Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

RESMİ TARİH POLEMİKLERİ II

  Tolga Ersoy (*)

Bu ülkenin “muhalifleri” yüz elli yıldan bu yana “padişahım çok yaşa” nidalarıyla yürüyor!
Kuşkusuz göründüğü kadar basit değil; kendisini var eden düzene karşı görev ve sorumluluk bilincinin bir tür dışavurumu. Yapılacak çözümlemelerde uzun uzadıya “teorik takılmalara da” gerek yok. Analizimizin temel çıkış noktasını, devlet kurgusunun niteliği oluşturmalıdır ve bu analizin sonucunda da resmi ideolojinin başarısının hakkı verilmelidir. O öyle kolay kolay küçümsemeye gelecek bir unsur değildir, neredeyse yüz yıldan bu yana aşılamadık ciddi bir engeldir.
Adam gibi hesabı sorulmamış ve yakın gelecekte de sorulma olasılığı olmayan “bir günü” anmak üzere düzenlenen “12 Eylül Mitingi” öncesinde, fiilen var olmayan ve hukuki varlığı ile de ancak 12 Eylül rejimine meşruiyet kazandırmaktan öte bir işlevi olmayan ve aslında şu anki varlığını bizatihi 12 Eylül rejimine borçlu olan bir sendikanın başkanı; adı olsun sendika paşası, “ülkenin ve milletin her zamankinden çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğu bu günlerde” gibi/veya benzeri sözlerle başlayan konuşmasını “devletinin bekası için” diyerek veya benzeri sözleri sarf ederek mitinge katılmayacağını, katılmayacaklarını –bir nüans: belki de katılamayacaklarını- ilan etti.
Şimdilerde ülkenin/devletin gereksinimini karşılamak üzere sosyal demokrat bir parti kuruyorlarmış!
Bu ülkenin “aydını” yüz elli yıldan bu yana “padişahım çok yaşa” nidalarıyla yürüyor.

Yurt dışına sürgüne giden ya da kendisini sürgün kılan (!) jöntürklerin ya da ittihatçıların anılarında padişah tarafından maaşa bağlandıklarını ya da maaşları geciktiği için yakınmalarını okumak, bugünü yaşayan bizler için şaşırtıcı olmuyor; kaldı ki diğer taraftan, dürüstlüklerine saygı duyduğumu ya da saygı duyulması gerektiğini düşündüğümü de belirtmek istiyorum. Zavallı bir maaşla, “devletlû” sloganların üst üste çakışması, Osmanlının sefalet günlerinin de nedeninin açıklanması için okuyuculara bir kapıyı aralıyor. Muhalif aydının, “Osmanlı” olmadan bir şey olmadığının ya da hiçbir şey olduğunun farkına bilinçli bir şekilde ve/veya bilinç altında varmış olduğu görülüyor. Bu kafalarda “devlet”, padişah ve onun mülkünden ve güttüğü sürüden oluşuyordu. Muhalif çabaların önemli bir kısmının başlıca amacını ise, bu şekildeki devlet kurgusundan herhangi bir sapma olmaksızın oluşturulacak yeni bürokratik mekanizmada söz sahibi olabilmek oluşturmaktaydı. Özetle temel sorun, devletin bekasıydı; geriye kalan ise teknik bir konuydu: kan bağına bağlı bir monarşi de olabilirdi yeniden meşruiyet kazandırılmış bir monarşi de söz konusu olabilirdi. Ya da cumhuriyet yaftası ile kutsanan bir monarşi!
Amaç her zaman için araçtan önemlidir. Ve resmi ideolojinin pratik çerçevesini de çizen budur. Gerektiğinde cumhuriyet ve o zaman gerekirse demokrasi ve hatta komünizm... Adı bir takım yolsuzluklara karışan ve aydınlatılmayan-açıklanamayan bir intihar olayı ile aramızdan ayrılan ünlü Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın “bu ülkeye komünizm gerekirse onu da biz getiririz” sözü üzerinde, onu karikatürleştirmeden, mizaha başvurmadan bu bağlamda ciddiyetle durulması gerekir. Öyle sıradan, laf olsun diye söylenmiş, sarf edilmiş bir söz değildir.

Yüzyılı aşkın bir süre önce padişahını/devletini alabildiğine sahiplenen “muhalif” kafalar, aydınlar bu sahiplenmenin zorunluluklarını ve görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları pratik zenginlikte, neredeyse sıfırdan başlayıp oldukça sağlam bir resmi ideoloji inşa ettiler. İnşa sürecinin pratik zenginliği, deneyimler ve temel araç, tüm ideolojilerin “resmisinde” olduğu gibi onunda bir dogmaya dönüşmesine yol açtı.
Dogmanın dogmalığını niteleyen onun katılığıdır.
Dogmanın sağlamlığı, onun ancak bir bütün olarak varlığını koruyabilme yeteneğiyle birlikte yeniden inşa-yerine koyma becerisine bağlıdır. Kuşkusuz bu türden bir “yeteneğin” başlıca aracı zor unsurudur ve zor’a sahip olma ya da onun kullanılması resmi ideolojinin egemenliğinin niteliğini ve niceliğini belirler. Ancak bu bağlamda resmi ideolojinin yekpare bir bütünlük olarak algılanması ona karşı yürütülen mücadelede kimi zaafların ortaya çıkmasına neden olabilir. O, bir arada ve uyumlu unsurların sağlam birlikteliğidir. Bu unsurlardan (argüman) bir ya da bir kaçının yıkımı onun zayıflatılması ve hatta çökertilmesi anlamına gelebilir; ancak bir diğer sorun, bu anlama gelmeyebileceğidir.
Deneyim zenginliği ile kendini geliştiren zor ve her zor sürecinin deneyim birikimine yaptığı katkı, eksilenin ya da zayıflayanın yeniden inşasını, evrimleşerek yenileşmesini ya da yerine “eskisinden” hiçbir şekilde amaç farkı bulunmayan “yeninin” konmasını sağlar; böylece temel olanın değişmezliği de sağlanmış olur.
Burada temel olanla kastettiğimiz unsurlardan biriside “bilgi”dir ve bilginin değişmezliği onun ideolojileşmesinin başlıca göstergelerinden birisidir.
Bilgi değişim ve dönüşüm halindedir. Yenilenir. Yenilenme süreci eskinin tümüyle tedavülden kalkmasına ya da antik bir “değer” olarak toplum ve bireylerin zihinlerindeki müzelerde ya da karakollarda varlığını sürdürmesiyle sonuçlanır, hiç kuşkusuz aynı süreç-süreçler yenilenen bilgi/bilgiler için de geçerlidir. Bu diyalektik “durum” yaşamın her evresini, her türden bilgiyi, kısaca söylemek gerekirse tüm evreni kapsar. Bilginin değişmezliğini savunmak ya da bu değişmezlik durumu üzerinden onu yinelemek, üretilen bilginin kutsallaştırılması anlamını taşır. Böylece bilgi bilim yolundan sapar, saptırılır. Bu bağlamda bilim bir kesinlikten çok bir süreci tanımlamaktadır. Dolayısıyla bilginin “bilim sürecinde” var olabilmesi onun yanlışlarının, eksikliklerinin ve çelişkilerinin yeni veriler ışığında tartışılması ve bu bağlamda onun yeniden üretilmesi ile olanaklıdır. Bu bilimin özgürlüğünü de tanımlayan bir sürecin göstergesidir.

Ve insanlığın her türden özgürlük arayışında olduğu gibi bilimin özgür alanında da zorunlu ortaya çıkacak arayış-arayışlar zor yoluyla kısıtlanmaya, silah ya da yasa yoluyla denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Ancak en etkin denetim aracının resmi ideolojinin doğasında var olduğu unutulmamalıdır. Zihinleri işgal eden resmi ideoloji-değişmez bilgi ya da kutsal gerçek, özgür sorgulamaları olanaksız kılacak kadar toplumu ve insanları sınırlarını kendi çizdiği alan içerisinde köleleştirmiştir. Kölelerin sınırlarda dolaşmasına hoşgörü ile bakılabilir, dışına çıkmalarına ise asla. Zaten çoğunluk tebaa ya da reaya [=sürü] “özgürlüğün bu sınırlarda dolaşmak olduğuna” şartlanmıştır, şartlandırılmıştır. Çünkü “kutsal bilgi” bir güçtür, erkin egemenlik alanını oluşturabilmesi ve koruyabilmesi için gerekli bütün argümanları yaratır, şekillendirir ve onun kullanımına sunar. Bilginin değişmezliği devletin sorgulanmazlığını, sorgulanamazlığını sağlar; bu siyasi otoritenin korunması için mutlaktır. Bu resmi ideolojidir!
Resmi ideolojinin en önemli çabası, tekrarlarsak, egemenlik alanını korumak ve ideolojisini yeniden üretmek için otoriter/değişmez bilginin ve kendi kurguladığı gerçeğin sorgulanmazlığını sağlamak şeklinde biçimlenmiştir.

Türkiye için resmi ideolojinin temel kaynağını Nutuk oluşturur. Nutuk’un bir parti toplantısında okunduğu tarih, aynı zamanda resmi ideolojinin arınmışlığının, arıtılmışlığının ve yeni katkılarla-yeniden inşa edilmişliğinin ilan edildiği tarihtir. Kayıtsız şartsız egemenlik yolunda önemli bir mesafe kat edildiğinin ilanıdır.
Nutuk yalnızca “güncel” bir saptama yapmakla kalmamıştır. Öncesinin temel sorunsalına; devletin bekası amacına ulaşılması için yeni bir tarih kurgusunu temel gerçek olarak ve hatta, onun temel gerçekliğini sorgulayanlara yönelik olmak kaydıyla, daha da ötesinde kabullenilmesi zorunlu gerçek olarak tebaanın/reayanın önüne koymuştur.
Artık herkes gardını buna göre alsın!
Çünkü Nutuk, söylemi, üslubu, yazılanları ve daha önemlisi yazılmayanları ile mutlak bir egemenliğin cisimleşmiş halidir. O artık tarihin kendisi olmuştur. O değinilen ve değinilmeyen kısımlarıyla devletin bekası için gerekli bütün argümanları içeren bir özelliğe sahiptir. Tüm resmi tarih yazımları bu bağlamda Nutuk’u tekrardan öteye geçememeye mahkum edilmişlerdir. Doğal olarak; adı üstünde “resmi tarih”...!
Resmi tarih bir dogma yazımıdır.
Dolayısıyla Nutuk okumak resmi tarihin birçok yazımını okumaktan bizi kurtaracaktır. Aynı şekilde herhangi bir resmi tarih yazımının okunmasıyla da diğerlerini okuma zahmetinden kurtulmuş olacağız. Ve dolayısıyla da resmi tarih yazıcılarının bir bütün olarak ya da ayrı ayrı olmak kaydıyla “çılgınlıklarına” şahit olma fırsatını da kaçırmış olacağız! İddialı bir iddiada mı bulunuyoruz? İddiamızı bir/iki adım daha ileriye götürelim: bir: birini okursak diğerini okumamıza gerek yoktur, iki: eğer “AB standartlarına sahip bir okuryazar veya okuyucu isek” gözlerimizi kapatıp şöyle bir eğitim=talim terbiye hayatımızı düşündüğümüzde hiçbirisini okumaya gereksinimimiz olmadığının farkına varabiliriz. İçselleştirme, erk/zor ya da ideolojinin gücü, adını siz koyun...
Tabii hal böyle olunca da Nutuk’un yeni versiyonunu okuyan bir okuyucu AB standartlarında bir okuyucu olmadığı için “mal bulmuş mağribi gibi” davranmakta, hadi burada ırkçılık yapmayalım ve küresel takılalım: “kendisini Amerika’yı yeniden keşfetmiş” zannetmektedir. Son günlerde yayın-medya dünyasını sarsan çılgınlığın nedeni!

Karşımızda devingen bir organizma vardır: resmi tarih-resmi ideoloji. Ve bu organizma hiçbir zaman bildiklerinden şüphe etmez. Gücünü koruduğu ölçüde bu şüphe etmeme durumu süreklik gösterir. O yeni bir bilgiye de, doğal olarak, bu “durumunu” sürdürdüğü sürece gereksinim duymayacaktır. Bugünün resmi tarihçilerine-maaşlı tarihçilerine bakarak olumsuzlamamıza devam edelim: o yeni bilgiye gereksinimi olduğunun farkında bile değildir, o yeni bilginin farkında bile değildir.

Resmi ideolojinin en önemli yanı onun aslında “tarihe” karşı olmasıdır, o tarihi kendi belirlediği bir noktada durdurmuştur.
Gerçekte her resmi tarih yazımı, “tarihin sonu”nun öznel bir ifadesinden başka bir şey değildir. O nokta Türkiye için de bu şekilde belirlenmiştir. Güncel ve politik konjoktürel tartışmalar bu miladın niteliğinin sabitlenen amaca göre yeniden kurgulanması şeklinde geliştirilir. Nutuk’la gösterilen amaç ve yol, sonrasının yazımı içinde müdahalecidir.

Bu türden yaklaşımların gelenekselleştirilmesi yönünde zor yoluyla yapılan vurgu ve müdahaleler ne yazık ki bir tarih okuması-yazımı-belgesi olan kimi tarih kitaplarının kutsallaşması-kutsallaştırılması yolunu açmıştır. Dolayısıyla reaya olan bir toplum için kutsal olanı sorgulama ya da onunla hesaplaşma diye bir “sorunda” olamaz. Hasbelkader olsa da bu sorgulama yaptırılmaz! Kutsallaştırılan nesne/öğe her kutsal “şeyde” olduğu gibi kıyas götürmez. Üzerinde düşünülmesine izin verilmez. O sadece gününü değil kendinden sonraki zamanları da biçimlendiren bir tabuya dönüşmüştür.
Özetle resmi tarih/resmi ideoloji her tabu gibi dokunulmazdır. Dokunulmazlıkla beslenen devlet için bu korunma temel amaçtır ve kendi içinde karşılıklı bir beslenme durumu söz konusudur.
Kutsallığın çok katmanlı yapısından ötürü tutarsızlığa mahkum olması tabulaştırma tarafından maskelenmektedir. Bu maskeleme yeni bir din olgusu ile karşı karşıya kalmamızın da bir göstergesidir. Ve bu öyle bir maskedir ki yalnızca “yaratılışı” değil, “yaratılışı” yeniden üreten gelecek zamanı ve şimdiki zamanı da belirler.
Bu nedenle resmi tarih sadece geçmişi değil geleceği de anlatır ve her “gelecek”, düne dönüşmek üzere olduğu şimdiki zamanda yeniden kurgulanarak, gerçekliği maniple edilerek resmi tarihe eklemlenir. Ne var ki bu türden olgular resmi tarihin temel argümanlarını oluşturmaktan ziyade onları destekleyen nitelikleriyle daha fazla dikkat çekerler.

Geçtiğimiz günlerde bolca tartışılan iki konuyu örneklemek bu bağlamda açıklayıcı olacaktır.
Ermeni “sorunu”, şu an’a kadar ele alındığı şekliyle resmi tarihin temel argümanlarına sahip görünmekte ve üzerinde tartışılmasına ancak devlet kanalı ya da devlet maniplasyonuyla izin verilmektedir. Karşılıklı bir gösteri söz konusudur ve tartışmaya katılan her iki taraf ta “öyleymiş” oyununun bir parçasıdır. (Sol’un ise bu “sorun” üstüne söyleyecek bir sözü yokmuş gibi görünmektedir!) Oyun “sorunun” ardındaki temel ideolojik kurgunun yeniden düzenlenmesi amacıyla oynanmaktadır. İlerleyen bölümlerde değinmeyi umuyorum; bir tez olarak tartışılabilir, Ermeni “Sorununun” üzerinde bu kadar “önemle” durulmasının nedeni belki de 1915 sürecinin, “esas devlet kurgusunun-örgütlenmesinin” nadiren deşifre olduğu anlardan birisi olmasıdır. Osmanlıya ait birçok şeyin reddedilmesi ya da reddediliyor görünmesine rağmen “1915 İttihat Terakki Kadrosunun” önde gelen isimlerinin önemli bir bölümünün –biat olayları ayrı bir yazının konusu- siyaseten katline rağmen “duruma” böylesine sahip çıkılması... Kim bilir?
İlerde tartışmak umuduyla...

Güncel olan bir diğer örnek olay ise 6-7 Eylül olayları. Çok kolaylıkla 1915 ile ilişkilendirilebilir, göndermeler ve örnek aktarımına başvurulabilir. On yıllar boyu bize ne anlatıldığını kısaca anımsayalım: “İngiltere-Türkiye-Yunanistan arasında Kıbrıs’ın geleceği üzerine konferansların düzenlendiği bir sırada Atatürk’ün Selanik’teki evi Yunanlılar tarafından bombalanır. Bunun üzerine galeyana gelen halkımız İstanbul’daki azınlıkları hedef alan bir gösteri düzenler... vs...” On yıllar boyu bu öcü masalı tıpkı bu şekilde anlatılmış ve kara cahilliğini bir değer olarak kabul eden ve ona sımsıkı sarılmayı marifet sayan “yığınlar” bu masala kolayca kanmıştır; çünkü bu masal onun milliyetçi-mukaddesatçı duygularını sömürecek ilkel unsurları-argümanları yeterince işlemektedir: devlet kurucusunun bombalanan evi ve bombacıların içimizdeki iş birlikçileri... vs.
On yılların ardından gelişen yeni konjonktür bu masalın okunmasını anlamsız ve gereksiz kılınca onun yeniden yazımına girişildi ve kuşkusuz daha dürüst bir yazım yönteminde karar kılındı. Eylül ayının ilk on beş günü burjuvazinin “ciddi” yayın organları zamanlarının ve sayfalarının/köşelerinin önemli bir kısmını 6-7 Eylül olaylarının yeniden –yeni yazılmış biçimiyle- anlatımına ayırdılar. Ne anlatıldığı değil anlatılmayan unsurlar bizim için önemlidir, o bu örneğimizde resmi tarihin yeni kurgusu için açıklayıcı olmaktadır: bu olayların ne türden bir sermaye aktarımı olduğu ve kimin kazançlı çıktığı. Anlatılarda bu sorunun yanıtının verilmemesi-aranmaması bu bağlamda çok önemlidir.
Nedir 6-7 Eylül, özetle: “İngiltere-Türkiye-Yunanistan arasında Kıbrıs’ın nasıl sömürüleceği hakkında toplantıların yapıldığı bir sırada Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalanır. Milliyetçi basının kışkırtması ve CHP-DP’li milletvekillerinin de katılımıyla İstanbul’da “ırkçı” bir ayaklanma olur, Rum ve Ermenilere ait binlerce işyeri ve konut yağmalanır, yağmalamalardan kiliselerde nasibini alır. 6-7 Eylül’ün ardından on binlerce Rum mallarının ve varlıklarının önemli bir kısmını geride bırakarak yakın tarihin ikinci büyük göçü ile Yunanistan’a gider. Tehcir! Faşist DP hükümeti ise tüm suçu komünistlere atarak kara cahilliği her geçen an yeniden ispat olunan yığınlar için yeterli yeni bir argümana sarılmakta sakınca görmez. Yılların ardından bombacıların Türkler olduğu anlaşılır, hatta bombacılardan biri yakın tarihimizde vali olarak hizmetlerine devam edecektir.”
Resmi tarihin yeni kurgusu olayın geri planını irdelemeyerek bu “adli vakadan” bir özür çıkarmaya çalışır. Formüle etmeye çalıştığım ve tartışmayı umduğum “merkez-i umumi” kurgusuna önemli hizmetleri olmuş orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu yıllar önce yeterli bir açıklamayla “durumu” özetlemişti: “6-7 Eylül olayları da Özel Harp Dairesi’nin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”
Sorun, tarihi sorgulayarak okuma alışkanlığının olmamasıyla ilgili ve tabii bir de kutsallaştırılan ve tabulaştırılan kavramlarla!

6-7 Eylül’ün yeniden yazımı, tekrarlarsak konjonktürel bir zorunluluktu ve resmi tarihin temel kurgusu ve argümanları için bu yeniden yazım sürecinin ve yeniden yazım nedenselliğinin bir sorun oluşturmayacağı ortadaydı. Şimdilik kaydıyla bu kadarının yeteceği ve bir süre bu kadarıyla idare edilebileceği düşünülüyor olabilir.

Doğal olarak her “olaya” böyle yaklaşmaz, yaklaşılmasına izin verilmez. Gerektiği zamanlarda ilk yazılan şekliyle anımsatılır, üzerinde herhangi bir yazım oynaması yapılmaz. Önümüzdeki günlerde özellikle “ulusalcı” medyada karşılaşma olasılığımızın çok yüksek olduğu “Menemen Şehidi Kubilay” anlatısı bu sözlerimizin örneği olarak ele alınabilir. Kubilay olayı, sınırları devlet tarafından çizilen din siyasetinin-dini siyasetin veya dinsel muhalefetin terbiye kuralları içinde gerekli uyarıları alması amacıyla için söze giriş cümlesi olarak dile getirilir. O bir gözdağıbuzdağının görünen yüzü olarak algılatılır. Oyunun her geçen an değişen kuralları olduğu, Kubilay anmalarının başlıca amacını oluşturur.

Ve her resmi söylemde olduğu gibi Kubilay anmaları da her sene değil ancak gerektiğine inanıldığı senelerde daha fazla zor içerir, zor’un üslubu bazı senelerde daha fazla hissedilir. Her anma ya da anımsatmada Kubilay’ın bildiğimiz acı öyküsü merkezi bir yazımla tekrarlanır. Tekrar yapmayacağız, okuyucunun bu öyküyü çok iyi bildiğini düşünüyorum. Sadece bu öyküde sorulmayan ya da göz ardı edilen kimi soruları sorup okuyucuyu araştırmak ve yeniden okumak yolunda uyarmayı amaçlıyorum; sorular önemlilik sırası içermiyor ve doğal olarak sayıları verdiğimden çok daha fazla: 1) Kubilay olayının olduğu günlerde Ege köylüsünün ekonomik durumu nasıldı? 2) Menemen İzmir’e çok yakın, tempolu bir yürüyüşle altı saatte varılabilir. O halde olayların önceden geliştiği bilinmekle birlikte Menemen’e askeri birliklerin ulaşması neden bu kadar gecikti? Ya Sivas’ta? 3) Gözaltına alınanların ve cezalandırılanların bir muvazaa partisi olan Serbest Partili olmaları önemli midir? 4) Medyanın kimi, “ulusalcı” adını almış faşist yazarları Kubilay yazılarını korkutucu tanımlamalarla zenginleştirirler: “başını kıtır kıtır kestiler”, “başını yerde tekmelediler”, “yobaz şeriatçı ordusu”, “kara suratlı” vs. Bir iddia; aynı tümceler bu senede kullanılacaktır, meraklı okuyucu gazeteleri karıştırsın ve beni haberdar etsin. Peki, aynı tanımlamaların başka başka yazarlar tarafından kullanılması merkezi bir yazımı düşündürmeli midir? 5) Asılan şeriatçılar arasında SP destekçisi Yahudi Josef’in bulunması nasıl açıklanabilir? 6) Menemen belediye başkanlığını Mustafa Kemal’in izini ile kurulan Serbest Partinin kazanmasının bu olayın kurgusundaki yeri nedir? 7) Daha sonra 33 kurşun katliamı ile ünlenecek olan Muğlalı’nın yargılamada etki olması bir rastlantı mıdır? 8) Asıl adı Mustafa Fehmi olan “Kubilay”ın 1934’de çıkan soyadı kanunundan önce soyadını alması tarihin bir ironisi midir? 9) Kubilay olayı o günlerde ve izleyen yıllarda gazetelerde küçük bir yer işgal ederken ilerleyen on yıllarla birlikte daha yoğun ve hacimli anılmasının efsane kurgusu kapsamında ve diğer ilişkilendirmelerde siyasi antropolojideki önemi nedir...
Sorular çoğaltılabilir, aklımıza gelenleri sorduk, bu üzücü öyküde bize anlatılmayanları anlatılmak istenmeyenleri, yok sayılanları vesaireler, vesaireler...
Yanıtları arayalım...

-devam edecek-

*Sorun Yayınları Kolektifi tarafından çıkarılan Sorun Polemik Dergisinin Kasım 2005 tarihli 18.sayısında yayınlanmıştır.

tolga_ersoy@yahoo.com

 

 

 

 

 

 

Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003