakkı kabul edildi; yerli dilleri Anayasa'da resmi statüde. Yanısıra, hükümet lingüistik araştırma, uygulamalı araştırma (çeviri, eğitim vb.), cemaatlerde yerel dili konuşan memurlar ve tüm Nikaragualılar için Atlantik Kıyısı kültürleri ve dilleri üzerine eğitim programları uyguluyor.

PANAMA Guaymi (= Ngobe 70 000), Kuna (45-50 000), Choco (= Embera 10 000'den az), Bokota, Terraba, Bribri Siyasal katılım önünde yasal bir engel yok; ancak yüksek mevkilerdeki mevcudiyetleri nüfus içerisindeki oranlarıyla orantılı değil.

PARAGUAY 17 etnik grup Mascoi, Mataco, Zamuco, Guarani,

Guaykuru Yeni Anayasa yerli haklarını tanısa da, izlenen ekonomik politikalar yerliler üzerine tahripkar etkilerde bulunuyor

PERU I (AND HAVZASI) Orta ve Güney Andlar bölgesinde nüfusun yüzde 38'i Arawaka, Aymara (yüzde22), Cahuapana, Harakmbet, Huittoa, Jivaro, Panua, Quechua

(yüzde30) dahil 80 kadar etno-dil 1979'da Anayasa tüm etnisiteleri koruma taahhüdünü ve halkların kültürel kimliklerine bağlılık haklarını tanıyacak tarzda değiştirildi. İki dilli eğitim ve resmi işlemlerde ana dilini kullanma hakkı kabul edildi. Ayrıca cemaatlerin iç işlerini örfî yasaya uygun düzenleme hakkı tanınmakta.

PERU II (AMAZON HAVZASI) Shipibo, Amuesha, Campa, Piro,

Machiguenga (Nüfusun yüzde 1.2'si) Quechua dahil 80 ayrı dil ailesi

VENEZÜELLA Wayuu (=Guajiro), Yanomami,

Piaroa, Warao dahil 27 grup.

Toplam nüfus: 300 000 kişi. 1999 Anayasası'yla kültürel tanınma ve egemenlik, toprak hakları, kaynakların denetimi, temel kamusal hizmetlere erişim kabul edildi. 2002'de 31 yerli dili resmi dil kabul edildi.

Yerli taleplerini köylü hareketlerinden ayırt ederek Latin Amerika'daki toplumsal mücadelelerin temellerini aşındırma girişiminin bir süre başarılı olduğu kaydedilebilir; gerçekten de 1980'li yıllar, Latin Amerika yerlilerinin büyük çoğunlukla diğer toplumsal kesimlerle ittifaklarından kopup kendi içlerine dönerek kültürel haklar üzerinde yoğunlaştıkları bir dönem olmuştur. Bunda Latin Amerika Marksist hareketlerinin “yerliler ve yerlilik” sorununu ikincilleştiren ve yerliliğin özgün dinamiklerini gözardı eden, kültür-körü, dar “sınıfçı” yönelimlerinin payı da görmezden gelinemez. Örneğin, Bolivyalı eski gerilla önderi Álvaro García Linera'nın sözleri bu açıdan dikkat çekicidir :

“Burada, Bolivya'da, bir ideoloji olarak Marksizm 60 ya da 70 yıldır entelektüel çevrelerde tartışılıyor. İlk dönemde, 1920'lerde referansı Tristan Marof olan son derece marjinal bir Marksizm söz konusuydu. (…) Kimi tarihçilere göre yerli halk, Tristan Marof ve dört avukat, Sucre'de bir ayaklanmaya hazırlanmaktaydılar. Son derece ilginç bir tarihsel mevcudiyet. Ve Marksizm'le –küçük, marjinal, birkaç aydın- pratik yerli hareketi arasındaki bu ilk karşılaşma, 1940'larda, çok daha fazla konsolide iki büyük akımın Bolivya'da kök salmasıyla kesintiye uğradı: Troçkistler ve Stalinistler.

(Bunlar –b.n.) örgütsel yapıya sahip siyasal akımlardı. Daha fazla insanı katmışlardı, daha kapsayıcıydılar. Ve yerlilerle yakından ilgili ne varsa terk edip kendilerini işçilerle çalışmaya adadılar. Yani, devrim işçilerden gelecekse, ve sosyalizm kurulacaksa, görev işçilerle buluşmaktı, yerliler yoktu, ya da küçük burjuvalardı ya da işçilerin kurtaracağı kölelerdi.

Yerli halkın çok ilkel bir okuması; ve böylelikle işçi kesimleriyle daha sıkı bağlantılı bir Marksizm adına yerlilerle Marksistler arasındaki, çok güzel, çok verimli bir ilişkiyi koparttı. Çok ilkel bir Marksizm'di, çünkü kuramın Avrupa olmayan, Rusya olmayan bir gerçekliğe, yerli halkın, başka dillerin, başka kültürlerin varolduğu ve işçilerin nüfusun çok küçük bir kesimini oluşturduğu bir gerçekliğe uyarlanmasını sağlayacak kritik gereçlerin taşıyıcısı olamadı. Özetle, başarılı olamadı.

Yerli halkla Marksizm arasındaki mesafe 1980'lere dek sürdü. Ve bu yıllarda, 1970'lerde yerli hareketi ve önderleri bir kez daha öne çıktılar. Ve bu elkitabı Marksistleri, ilkel Marksistler yerlileri gerici olarak gördü, çünkü toplumsal devrime ilişkin olmayan tarihsel temalardan söz etmek istiyorlardı, ya da küçük burjuvaydılar veya ırkçıydılar. Bu Marksizm 1940'lardan 1980'lere dek sürdü, ve yerli hareketlerine yaklaşamadı, onları okuyamadı ve böylelikle, toplumsal olgular çatıştı. Bu nedenle de burada 1970'lerin ve 1980'lerin yerli hareketi yalnızca liberal ideolojilerle değil, Marksizm'le de karşıtlık içinde yükseldi. Hayır, Marksistlere karşı durdular çünkü Marksistler onların karşıdevrimci ve ırkçı olduğunu düşünüyordu. Bunun sonucunda, 1980'lerin yerli hareketinin sloganlarından biri, “ni Marx ni menos” yani “ne Marx ne de daha azı” idi, çünkü aralarında karşılıklı kabul değil, çatışma vardı.”

Ne ki, Anayasal ve yasal iyileştirmeler ne olursa olsun, yerli cemaatler, toplumun en marjinal, en yoksul, kamusal hizmetlerden yararlanma oranı en düşük, en yoksun kesim(ler)i olmayı sürdürdüklerini kavramakta gecikmeyeceklerdi. Üstelik, 1980'li yıllardan itibaren kıtayı deneme tahtasına çevirecek olan ABD kaynaklı neo-liberal politikalar, durumlarını daha da kırılganlaştırmaktaydı: kıta genelindeki özelleştirmeler, sosyal bütçelerin budanması, gerileyen yaşam standartları, yaygınlaşan işsizlik, “en alttakiler” olarak yerlilerin durumunu tahammül edilmez hâle getirirken, hem ağır borçların baskısı altındaki ulusal hükümetlerin, hem de ÇUŞ'ların gözlerini cemaatlerin yaşadıkları bölgelerdeki zengin ve henüz işletmeye açılmamış doğal kaynaklara dikmesi, onları sığındıkları son mevzilerindeki geçim temellerinden (ve tabii ellerindeki son özerklik olanaklarından) etme tehdidini içeriyordu. Böylelikle, örneğin Meksika'nın yerli cemaatlerin ortaklaşa işlediği komünal ejido toprakları özel mülkiyete açılacak; Honduras El Salvador sınırındaki yerli topraklarında cemaatleri yerinden edecek El Tigre barajının inşaatına başlanacak, Kolombiya'da Embera Katio halkı uluslararası bir enerji konsorsiyumunun finanse ettiği baraj nedeniyle su altında kalma tehdidiyle karşı karşıya kalacak, Brezilya'da maden, altın, kerestecilik, petrol açısından zengin Amazon toprakları çok sayıda yerli-olmayan yerleşimcinin hücumuna uğrayacak ve rezervasyon ilan edilmiş olmasına karşın, yüzlerce Yanomami öldürülecek, pek çoğu bulaşıcı hastalıklara kurban olacak; Şili'de Mapuche toprakları madencilerin istilasına uğrayacak; Panama'da Cerro Colorado madencilik projesi Guaymilerin ata topraklarını tehlikeye sokacak; ticari tarım, ormancılık, altın madenciliği ve petrol arama faaliyetleri Peru yerli halklarının geçim temellerini ortadan kaldıracak; Venezüella'da Wayuu çobanları sığır yetiştiricilerinin tehdidi altında hayatta kalma mücadelesini sürdürürken, Warao ve Karinalar ise petrol endüstrisinden zarar görecekler, Karina toprakları petrol şirketlerince satın alınacak, boksit madenciliğiyse iç kesimlerdeki yerli cemaatleri etkileyecektir...

¡YA BASTA!

Çağrı, öncelikle Meksika hükümetinin toprağından edilen farklı cemaatleri yeniden yerleştirmek üzere kolonizasyona açtığı Chiapas eyaletindeki Lacandone ormanlarından yükseldi; ve tüm Latin Amerika yerlileri arasında yankı buldu. Lacandone cangılında birbirini bulan farklı yerli cemaatler ile aralarında çalışma yapmak üzere bölgeye gelmiş Maoist bir gerilla grubunun etkileşimi, neo-liberalizm karşıtlığı ile yerli (kültürel) taleplerinin ilginç bir sentezini oluşturan EZLN'yi (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) biçimlendirecektir.

Meksika hükümetinin NAFTA'yı yürürlüğe girme tarihi olarak açıkladığı 1994 yılının arifesinde ormandan çıkarak Chiapas'ın önemli kent merkezlerini işgal eden Zapatistaların çağrısı “¡Ya Basta!” kısa zamanda kıta yerlileri arasında yankısını buldu. EZLN ayaklanması ve talepleri, tümü için bir esin kaynağı, bir model oluşturacaktır.

Ancak, 1994 yılının Latin Amerika kıtası yerlileri açısından bir başka önemi vardır. Latin Amerika ülkelerinin büyük bölümü, Amerika'nın “Keşfi”nin 500. Yılı'nı kutlamayı gündemlerine almıştır. Bu, kıta yerlilerinin “Keşif”in kendileri için ne anlama geldiğini dünyaya duyurmak üzere bir dizi alternatif toplantı düzenlemelerine vesile oluşturdu. Böylelikle, 1987'de Ekvator'un Quijoto kentinde toplanan Amerika Kıtaları arası konferansı bir dizi buluşma izleyecekti: Bogotá 1987; Brezilya 1990; Guatemala 1991…

500. Yıl'a yönelik tepkiler, kıta ülkelerinde farklı yerli gruplarını buluşturarak taleplerini toprak haklarının ötesine taşımalarına olanak verdi. Gerek aynı ülkede, gerekse farklı ülkelerde yaşayan farklı yerli topluluklarının buluşması, cemaat boyutunun ötesine geçen kültürel kimlik ve özerklik ile siyasal katılıma ilişkin talepleri biçimlendirmelerine yol açacaktı. Resmî “500. Yıl” kutlamaları, yerli zihninde hem cemaat, hatta ulus-aşırı bir yerlilik bilincinin oluşması, hem de sömürgecilik ve tahakkümün süregenliğinin bilince çıkartılıp teşhis edilmesine olanak sağlaması açısından ters tepti.

Günümüzde Latin Amerika yerlileri, düzenledikleri yerel, bölgesel, ulusal, kıtasal hatta uluslararası konferans, zirve ve kongrelerle taleplerini yerel düzlemin üzerine çıkartmayı başarmış, neo-liberalizm karşıtı, uluslararası etkinliğe sahip, birleşik ve güçlü bir muhalefet hareketi oluşturmuşlardır. Bu muhalefet bir yandan BM ve diğer uluslararası kanallar nezdindeki girişimleriyle yerli haklarının uluslararası ölçekte kurumsallaşmasını sağlamak için çaba göstermekte, bir yandan da Dünya Sosyal Forumları gibi uluslararası muhalefet platformlarına katılarak diğer muhalefet hareketleriyle bağlarını güçlendirmekte ve özgün taleplerini diğer toplum kesimleriyle ortaklaştırmaya çabalamaktadır.

Latin Amerika yerlilerinin hem kültürel kimliklerini özgürce temellük etmeyi, hem de Çokuluslu Şirketlerin kendi toprakları ve ait oldukları ülkelerdeki faaliyetlerinin önünü kesmeye, bir başka ifadeyle tüm toplumsal yaşamı dönüştürmeye yönelen mücadelesi kongrelerle, zirvelerle, toplantılarla sınırlı değildir. Bu mücadele sokağa inmiştir: yollara barikatlar kurmakta, toprak işgalleri organize etmekte, şirketlerin mülklerine saldırılar düzenlemekte, kitlesel protesto gösterileri yapmakta, hükümetleri istifaya zorlamaktadır. Yani Latin Amerika'daki “halkçı-sol” yükselişin önemli, vazgeçilmez bir bileşenidir.

Şu hâlde, yerlilerin talepleri, kendi belgelerinde dile getirdikleri biçimiyle biraz daha yakından incelenmeyi hak ediyor.

Bu belgeler incelendiğinde, ilk göze çarpan yön, “halk-gelenekler (kültür)-doğal çevre-sömürgecilik/neo-liberalizm karşıtlığı”nın sentezlenmesindeki tikel tarzdır. Örneğin, İkinci Abya Yala Yerli Kıtasal Zirvesi'nin ardından yayınlanan Kito (Quito) Deklarasyonu'nda (özetle) şöyle denilmektedir :

“Bizler Abya Yala'nın köken halklarıyız. Atalarımız, dedelerimiz bizlere bereketli Pacha Mama'mızı sevip saymayı, onda bulunan doğal ve tinsel varlıklarla uyum ve özgürlük içinde birlikte yaşamayı öğretti. Siyasal, iktisadi, toplumsal ve kültürel kurumlarımız atalarımızın mirası ve geleceğimizi inşa etmenin temelidir.

Ovalar ve pampalar, ormanlar ve çöller, tepeler ve çöküntüler, denizler ve nehirler, kartal ve kondor, quetzal ve colibri, puma ve jaguar, insan ve çevre sürdürülebilirliği üzerine temellenen toplumsal-siyasal kolektif sistemlerimizin tanığıdır. Sömürgeciler ve ulus devletler bizi doğduğumuz topraklardan etti; siyasal denetimi sağlayabilmek için böldü; düşmanca bölgelere sürüldük. Bugün üzerinde yaşadığımız topraklar biyoçeşitliliğin korunduğu, doğal kaynaklarla karakterize olan bölgeler ve bu nedenle de çokulusluların iştahını kabartıyor; bir kez daha sürgün tehdidiyle karşı karşıyayız.

IMF, DB ve BID'in talimatlarını izleyen ulusal hükümetler dış borçların ödenmesi için bizleri yağmalıyor, toprakların özelleştirmesine, şirketlerce ve şahıslarca temellüküne olanak sağlamak için yasaları değiştirerek kolektif haklarımızı tahrip ediyorlar. Amerika'nın ulusal hükümetlerinin insan haklarımızı ve halklar olarak haklarımızı ihlâlleriyle karakterize olan şiddet kullanımını, yaşam ve manevi törenlerimizi savunma edimlerimizin suç olarak gösterilmesini, paramiliterleşmeyi, topraklarımızın boşaltılmasını, askeri işgali, yerel otoritelerin atanmasını ve yolsuzluklarını, ulusaşırı şirketlerin zararlarını ‘tazmin eden' projelerin desteklenmesini, yararların sözde adil paylaşımını, zorunlu göçleri, ve dışlayıcı, ırkçı, baskıcı politikaların dayatılması için cemaatler arasında silahlı çatışmaların teşvik edilmesini kınıyoruz.

Güney Amerika Bölgesel Altyapı Entegrasyonu (IIRSA), Puebla Panama Planı, Plan Patriota, Kolombiya Planı, Plan Dignidad, Antlar Planı gibi planların uygulanmasını, askeri üslerin kurulmasını, gezegenin yağmacı ülkelerinin çıkarına olan ve tek hedefleri mallarının dolaşımı için altyapı yaratmak, topraklarımızdaki doğal kaynakların yağmalanması ve çokuluslu şirketlerin çıkarlarının korunması olan ALCA'ya ve TLC'lere (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) şiddetle karşıyız. Bunları yağmacılık, yıkım ve ölüm için istila planları olarak görüyoruz. (…)”

Bu satırlar, yerli topluluklarda kendini doğal çevresi ve bu çevreyi paylaştığı canlılarla birlik içerisinde gören bütüncü bir “kozmovizyon”a tanıklık etmektedir. Atasal bilgeliğe dayanan bu kozmovizyon, yerlilerin Avrupalı istilacılara karşı direniş tarihini, özgül bir tarzda sınırları içerisinde yaşadıkları ulus-devletlerin asimilasyonist ve/veya dışlayıcı politikalarına olduğu kadar, ÇUŞ'ların tasallutuna karşı yürütülen güncel mücadeleye bağlamaktadır. İşte bir başka çarpıcı örnek, Dünya Yerli Araştırmaları Merkezi (Center For World Indigenous Studies) direktörü A. Rodney Bobiwash'ın Porto Alegre'deki Dünya Sosyal Forumu'na yaptığı sunum :

“Dördüncü dünya, yerli halkların dünyasıdır – kendi topraklarında marjinalleştirilen, sivil toplumdan dışlanan, iktisadî fırsatlar tanınmayan ve Fetih Mitosu ve Keşif Doktriniyle damgalanan, adına ilerleme denilen iktisadi determinizmin sahte merdiveninin en alt basamaklarından dahi düşmüş olan Amerika kıtalarının ve yerkürenin başka bölgelerinin özgün halkları. And yaylalarından Arktik tundralara, Amazon cangıllarına, Avustralya içlerine, Sibirya taygalarına Dördüncü Dünya halkları ve dünyanın büyük kentlerinin, New York, Sao Paolo, Jakarta, Nairobi ve diğerlerinin sokaklarının çöllerinde yitip gitmiş olanlar, küreselleşmenin kurbanları, cemaatleri ise neo-liberalizme karşı direnişin mekanlarıdır.

Neo-liberal gündemde Amerika yerli halklarının 500 yıl önce başlayan sömürgeleştirilmesi tamamlanmak üzeredir. Yerli yaşam gerçekliği devletlerimizin iyi işleyen yurttaşları olamayacağımız değil; yerli olma ısrarımızla yıkıcı olmamızdır.

Dilimizi muhafaza ederek Amerikan dilsel emperyalizminin hegemonyasına meydan okuyoruz;

Maneviyatımızı uygulamakla, madencilik ve kereste şirketlerinin toprağa tecavüz edip onu sömürme haklarına meydan okuyacak tarzda onunla ilişkimizi doğruluyoruz;

Geleneksel bilgimizi muhafaza etmekle, ilaç şirketlerinin tüm insanlığın sağaltımı için bize bahşedilmiş ilaçların kârını tekeline alma hakkını reddediyoruz;

Bedenlerimizi korumakla batılı üniversitelerin kutsadığı akademisyenlerin genlerimizi kâr amaçlı olarak patent altına alma taleplerini reddediyoruz;

Öykülerimiz ve türkülerimizi torunlarımız için saklamakla ve yaşam tarzlarımızı onlara öğretmekle, eko ve kültürel turizm kisvesiyle yürütülen röntgencilik ayrıcalığını reddediyoruz;

Güçlü cemaatleri ve geleneksel ekonomileri inşa etmekle sahte tüketim tanrılarını inkâr ediyor ve emeklerimizin ter atölyelerinde ve Maquilador'larda kullanılmasını reddediyoruz.

Geleneksel tarım ve harman örüntülerimizi uygulamakla, besin güvenliğini güvence altına alıyor ve yalnızca güçsüz bedenlere ve güçsüz dişlere neden olan Coca-kolonizasyona karşı duruyoruz.

Geleneksel topraklarımızın biyo-çeşitliliğini muhafaza etmekle tüm yaşamın kutsallığını ve onun karşılıklı bağıntılılığını doğruluyor, ve –yine bizim dünyamız olan bitki ve hayvan dünyasındaki kardeşlerimizin yok edilmesine boyun eğmeyeceğimizi ilan ediyoruz.

Tüm bunlar, yerli halklar olarak varoluşumuzu küresel sermaye makinesi için bir aforoz konusu kılmaktadır. (…) Küreselleşme kisvesi altında olup biten, kimilerinin söylediği gibi yeniden-sömürgeleştirme değil, Kristof Kolomb'un gemilerinde, Cizvitlerin cüppelerinde, tacirlerin battaniyelerinde taşınan çiçek hastalığı gibi sürdürülen özgün sömürgeleştirmenin nihaî evreleridir.

(…) Zulüm abası, işçilerin, örgütsüzlerin, topraksızların ve evsizlerin, tarım işçilerinin, farklı yetilerde olanların, renkli cemaatlerin, öğrencilerin ve yoksulların üzerine atılmış durumda. Tüm insanlar –erkekler, kadınlar, yaşlılar ve çocuklar- siyah, beyaz, sarı ve kızıl- bireysel ve kolektif olarak kendi yazgılarını tayin hakkına ve temel insan gereksinimlerine –besin, sağlık, kişi güvenliği, su ve saygınlık- erişim hakkına sahiptir. NAFTA ve tasarı hâlindeki FTAA gibi uluslar arası ticaret anlaşmalarıyla, serbest ticaret kisvesi altında bu gereksinimlerin reddedildiğine tanık olduk. (…)Mücadele kesimleri arasında davayı ortaklaştırmalı ve gücümüzün farklılıklarımızdan kaynaklanacağı yatay stratejiler benimsemeliyiz. Kültürel türdeşleşme aleladeliğini reddedecek ve farklı cemaatlerimizin mücadeleye getirdiği tamamlayıcılıklara duyulan saygı içinde dökülmüş çeşitliliğin devasa gücüne sarılacağız.”

Görüldüğü üzere, geçmişten günümüze uzanan ve sömürgecilere karşı 500 yıllık direnişi günümüzdeki mücadelelere bağlayan bu birleşik ve bütünsel “kozmovizyon”, Kuzey'li neo-liberal odakların yerlilerden müttefik bir “sivil alan” yaratma girişimlerinin de çarpıp dağıldığı duvarı oluşturmaktadır. Gerçekten de, yerli muhalefeti, son yıllarda kendi bünyelerindeki “Kuzey”li faaliyeti giderek daha fazla sorgular olmuşlardır. Bu olguyu Quito zirvesinde, Venezüella'dan Conive örgütü sözcüsünün bu konuda (yine özetle) söylediklerinden izleyelim:

“Mali çevrelerin talepleri genellikle örgütlerimize kapitalist işletmelerin kriterlerini dayatıyor. DB, BID, GTZ gibi multilateral organlar örgütlerimize ne tip müdahalelerde bulunmaktalar? Halkların ve cemaatlerin kendi kaderlerini tayin haklarına nasıl müdahalelerde bulunuyorlar? İstişare fikri yerli cemaatlerinden mi, yoksa mali örgütlerden mi çıkıyor? Fonlardan yararlanmak için yerli hareketin nasıl davranması bekleniyor? Finansmanın sonunda cemaatlerden geriye ne kalıyor? Bu fonlar gerçekten de ülkelerimizdeki yerli cemaatlerin güçlenmesine ve kendi kaderini tayinine destek oluyor mu? Mali organlarla müzakerelerinde özerkliklerini nasıl koruyabilirler? vb. sorular, devrimci Venezüella'dan gündeme getirmek istediğimiz sorulardır.

Bu nedenle soruyoruz: yerlilerin tanınması devletin bir iyicillik edimi midir, yoksa ülkelerimizin hükümetlerinin müdahaleci edimlerinin önünde yeni kapitalist imparatorluğun bir başka manevrası mı? Bu imparatorluğun yerli halkları köleleştirmek ve boyun eğdirmek için artık kuvvete ihtiyacı yok, bunu tüm dünyada olduğu gibi IMF, DB, BID gibi stratejik kolları aracılığıyla yapıyor. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, devletlerin bünyesinde gerçekte ne oldu? Çok-taraflı ya da iki-taraflı organlara gelince, bunlar hangi çıkarları temsil ediyorlar? Yoksullar çoğunluğunu mu, yoksa neo-liberal imparatorluğu mu?

Gerçek şu ki, çokulusluların desteğinde ne kadar yerli STÖ'sü müdahalesi olursa, sakinlerin kritik durumu o denli kötüleşiyor. Bunun neo-liberalizmin bir sonucu olması mümkün. Bunlarla çalışan yerli yöneticilerin tavırlarında değişiklikler var; şu hâlde, bunların taban söylem ve gereksinimlerinden uzaklaşmasını, hareketin parçalanması, yerinden olmasını ve zaafa uğramasını yöneticilerin sistemli kooptasyonu dışında neyle açıklayabiliriz? (…) Destekçilerine göre tabanın temsilciliğini ellerinde tutan yöneticiler, kalkınma ajanslarının çoğunlukla kliyantel mantığa ve dayatılan stratejilere boyun eğen projeler hâlindeki armağanlarının dağıtım erkini tekeline alıp bu erki taban örgütleri için dış destekleri çekmede ustalıkla kullanan yeni idarecilerdir.”

Kapitalist tüketim uygarlığını biçimlendiren rasyonalden tamamen farklı, İnsan-doğa bütünlüğüne, insanın çevresiyle sürdürülebilir/yeniden üretilebilir ilişkisine, karşılıklılık, yeniden dağıtım ve dayanışmaya dayalı toplumsallığa, zamanın çevrimsel kavrayışıyla beslenen tarihsel süregenlik algısına dayalı bir dünya görüşü üzerine yerleşen yerli tasarımının talepleri, bu tasarımın hayata geçirilmesine ve kalıcılaştırılmasına yöneliktir.

Bu talepleri ana hatlarıyla şöyle toparlayabiliriz:

1.Toprağa ilişkin ve teritoryal talepler: Yerli halkların toprakları, doğal kaynakları ve bölgeleri üzerindeki, devredilmez, vazgeçilmez, sınırlandırılmaz kolektif mülkiyet hakkının tanınması; gasp edilen toprakların cemaatlere iadesi; yerli bölgelerinde ulusal hükümetlerin ya da ÇUŞ'ların “kalkınma” projelerine son verilmesi; kaynakların işletilmesi konusundaki kararların alınması ve yürütülmesinin yerli cemaatlerine bırakılması ; hükümetlerin ulusal ve çokuluslu şirket politikalarının doğal kaynaklar üzerine uygulanmalarından ya da toprak veya can güvenliği yoksunluğundan kaynaklanan her türlü zararı gidermesi ve sorunları çözmesi;

2. Özerkliğe ilişkin talepler: Yerli halkların kaderlerini özgürce tayin haklarının tanınması; Devletlerin, toplumlarının çokkültürlü, çoketnili ve çokdilli yapısını tanıması ; ırkçılık, ayırımcılık, hoşgörüsüzlük ve dışlanmaya karşı mücadele; yerli halkların haklarının, özellikle yaşam tarzlarının yoksulluk, marjinalleşme ve toplumsal dışlanmaya karşı yeterli mekanizmalar olduğunun yasal kabulü; cemaatlerin iç işlerinde örfî hukuklarını uygulaması;

3. Kültürel talepler: Yerli dillerin hükümetlerce kabulü; cemaatlerin eğitim programlarını kendileri düzenlemeleri; yaşlıların bilgeliğini korumak ve sistemleştirmek üzere stratejiler geliştirilmesi, bilgilerin, kültürün ve maneviyatın eğitim programları aracılığıyla genç kuşaklara aktarımı; yerli halkların kültürel mirası ve entelektüel mülkiyetinin tanınması ve korunması; yerlilerin kültürel miraslarının yönetiminde söz sahibi olması; geleneksel sağlık pratiklerinin ve sağlık açısından önemli bitki, hayvan ve madenlerin korunması;

4. İnsan Haklarına İlişkin Talepler: Yerli bölgelerinin demilitarizasyonu; yasadışı silahlı grupların, beyaz muhafızların ve diğer grupların silahsızlandırılarak cezalandırılması; yerli kadın ve çocuklara yönelik insan hakları ihlâllerine son verilmesi; yerli kişi ve ailelerin devletlerarası sınırlardan serbest geçiş hakkı; yerli ve sivil toplum önderlerine karşı kovuşturmalara son verilmesi; yerli toplumlar arasında, bilgilendirilmemiş ve rızaya dayalı olmayan genetik araştırmalara son verilmesi; cinsiyet eşitliğine, yerli kadınların mücadele ve bilgilerine saygı;

5. Sosyal Talepler: Ücretli çalışan yerliler için daha iyi çalışma koşulları ve daha yüksek ücretler; sağlık kurumlarına sınırsız erişim hakkı; örgütlerin tüm toplumsal düzlemlerde meşru olarak tekabül eden mekanlara katılıp haklarını uygulaması ve savunması;

6. Yerli Örgütleri ve Diğer Toplumsal Kesimlerle İlişkiler: Kolektif hakların tam uygulanmasına olanak verecek siyasal ufku sağlamak açısından, ortak stratejileri geliştirmek ve hayata geçirebilmek için yerli halklar arasındaki iletişim ve dayanışma mekanlarını güçlendirmek ve harekete geçirmek; ulusal ve uluslar arası düzlemlerde diğer muhalif sivil toplum kesimleriyle yakın işbirliği; yerli hareketin konumunu yansıtan önerilerle Dünya Sosyal Forumu gibi uluslar arası forumlara katılmak; yerli örgütleri arasındaki bilgi paylaşımı konusunda teknolojik gereçlerin kullanımı; Abya Yala Yerli Halkları ve Örgütleri Ağı'nı kurmak için birlikte uğraş; kolektif ve tarihsel hakları için mücadele veren tüm yerli halklarla, bu arada Zapatistalarla, Venezüella halkı ve Başkan Chávez'le, sürekli antiemperyalist mücadelesinden dolayı Küba halkıyla dayanışma;

7. Uluslararası Hukuk: BM Altkomisyonu'nca benimsenen Yerli Halklar Hakları Evrensel Bildirgesi'nin onaylanması; ILO Kovansiyon 169'un onaylanıp etkin tarzda uygulanması.

* * * * *

Görülebileceği üzere, yerli hareketlerin taleplerinin ana eksenini, “farklı”lıklarının kabulü, tescili ve bu farklılığı sürdürebilme hakkı oluşturmaktadır. Hiç kuşkusuz ki yerli hareketler, cemaatlerini, toplumlarını, uluslarını ezelden ebede, yalıtılmış, değişimsiz bir biçim içerisinde muhafaza etme tahayyülünden kalkınmıyorlar. Ancak kalkınma planları, entegrasyon programları ya da geliştirme projeleri adına kendilerine dayatılan bir “ilerleme”nin edilgin nesneleri değil, kendi tasarladıkları ve denetledikleri değişim süreçlerinin aktif katılımcıları, aktörleri olma isteğini dile getiriyorlar. Ve bunu “Batı Uygarlığı”nın ve bu uygarlığı temellük eden, kendini ona eşitleyen kapitalizmin işlerliği doğrultusunda gerçekleştirmeyeceklerini net bir biçimde dile getiriyorlar. Bir başka deyişle, en azından kuramsal olarak “doğayla, tüm doğal türlerle ve atasal kozmovizyonla” uyumlu bir gelişmeye yetili olduklarını dile getiriyorlar. Öte yandan, mensubu oldukları ulus-devletten ayrılmak, bağımsız bir siyasal kendilik oluşturmak gibi bir niyetleri yok.

Bu görü, bir yandan homojen ve homojenleştirici bir tasavvur olarak ulus-devlete, bir yandan da yeryüzünde işletmeye açılmadık kaynak, küresel piyasaya dahil olmadık bir karış toprak, tüketiciye dönüştürülmemiş tek insan bırakmamak yönünde işleyen neo-liberal kapitalizme karşıttır ve bunları ilga edicidir. Yerli hareketleri, bu karşıtlığın giderek daha bilincinde davranmaktadırlar.

Talepler ulus-devlete karşıttır, çünkü nihaî olarak ulus-devlet içerisinde, onun eğitim, hukuk, maliye, mülkiyet, siyasa vb. sistemlerinin geçerli olmadığı bir teritoryal özerklik tasarımını biçimlendirmektedir. Bu model, örneğin aynı hukuk, maliye, siyaset vb. tarzlarını benimseyen farklı etnik/ulusal kendiliklerin oluşturduğu federasyon örgütlenişinden farklıdır; ve ulus-devletten topraklarının bir bölümü üzerindeki egemenliğinden, cemaatler lehine vazgeçmesini talep etmektedir.

Talepler, serbest piyasa ekonomisi mantığına da karşıttır, çünkü orman, ırmak, toprak, hava, hayvanlar, bitkiler ve insanları meta, kaynak, tüketim nesnesi vb. olarak değil, tekil ve kapsayıcı bir tinsel bütünlüğün birbirini desteklemesi gereken unsurları olarak gören bir kozmos kavrayışından hareket etmektedir. Yerli toplulukların ÇUŞ'ların kendi toprakları üzerindeki faaliyetlerine karşı çıkması, “onlar işletmesin, biz işletelim” gibi –son tahlilde- ulusalcı bir kaygıdan değil, tinsel varlıklar-doğa-insan birlikte yaşarlığına dair bir yaşam tasarımından kaynaklanmaktadır.

Bir başka deyişle, yerli hareketleri, bizatihi “uygarlık projesi”ni ve farklı bir toplum tahayyülünü tartışmaya açmaktadırlar. Bu tartışmalar, yalnızca yerliler ya da yalnızca Latin Amerika için değil, kapitalizmin bitimsiz kâr iştahının hızla tükettiği tüm yeryüzü için yararlıdır. “Başka bir dünya mümkün” deyişi, “yeni(den) sosyalizm” şiarı birer sloganın ötesinde bir anlam taşıyacaksa eğer, hem ulus-devlet formatının hem de neo-liberal kapitalizmin biçimlendirdiği “küresel tüketim toplumu”nun nasıl dönüştürüleceği konusuna kafa yormak zorundayız. Dünya ile “sürdürülebilir” bir birliktelik, sürdürülebilir bir “bios”, daha tokgözlü, daha az tüketen ve daha dayanışmacı bir yaşam tarzını gerektiriyor çünkü.

 

 

 

 

 

 

 

Untitled Document

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE

2010 BAHAR DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR….

Açılış Semineri
" KALKINMA DİYE BİR ŞEY VAR MI? “

Konuşmacı:

FİKRET BAŞKAYA

Dinleti:
Deyişler Nefesler Topluluğu

Programın Tamamı İçin Bak

Tarih:
20 Mart Cumartesi 2010 – Saat-15.00
Yer:
İstanbul Özgür Üniversite

 

.................................................................

 

YENİ YAYINLAR

Stalinizm
Bir İdeolojinin İflası

Sayfa: 248
Fiyatı: 14 TL

.................................................................

Kapitalizmden Uygarlığa

Sayfa: 266
Fiyatı: 15 TL

.................................................................

Türk Kimliğinin Yaratılması ve
Ulusal Kimlik Sorunu Üzerin

Sayfa: 144
Fiyatı: 10 TL

..................................................................

Resmi Tarih Tartışmaları 8
Türkiye’de “Azınlıklar”


Sayfa: 390
Fiyatı: 18 TL

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003