Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE

2010 BAHAR DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR….

Açılış Semineri
" KALKINMA DİYE BİR ŞEY VAR MI? “

Konuşmacı:

FİKRET BAŞKAYA

Dinleti:
Deyişler Nefesler Topluluğu

Programın Tamamı İçin Bak

Tarih:
20 Mart Cumartesi 2010 – Saat-15.00
Yer:
İstanbul Özgür Üniversite



 
GÜNCEL YAZILAR

RESMİ TARİH POLEMİKLERİ IV*

Tolga ERSOY

“Hızlı okuma kurslarına gittim” diye söz başlar bir anlatısında Woody Allen, ve devam eder “Savaş Ve Barış’ı yirmi dakikada okudum, olay Rusya’da geçiyor.”
Teşbihte hata olmazmış; üstelik hızla okuma kurslarına da gitmeye gerek yok, milyonlarca sayfalık resmi tarih yazınını istediğiniz hızda –ya da yavaşlıkta- okuyabilirsiniz ve “olayı” –ve daha doğru bir kelime ile: anlatılanı- bir iki cümle ile özetlemek olanaklı ki bunlardan birincisi “olay Türkiye’de geçiyor” şeklinde de olabilir. İkinci ve biraz zorlama ile üçüncü bir cümle ile özetinizi tamamlamanız olanaklı olacaktır. Allen, dünya edebiyatının en çok kahramanı olan romanlarından biri sayılan Savaş ve Barış’ı “hızlı okuma kurslarının da katkısıyla” bir cümle ile özetlerken “kahraman” olgusunu es geçmek zorundaydı; bizim hızlı okumamız ise milyonlarca sayfaya rağmen, öyle sanıyorum ki tüm dünya resmi tarih yazımlarına göre en az kahramanlı olma durumu ile ilgili olacaktır. Bunun resmi tarih yazarları için kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum; birçok resmi tarihçi tarafından “büyük kurtarıcı” ya da “ulu önder” gibi ve benzeri kutsallığa gönderme yapan sıfatlarla anılan Mustafa Kemal Atatürk eksenli yaratılan ve her geçen an, her geçen dakika yenilenen ve yinelenen ritüellerle geliştirilen kült, bu “zorunluluk” iddiamın başlıca dayanağı. Kuşkusuz bu durumun sorumluluğu Mustafa Kemal Atatürk’e ait değil, bu kült duvarının oluşturulmasına harç koyan tüm ideoloji emekçileri; üniversite hocasından sanatçısına, siyasetçisinden askerine tüm “resmi” şahsiyetler bu sorumluluğu paylaşıyorlar. Hiç kuşku yok ki seve seve paylaşıyorlar. Doğal olarak tartışmamızda taraf olanlar –ya da bu sorumluluğun altında kalacak olanlar- da onlar.
1930’lu yılardan itibaren devletin ve ideolojinin restorasyonu ve konjonktürsel yeniden inşasına girişildiğinde bu az kahramanlı öykünün figüranları yüklendikleri ağır görevin hakkını ancak zor altında onaylayabileceğimiz bir estetik anlayışla yerine getirdiler. Bu tarihten itibaren birçok “Savaş ve Barış” öykünmelerinin yazıldığını, Savaş Ve Barış” karikatürlerinin çizildiğini ve bu üretimlerin şaşalı bir şekilde yayınlandığını ve bu metinlerin ağaçlar henüz yaş iken “talim ve terbiye” baskıları altında ezberletildiğini biliyoruz. Resmi tarihin ya da resmi romanın has ürünlerini geçelim, “geride kalanlar” arasından ilk akla gelen, bir dönem –60’lı-70’li yıllarda- kendisini sol ya da devrimci sananların başucu kitabı mertebesine erişen Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan’ı olabilir; aynı yıllarda yayınlanan “sağ” Selek’in Anadolu İhtilali’nin “soldan” ayna görüntüsü olan bu kitap diğer taraftan da ulusalcı olup sol olunamayacağını bilmeyenlerin ya da “ulusalcı solun” estetik anlayışını yansıtması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Diğer taraftan soldaki bulaşıklığı ve resmi ideoloji-resmi tarihten kendisini bağımsızlaştıramamış ve onları sorgulamasını becerememiş bir “solun” düşkünlüğünü de örnekleyebilir.

Bu makale dizisinde bu kadar “yenilere” atlama yapsakta asıl amacımızın daha eskilere dönebilmek için bir kapı aralamak olduğunu unutmadan devam edelim. Resmi tarih yazımının çok kişilikli yol göstericilerinden biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun otuzlu yıllarda, o müthiş “istikrar” günlerinde, en yaşlısından en gencine günümüzdeki bütün Kemalistlerin özlemle andığı, düzenin istikrarı uğruna sefaletin sürekli kılındığı “o altın yıllarda”, “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitle” masalının hipnotik gücü altında 1934’de kaleme aldığı bir romanda, Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk’ü nasıl tanımladığını anımsamaya çalışalım.

Karaosmanoğlu’nun hızlı okuma kurslarına katılıp katılmadığını bilmiyoruz ancak Savaş ve Barış’a da gönderme yaptığı romanında yüklendiği görevi gücünün ve yeteneğinin ölçüsünde hakkıyla yerine getirdiği düşünülebilir.
Ankara adını verdiği üç bölümlük “romanı”, savaş yıllarından başlayarak cumhuriyetin kuruluşunu ve devamında ülkenin sosyo kültürel ve ekonomik imarını anlatarak yazıldığı yıldan on yıl sonrasına dek metaforik örneklemelerle tarihin yeniden yazımına bir başlangıç yapar. Bireysel mücadeleler yenilenmelerle sürerken bu coşkulu atılım yıllarında değişmeyen tek unsur, bu öykünün kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’ün kutsal varlığıdır. Ankara romanı, geçmişi yeniden yazmanın dışında geleceğin kurgusunun da bu yeniden yazılan geçmişe göre biçimleneceğinin haberini vermesi açısından “resmi roman” yazımında önemli bir yere sahiptir. Bu bağlamda onu, örnek olsun, 12 Eylül’ün “öteki” tarihini 12 Eylül’ün dili ile anlatan seksenli yılların Latife Tekin’i ya da doksanlı-ikibinli yılların Oya Baydar’ı ile yan yana koymak hatalı bir tasnif olmayacaktır! Ancak bizim burada Ankara’yı irdelememizin nedeni bu tarih vurgusundan çok kitapta Mustafa Kemal’in resmedilişi ile ilgili satırların şaşırtıcı kutsallık vurgusudur; kitabın üçüncü bölümü “bir yeni sabahın ilk işareti” olan ve “Türk milletini” ilim, bayındırlık, ekonomi ve sanat alanında “taze şevkli ve toplu bir hamleye davet eden” “Onuncu Yıl Nutku”nun okunmasıyla başlar. 1933’de tüm “kadro”, gelenekselleşen siyasetin ideolojisinin olgunlaştığı yeni bir dönemin başladığının bilincindedir. Roman bize bu süreçte “tüm sorunların hal olduğunu ve sanatta atılımın başladığını” haber verir. Bu yaklaşım aynı zamanda Kemalist yazının, otuzlu yıllar için ortak payda aldığı temel postulatında formüle edilmesidir. Özetle otuzlu yılların tarihi bundan sonra artık böyle, gösterildiği ya da dikte edildiği biçimiyle yazılacaktır.Otuzlu yılların ortalarında bolca üretilen ve ardında bolca okutulan bu ve benzeri metinlerde yazıldığı gibi yazılacaktır. İşte tarihin nasıl yazılacağına karar verildiği bu günlerde bu şekilde kurgulanan tarihin kahramanlarının da son bir rötuşla bir kez daha yeniden tanımlanması gerekmektedir.

Roman, dinleyicilerin gözünden Mustafa Kemal’in tasvirleriyle ilerler: “ve onun sonsuz bir gençlikle taravetli sarışın profiline bakıyordu. Bu profil’in en belli, en göze çarpan hususiyetleri, alında, göz yuvasında ve çenede toplanmıştı. Bu alın, çok geniş olmamakla beraber, eski Yunan heykeltıraşlarına bir genç Tanrı kafası örneği olacak derecede düzgün, ahenkli ve yontulmuş idi. Göz oyukları çukur değildi, fakat, bakışlarının derinden, çok derinden gelen bir hali vardı. Ve bütün yüzün enerjisi çenede toplanmış gibiydi. Bu kuvvetli, bu sert çene, kendi gücünden emin bir yumruk gibi hafifçe öne doğru uzanıyordu...” bir başka karşılaşmada: “o hiç de sert ve asık suratlı değildi; bilakis, güzel ve yuvarlak başı insanda, dayanılmaz bir okşama arzusu veren ehlileşmiş, munisleşmiş bir pars yavrusu kafasını andırıyordu. Fakat, gene öyle bir kafa gibi, kalbe bir korku ve çekinme hissi vermekten de hali kalmıyordu. Onun mayası, öbür insanlarınkinden büsbütün başka bir cevherle yoğrulmuş gibiydi. Ne derisi bizim derimize, ne saçları bizim saçlarımıza benziyordu ve senelerle ve zamanla hiçbir alakası yoktu.”
Daha önce de değindiğimiz zaman-kutsallık ilişkisinin bu kadar net bir söylemle dile getirilmiş olmasının önemle altını çizerek yazarın kutsallaştırma operasyonuna bir romanla nasıl katıldığını izlemeye devam edelim.
Üç bölümlü roman baş kişi Selma’nın yaşamındaki üç evliliği ile beraber Ankara’nın üç ayrı dönemdeki tablosunu çizer. Romanda hiçbir kahraman mükemmel değildir; doğru. İnsan unsurunu göze aldığımızda son derece doğal olan bu “durum” romanın kurgusu içinde gerçekliğini yitirir, çünkü onları mükemmellikten uzaklaştıran ilahi güç, onları romanın asıl kahramanının gölgesi altında figüranlaştırmaktadır. Öyküye doğal olarak mekan olan Ankara, ancak Mustafa Kemal’le birlikte, Onun sakin, kararlı ve destansı çehresi ile birlikte başka türlü görünmektedir. Yakup Kadri’nin anlatımına göre bütün bir ırkın asaletini taşıyan Mustafa Kemal varlığıyla kentteki tüm insanları ötekileştirmekte ve sıradanlaştırmaktadır. Ve tüm kent halkı her sabah uyandığında “kendisini selamete gönderecek kahramanın başucunda  gülümseyerek durduğunu” görmektedir.
Didaktik anekdotların eklemlenmesiyle gelişen ikinci bölüm, 1923 sonrasını anlatırken derinliksiz ve arka planı oturmamış düşüncelerin edebiyatlaştırılmış şeklidir, ancak yazarın sorununun edebiyat olmadığı ortadadır. O bu bölümde “değişimlerin” vicdani muhasebesini yapmakta ve bu muhasebe sonucunda “kuruluşu” restore etmektedir. Batılılaşmanın algılanışı bu muhasebenin temek eksenini oluşturmaktadır. Yerine ne konacağı konusunda ise tatminkar bire fikre rastlanılmaz, bu nedenle örnek olsun, efsaneleşen “cumhuriyet balolarına” yapılan eleştiri sönük kalmaktadır. Yüzyıllık siyaset geleneği gözden geçirildiğinde “batılılaşma” denen şey bizatihi bu balolarla özdeşleştirilebilir ve ne yazık ki Yakup Kadri ve “Kadro” Çernişevski –bile- olmaktan alabildiğine uzaktırlar. Bu ve benzeri örnekler bize diğer taraftan cumhuriyetin birkaç on yılındaki entelektüel kapasitesizliği de göstermektedir.

“Akla hesaba sığmaz, insanlıktan üstün gayretlerin” ürünü olan bir savaşımın ardından birkaç sene içinde bu noktaya neden gelindiğini sınıf kavramından ya da sosyalizm düşüncelerinden bihaber olanların açıklayabilmesinin imkansızlığı bir kez daha görülmektedir. “Avrupa proletaryasının sefalet ve felaketinden Türkiye’de eser görülmüyordu. Türkiye’de işçiler birer devlet memuru idi ve yüreklerinde bir devlet memurunun haysiyetini, vekarını, mesuliyetini taşıyorlardı. Gülüp geçeceğimiz bu türden sözler sendikaların bugünkü halini gördüğümüzde farklı bir şekilde anlam kazanabiliyor. “Başlarında patron diye bir bela yoktu. Kimsenin esiri değildiler. Yalnız memleketin hizmetçisi olduklarını ve alınlarından akan terin vatan topraklarına bereket getirici birer rahmet gibi yağdığını biliyorlardı.” Evet, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olduğunu sanmak ya da zorla sandırılmak böyle bir şey olmalı. Bu “duygu ve düşünce içinde” figüranlarımız onuncu yıl nutkundan aldıkları feyiz ile “vatan millet işlerine” kendilerini adarlar: üçüncü bölüm.
Karaosmanoğlu bu yazımı ile “çılgınlığı” öncelemektedir. Ve tıpkı tüm çılgın resmi tarih yazarlarında olduğu gibi yazdığı ne tarihtir ne de roman. Dolayısıyla eleştirmek zordur! Onların görevi tarihi yeniden yazmaktır, tarihi yeniden ve öyle imiş gibi yazmaktır. Kuşkusuz beyhude bir çaba içinde olduklarını her örnekte test etme ve iddiamızı doğrulama şansına sahibiz. Diğer taraftan yüz yıldan bu yana her geçen gün açlık sefalet ve yoksullukla sınanan sınıf gerçeğinin de ortada olduğunu unutmayalım.
1934’de yazılan roman 1943 yılına ait tarihi bir öngörü ile son bulur; benzerleriyle ancak 12 Eylülün ardından tanışacağımız bir tören anlatılır son satırlarda...
Soru tekrar sorulabilir: Yakup Kadri ne yapmak istemektedir, yanıt başta verdiğimiz gibidir: yazının tüm amacı kutsallaştırma işlevinin bir parçası olmaktır, diğer taraftan bu ve benzeri yazılar otuzlar tarihi ile ilgili okumalara da en baştan müdahale işlevini de görmektedir. Bu dönem yazını incelendiğinde tarih anlatımından çok ön plana çıkan unsur budur. Bu da döneme yönelik okumalarda birçok konunun yeterince irdelenmemesi ve hatta karanlıkta kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Tekrarlarsak romanda kültleştirme vurgusu şaşırtıcı biçimde had safhadadır: “Bu, bir ‘dünyanın ikinci yaratılışı’ idi. Bundan dört yıl evvel yüzünü gördüğü ve sesini işittiği Tanrı, aydınlığa, ol! Demişti; aydınlık oluyordu. Suya ol! Demişti, su oluyordu ve ‘suların arasında Levh olsun’ demişti. Levh meydana gelmişti ve !tohum verir nebatı ve yeryüzünde tohumu kendisinden olarak cinsine göre yemiş veren ağaçlar husule gelsin’ demiş ve ‘tohumun cinsinden türlü ağaçlar bitmişti”.
Okuyucunun bağışlayacağını umarak bir not düşmek gerekiyor; yaptığımız alıntı Eski Ahit’in Tekvin’inden bir parça değil, Yakup Kadri’nin Ankara’sından ve betimlenen de kutsal kitaplar aracılığıyla konuşan tanrı değil.
Edebiyat dünyasındaki –ve tarihteki- kutsallaştırma eğiliminin en önemli köşe başlarından biri olarak gördüğümüz Ankara romanının misyonu üzerine gerektikçe dönmeyi düşünebiliriz. Burada önemle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da bu ve benzeri yazınlarla tarihin yeniden kurgulanması, üretilmesi ve yazılması ya da resmi tarih oluşturulmasıdır. An kutsal bir vurgu ile yeniden yoğrulmakta ve Ankara romanının son bölümünde gördüğümüz gibi, gelecek bu kutsallığın ışığında planlanmaktadır. Toplumsal geleceğin düşlenmesi ve 30’lu yılların resmi tarih yazarlarının ve resmi romancılarının toplumsal ütopyası ancak kutsallık vurgusu ile var olabilmektedir. Geleceğe yönelik tarih kurgusu, gelecekte de resmi tarihin tıpkı o gün yazıldığı gibi okunacağının da garantisidir.
Ancak resmi tarihin ve örneğimizden yola çıkarak resmi romanın işlevini bu kadarla sınırlarsak ona haksızlık etmiş oluruz! Onun belki de söz ettiklerimizden daha önemli işlevi geçmişin yeniden yazılmasıdır, çünkü geçmiş bugünün gereksinimlerine göre yeniden yazılmazsa –zorunlu değişimler yapılmazsa- bugünün inşası olanaksızlaşacaktır.

Resmi tarih geçmişi yeniden yazma aşamasında başlıca hesaplaşmasını, aslında kendisinin de birer parçası olduğu İttihat ve Terakki ile yapar. Bu genel hipotezimize bir parantez açmak zorunludur: sorun yalnızca İttihat Ve Terakki partisinin etkin isimlerinin gözden düşürülmesi şu ya da bu şekilde tarihten silinmesinden ibarettir.
Bu iktidar mücadelesinin gereğidir ve burjuva siyaset dünyasında kazananı bunu yaptı diye suçlayamayız, bu onun doğasındadır!

Yakup Kadri’nin 1927 tarihli Hüküm Gecesi adlı romanı geçmişi yeniden kurgulama ve oyunun kurallarına uygun olarak yeniden yazma işine bir örnek olarak verilebilir. Kitabın zamanlaması yerindedir. Resmi tarihe İzmir Suikastı olarak geçen olayın ardından yapılan –sözde- yargılamalar sonu İttihatçılardan yeni yönetim için tehlikeli olabilecek tüm unsurlar temizlenmiştir. 1910’lu yılları ve bu dönemdeki İttihatçıları anlatan kitap, bu temizlik operasyonunun hemen ardından yayınlanır ancak kitap resmi tarihin her zaman başvurduğu bir yönteme başvurarak dünü anlatırken dünden bugüne göndermeler yapar bugünün olaylarını dünde yaşatmaya özen gösterir. Özetle Hüküm Gecesi’inde yazar, bugünün, 1926-33’ün kuralları ile 1910-13’ü yazmaya kalkışmıştır.
Temmuz 1926’da Los Angeles Times gazetesinde Mustafa Kemal’le 22 Haziran 1926’da yapılmış bir röportaj yayınlanır. Bu röportaj “Kemal, Türkiye’de Daha Birçok Siyasi Muhalifini Asmayı Vaad Ediyor” başlığı ile yayınmıştır. Röportajın ara başlığı ise “Cumhurbaşkanı, bir zamanlar kendisinin yakını olduğu halde sonraları suikastçılara katılan kadını affedecek” şeklindedir. İlginç olan suikast ve yargılanma sürecinde böyle bir kadına rastlanılmaması değil örneğin Hüküm Gecesi adlı romanda böyle bir öykünün yer alıyor olmasıdır. Diğer taraftan bu metinde dile getirilen birçok görüş örneğin, “cumhuriyetin hayatına kasteden iki unsur” diye tanımlanan saltanatçı/dinsel bağnazlık unsuru ile “ittihatçılık”  tanımlandığı şekliyle romanın temel siyasi eksenini oluşturmaktadır. Röportaja daha sonra kısaca döneceğiz, ancak burada dikkat çekmek istediğim unsur bu metnin örneğinden yola çıkarak 1926-27’de hakim olan siyasi görüş ve bu görüşe uygun öznel yargılarla geçmişin yeniden yazılması ve edebiyatın bu işe aracı edilmesidir. Diğer taraftan bu metinde, Hüküm Gecesi adlı romanda, tıpkı Ankara’da olduğu gibi, gerek tarih gerekse edebiyat alanından gelecek eleştirileri diğer tarafa geçerek yanıtlama şansına sahiptir!
İttihatçılara yakın duran ancak “ülkenin içine düştüğü durum” nedeniyle onları da sürekli sorgulayan bir gazetecinin Ahmet Kerim’in öyküsünü anlatan roman, 1913’de “tüm olumsuzluklarıyla” -ya da 1926’da yazıldığı gibi “hayvanca suikast yöntemlerine başvurarak, katiller kiralayarak, kadınları baştan çıkararak”-  İttihat Terakki’nin açık bir şekilde iktidara gelişi idealist gazeteci Ahmet Kerim’in ise yeterince olgunlaşmamış siyasi düşüncelerinin de katkısıyla mahvoluşu ile sona erer.
Tıpkı tüm İttihatçılarda olduğu gibi olumlu birçok niteliğine rağmen Ahmet Kerim’de diğerleri gibi ülkenin gerçeğini iyi değerlendiremediği ve bu eksiklikle kurtuluş yolunu doğru tanımlayamadığı için tarihten silineceklerdir. Karanlık bir sokakta kulağına fısıldanan “Türkiye son günlerini yaşıyor. Artık bizden hayır gelmez” sözleri, kuşağını nitelendirmektedir. Ve bu nitelendirmeyle Yakup Kadri onları “kayıp” olarak ilan etmekte bir sakınca görmemektedir. Yakup Kadri’ye göre romanın tüm kahramanları, romanda ismi geçen herkes –biri hariç- Enver’inden Talat’ına, Ahmet Samim’den Ahmet Kerim’e herkes bu gerçekliği algılamaktan uzak, umutsuz bir yaşam sürmektedir. Biri hariç; romana tümüyle eklenmişlik duygusu veren “bir genç” Ahmet Samim’e kurtuluş nutku çekecek kadar bilinçlidir ve sözleriyle cumhuriyet sonrasının tüm kurgu ideallerini taşıdığı görülmektedir. O cumhuriyet kuşağının temsilcisidir ve “kayıp” İttihat Terakki kuşağına son uyarılarını yapmaktadır. Mahmut Şevket Paşa’nın vurulup İttihat Terakki’nin açık bir şekilde iktidara gelmesiyle sonlanacak olan romandaki Hüküm’ün sadece bu suikastla ilgili olarak İttihat ve Terakki’nin “diğerleri” hakkında verdiği bir hükmü değil, 1927 yılında iktidardaki ikinci kuşak İttihatçıların diğer İttihatçılarla ilgili hükmünü de içerdiğini görürüz. Bu öznel hüküm resmi tarihin “gerçeği” olmaktadır.
 
Romanı belki de en ilginç kılan unsur Merkez-i Umumi olgusunun resmedilişi ile ilgilidir; buna resmi tarih yazının da sık rastlanılmaz, çünkü bu olgu devralınmış ve fiilileştirilmiş bir gelenektir. Gizlidir. Burada anlatılan ise karikatürleştirilmiş bir “merkez” yapısıdır, iktidardan düşmüşler ve tarihten kaybolmuşlardır. Bu tabloda yalnızca kaybolanların ismi vardır, yola devam edenlerin ise gizliliğine her koşulda saygı gösterilmektedir. Ayrıca değerlendirilmelidir!

Kuşkusuz resmi tarih geçmişi her zaman bu kadar sofistike bir biçimde tahrifat edip yeniden yazmakla uğraşmaz, çoğu zaman daha doğrudan müdahalelerde bulunur. Bu müdahaleler o kadar doğrudandır ki, gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiğini ya da daha doğrusu nerede başlamayıp nerede bitmediğini algılamakta zorladığımız olur! Ancak bu zorluğun üstesinden gelmek sanıldığından kolay olabilir. Nelerin atlandığı, nelerin yok sayıldığı ya da nelerin anlatılmadığını sorgulamak bu bağlamda önemlidir. Burada geniş bir parantez açıp, “Mustafa Kemal tarihinin en az anlatılan bölümünün hangi dönemi kapsadığı” sorusunun, ele aldığımız bağlamda yanıtlanması gerektiğini düşünüyorum. Ya da soru şu şekilde de formüle edilebilir: birinci savaş yılları boyunca Mustafa Kemal’in Osmanlı ordusundaki görevi yalnızca “Çanakkale” ile sınırlanabilir mi? Sorunun yanıtı resmi tarihin genel yazımında arandığında ulaşacağımız “boşluklar” bir taraftan sorumuzun yanıtını oluştururken, diğer taraftan da birçok yeni sorunun kurgulanması için ip uçlarını verecektir. Burada bu süreci tartışmak yerine resmi tarihin bir diğer yönteminin irdelenmesini gerekli duymaktayım; anlatılmayanın ya da boşlukta kalanın yılların ardından anlatılmaya doldurulmaya çalışılması. Tabii ki resmi ideolojinin/resmi tarihin kurallarına ve söylemine göre... Tarihte boşluk olmayacağına göre boş bırakılanın doldurulması işlevi de geçmişin yeniden yazılması işinin bir parçası olarak resmi tarihin doğal görevlerinden biri olarak ele alınmalıdır. Kolaylaştırıcı bir örnek olarak resmi gazetecilerimizin peygamberlerinden Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” adlı anlatı-anı çalışması olarak verilebilir. 1932 yılında yayınlanan anılarda savaş yıllarının Filistin ve Suriye’sinden ilgi çekici manzaralar verilir. “Meşrutiyet şahsiyetlerinde adına eser yazılacak kıymette” kimseyi bulamayan yazar 1915-18 yılları arasında söz ettiğimiz bölgeyi anlatırken  sarışın, sert ve bakınırken gözlerine takılmamanın imkansız” olduğu “yaman” bir Mustafa Kemal’i anlatılan coğrafyanın ve yaşanan olumsuz sürecin tümüyle dışında tutma çabası güder. 1918’de dile getirilen ancak 30’lu yıllardan itibaren ancak somutlaşabilen “misak-ı milli” anlayışı ile 1915’li yılları anlatmaya kalkmak tarih yazımının deformasyonu için bir örnek olarak ele alınabilir. Atay’ın yaptıklarından biri budur.

Atay’ın tüm anlatısı boyunca anılan coğrafyada Mustafa Kemal’le bir kez karşılaşırız. Bu, tarihsel nesnelliği sorgulanması gereken bir an’dır: “hiçbirinin durduramadığı İngiliz seli, yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’taki Türkiye sınırı idi.” (Örneğin Ana-Britannica Ansiklopedisindeki “Atatürk” maddesinin ilgili kısmında bu söyle satır satır tekrarlanır.) Tekrarlarsak, bunun dışında Suriye ve Filistin çarpışmalarında Mustafa Kemal’e rastlamayız. Özenle dışında tutulmuştur, Atay’ın yaptıklarından birisi de budur.
Okuyucu  ise “öyle mi” sorusunu sormak ve yanıtlamakla yükümlüdür.

Diğer taraftan 1930’lu yılların “tarih yeniden yazımı” için örnek oluşturan “Zeytindağı” anlatısı ilginç satır aralarıyla otuzlu yıllarda henüz bir Ermeni “konusunun” bir Ermeni “sorunu” oluşturmadığını da bize anlatmaktadır. Henüz bu “sorunun” siyasi ihalesinin tamamlanmamış olduğunu, Lozan’da “Ermeni Sorununun” dışlanması için önemli çabalar harcanmasına rağmen sorunla ilgili siyasetin pragmatik dalgalanmalar gösterdiğini saptayabiliriz; İttihat ve Terakki-Merkez-i Umumi ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan devralınan “sorun” konjonktürsel olarak tarih yazımı için henüz kaydıyla yeterince bir “sorun” oluşturmamaktadır!

Tarih-polemik denememizin bu bölümünde karşılaştırma amacıyla ele aldığımız 1926 tarihli Mustafa Kemal söyleşisinde de bu anlamda ilginç bir söyleme tanık oluruz: “Yuvalarından kitle halinde acımasızca tehcir edilen ve kıyıma uğratılan milyonlarca Hıristiyan teb’amızın hayatlarının hesabı kendilerinden sorulmak gereken Genç Türkiye Partisinin bu kalıntıları Cumhuriyet yönetimi altında rahat durmuyordu” diyen Mustafa Kemal sözlerine şöyle devam eder: “Bunlar şimdiye kadar yağma, haydutluk ve rüşvetle yaşamış ve faydalı bir işte çalışmak, hayatlarını namuslu alın terleriyle kazanmak yolundaki herhangi bir düşünce ya da öneriye düşman olmuşlardır. Halkın iradesine karşın ülkemizi Büyük Harbe sürükleyen ve Enver Paşa’nın caniyane ihtirasını tatmin etmek için Türk gençliğinin nehirler gibi kanını akıtan bu unsur, muhalefet partisi kisvesi altında, benim ve kabine üyelerimin canlarımıza kasteden korkakça bir düzen kurmuştur.” Çok kolaylıkla kabul edilebileceği gibi, resmi ideolojinin ve günümüz resmi tarih anlayışının tümüyle dışında bir söylem ve üslupla karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Bu da resmi tarih yazımının bir diğer sorunu olarak karşımızda durmaktadır...
*
Bu polemik dizisinde gelen kimi eleştiriler dikkate alınarak ilk ve son kez bir “metin altı not” konması zorunlu olmuştur. Bu yazı dizisi bir deneme olarak da ele alınabilir; bununla birlikte tüm alıntılar dipnotsuz olarak verilmektedir ancak metin içinde yapılan alıntıyla ilgili yeterli künye açılımı metin içinde bulunmaktadır. Araştıran okur gerçeği kolaylıkla bulacaktır.
Bilgisayar ortamının, elektronik postaların “sanallığı” korkakların işini epeyce kolaylaştırmış görünmektedir. İsimlerini-cisimlerini saklayarak bu aracılarla küfretmek anlaşılan odur ki kendisini “ulusalcı sol” olarak tanımlayan kimi nazi artıklarının ve faşistlerin yeni geleneğini oluşturmuş gibi görünmektedir.

*Sorun Polemik Dergisinin Mart 2006 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.

 

tolga_ersoy@yahoo.com

 

Untitled Document

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE

2010 BAHAR DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR….

Açılış Semineri
" KALKINMA DİYE BİR ŞEY VAR MI? “

Konuşmacı:

FİKRET BAŞKAYA

Dinleti:
Deyişler Nefesler Topluluğu

Programın Tamamı İçin Bak

Tarih:
20 Mart Cumartesi 2010 – Saat-15.00
Yer:
İstanbul Özgür Üniversite

 

.................................................................

 

YENİ YAYINLAR

Stalinizm
Bir İdeolojinin İflası

Sayfa: 248
Fiyatı: 14 TL

.................................................................

Kapitalizmden Uygarlığa

Sayfa: 266
Fiyatı: 15 TL

.................................................................

Türk Kimliğinin Yaratılması ve
Ulusal Kimlik Sorunu Üzerin

Sayfa: 144
Fiyatı: 10 TL

..................................................................

Resmi Tarih Tartışmaları 8
Türkiye’de “Azınlıklar”


Sayfa: 390
Fiyatı: 18 TL

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003