Untitled Document
|
|
| |
| :: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE FORUMU |
| |
|
|
| :: DUYURU |
| |
|
|
|
|
|
|
|
Bir Emperyalist Saldırı Projesi [BOP]
Orhan Dilber'le Söyleşi
2004'den beri bir "Büyük Ortadoğu Projesinden" söz ediliyor. Genel bir çerçevede böyle bir söylemi nasıl değerlendiriyorsun?
ABD’nin 2004’ten beri adı konmuş olan Büyük Orta Doğu Projesi, eski Orta Doğu’yu içermekle birlikte, bambaşka bir bağlamda ve kıyas kabul edilmez ölçekte bir projedir. Bu emperyalist yayılma planının isminde Orta Doğu’nun geçmesi boşuna değildir. BOP’un ABD’nin Orta Doğu’nun ortasına bir karargah kurmasının ardından dile getirilmesi de tesadüf değildir. Çünkü Orta Doğu aynı zamanda BOP’un kalkış noktası yahut sıçrama tahtasıdır.
Öte yandan nasıl ki halihazır Orta Doğunun şekillenmesinde Çarlık Rusya’sının dağılması ve Sovyetler Birliğinin kurulması önem taşımış ise, «Büyük Orta Doğu» tasavvurunun da SSCB’nin dağılması ve SSCB’nin nüfuzu altındaki devletlerin bu nüfuzdan çıkması ile yakinen ilişkisi vardır. BOP’un kapsadığı alanlar doğuya ve kuzey doğuya doğru, açıkça eski SSCB topraklarına ve SSCB’nin az ya da çok nüfuzu ve etkisi altındaki ülkelere doğru yayılmaktadır.
Nihayet emperyalistler arası paylaşım kavgasının rolüne değinmek gerekiyor. Emperyalizm çağı başında olduğu gibi şimdi de emperyalistler arası paylaşım kavgalarına gebedir ve bu kavgaların damgasını taşımaya devam etmektedir. Orta Doğu’nun şekillenmesi emperyalistler arasındaki dünya çapında bir paylaşım kavgasının damgasını taşıyordu. BOP’u bu çerçevede anlamak gerekir ve bu nedenle adının konduğu tarihsel dönemecin ötesindeki köklerini akılda tutmak gerekir. BOP da sadece ABD’nin kendi kendine tayin ettiği bir yayılma harekatı olarak düşünülürse yanlış olur.
BOP’un SSCB’nin ortadan kalkması ile açığa çıkan yeni paylaşım alanlarının ortaya çıkmasıyla ilişkili olduğunu görmek zor değil. Ben daha çok göze görünmeyen bir başka olgu üzerinde durmak isterim. BOP’un ABD ile emperyalist rakipleri arasındaki ve Orta Doğu ile sınırlı olmayan paylaşım kavgası ile nasıl bir ilişkisi olduğuna dikkat çekmek isterim.
ABD Güney Amerika’yı denetimi altında tutmasında büyük rol oynayan askeri diktatörlüklerin yıkılması ile birlikte bu alanda güç kaybetmeye başlamış, arka bahçesinde Avrupalı rakiplerinin giderek daha fazla bir nüfuz elde etmesi ile yüzyüze kalmıştır. Bu durumun ortaya çıkmasında Avrupalıların sözümona «demokrasi aşkı ile» yürüttükleri ve destekledikleri muhalefet hareketlerinin rolü vardır. Avrupa’da konumlanan, şekillenen ve buradan muhalefet hareketleri örgütleyen güney Amerikalı politik mülteci topluluklarının faaliyetleri de bir ayrıntıdan ibaret görülmemelidir. Bu gün Güney Amerika’da İspanya, Almanya ve Fransa’nın hem politik bakımdan hem de sermayenin kontrolü bakımından hatırı sayılır bir üstünlüğü vardır ve artmaktadır.
Öte yandan SSCB’nin ve COMECON’un dağılması ile birlikte açılan yeni paylaşım alanlarında esas itibariyle Almanya olmak üzere ABD’nin rakipleri ciddi bir üstünlük elde etmişlerdir. Oysa bu gelişmenin başlıca yükü ve deyim uygunsa masraflarının büyük kısmı ABD tarafından sağlanmıştı. Bu bakımdan ABD’nin BOP planının bir yanıyla bunun bir rövanşı gibi görülmesi yanlış olmaz. ASD batısında bir üstünlük elde edemediği SSCB’nin doğuda boşalttığı alanlara sıçrayarak rakiplerinden bir nevi intikam alma peşindedir.
ABD öteden beri Avrupa’nın ve bir bakıma SSCB’nin arka bahçesi sayılması gereken Orta Doğu’ya girerek üstünlük kazanma gayretindedir. Ama ABD’nin bu yöndeki arayışları Pehlevi diktatörlüğünün yıkılmasının ardından başlamış ve o zamandan itibaren ABD İran’a karşı «islami» kisveli alternatifler yaratma gayretinde olmuştur. Zira Pehlevi’nin devrilmesiyle birlikte ABD’nin bu alandaki başlıca mevzilerinden biri aleyhine çalışan bir odak haline gelmiş durumdadır. Nitekim Taliban hareketinin ABD tarafından yaratılmasının vb. de aşağı yukarı bu dönemece rastlaması tesadüf değildir.
Bu bakımdan BOP projesi esas itibariyle ABD’nin rakipleri karşısında üstünlük elde etmek üzere Orta Doğu’yu merkez alarak tasarlanmış bir saldırı planıdır. Böyle olduğu için de açıktır ki bu proje başından sonuna kadar ABD’nin Avrupalı rakiplerinin engelleme çabalarıyla baltalanmak istenecek olan bir projedir. Aynı nedenle BOP’un kaderi sınıf mücadelesinin bağımsız özneleri devreye girinceye kadar esas itibari ile emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının gölgesinde şekillenen güç dengelerince tayin olacaktır.
2. Eğer Büyük Ortadoğu'dan söz ediliyorsa, bunun 'küçüğü' de mi vardı?... Büyükle küçük arasında nasıl bir ilişki veya fark olması gerekiyor?
Orta Doğu bir coğrafi değil, siyasi bir olgu ve kavramdır. Bu bakımdan Orta Doğu ancak iki başka büyük siyasi ve tarihsel olay ile anlaşılabilir. Bunların hatırlanması aslında BOP’nin tam olarak neye benzediğini anlamaya da yardımcı olur.
Birincisi esas olandır ve birinci emperyalist paylaşım savaşının amaçları ve sonuçları ile ilgilidir. Rusya’nın da müdahil olduğu meşhur Sykes ve Picot mutabakatında çizilmiştir Orta Doğu’nun haritası.
Orta Doğu’nun şekillenmesini belirleyen ikinci büyük tarihsel olay ise 1917 devrimidir. Bu birinci kadar kaçınılmaz olmayan ama hem savaşın sonlanmasında hem de bu savaşın sonuçları üzerinde belirleyici bir rol oynayan bir arızi etkendir.
1917 devrimi hem Sykes-Picot anlaşmasının gün ışığına çıkmasını sağlamıştır hem de bu anlaşmanın anlaşma masasında çizilen haritanın oldukça değişik bir biçimde gerçekleşmesi bu sayede olmuştur.
İsterseniz bir üçüncü etken olarak ABD’nin son dakikada (nisan 1917) antant devletlerinin yanında savaşa katılmasını eklemek mümkündür. Bu üçüncü unsur da hem savaşın sonucunun tayin edilmesinde hem de Orta Doğu pastasından galip ve mağlupların hissesine düşen payların belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Güya tarihin akışını değiştirdiği ve bu anlamda Orta Doğu’nun şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadığı resmi tarih tarafından iddia edilen Kuvayı milliye hareketi ise bu etkenlere tabi bir etken olarak yer alır.
Demek ki, Orta Doğu’nun anlaşılması için evvela bu siyasi etkenlerin akılda tutulması lazım. Ancak o takdirde «büyük» ve «küçük» Orta Doğu kavramları bu «dünya tarihsel ışıldaklar» altında gözlemlenebilir ve anlaşılabilir.
Sykes ve Picot mutabakatı üzerine çizilen haritaya bakıldığında birinci emperyalist savaş sonrasında aşağı yukarı bildiğimiz Orta Doğunun adeta sipariş edildiği gibi meydana çıktığını düşünülebilir. Böyle tezler az değildir. Ama bu, görünüşe aldanmak olur.
Zira bu harita galip gelen tarafın iki büyük ortağının muradını ifade eder. Antant devletlerinin üçüncü büyük ortağının yani Rusya’nın payına düşmesinde mutabık olunan hususların ne olduğu bu anlaşmada aynı açıklıkla görünmez. Sonuçta da Rusya Bolşevik devrimi sayesinde devre dışı kaldığı için ve yeni Sovyet rejimi Rusya’nın mirasını reddettiği için Rusya’nın hissesine düşen topraklar ortada kalmıştır. O nedenle savaş sonrası harita adeta Rusya dışındaki ortakların çizdikleri haritaya tıpatıp benzeyen bir harita görünümündedir.
Oysa Rusya savaşa girerken (Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki emelleri ile boğazlardan geçiş, Karadeniz’de hakimiyet gibi unsurları bir an için unutup Orta Doğu alanıyla sınırlı unsurlardan söz edecek olursak) diğer taleplerinin yanısıra Ermenistan’ın batısını da Osmanlıdan almak istiyordu. Zaten, bir kısmı savaş öncesinden beri olmak kaydıyla, Osmanlı devletinin doğu sınırları büyük ölçüde Rusya’nın lehine daralmış durumda idi. Bir bakıma Mondros mütarekesinin belirlediği ölçüler ve buna uygun olarak çizilen Sevr haritası da bu statükoyu temsil eder.
Sevr tablosundaki sürprizlerden biri Çarlık rejiminin alacaklarını ve borçlarını reddederek Rus ordusunun işgal etmiş olduğu topraklardan geri çekilmesini sağlayan Sovyet Cumhuriyetidir. Diğeri de son anda ABD’nin devreye girmesidir. Böylece Sevr tablosunda önceden görülemeyecek olan değişiklikler yerli yerine oturur. ABD Rusya’nın hisselerine ortak edilerek Batı Ermenistan ve Kürdistan’ın Kuzeyinde bir garantörlük imtiyazı elde etmiştir.
Böylece «Sykes-Picot» mutabakatına ABD ve Rus devrimi sürprizleri dahil edildiği takdirde oluşan Orta Doğu’nun resmi aşağı yukarı Sevr haritasındaki gibidir. Bu görüntü bir bakıma nihai Orta Doğu’ya göre bayağı «büyük bir Orta Doğu’yu» ifade eder. Ama içinde ABD’nin de olduğu ve Karadeniz kıyılarına kadar çıkan bu Orta Doğu gerçekleşmemiştir.
Orta Doğu Lozan’da çizilen haritaya göre teşkil etmiştir. Ama bunun nedeni Kemalistlerle kuyrukçularının iddia ettiği gibi, sözümona Kurtuluş savaşı değildir. Aksine, ABD’nin hakkından vaz geçmesi sayesinde (ki buna Bolşevik olmaktansa vatanlarından vazgeçip, azınlık veya mülteci olmayı tercih eden beyaz-menşevik akımlarının etkisi altındaki Ermenilerin hatırı sayılır rolünü de katmak lazım) Sevr haritası Lozan’dakine doğru genişlemiştir. Burası gayet açık ve nettir.
Yine de bu tabloya bakıldığı takdirde, bu topraklar sanki dünya savaşının galiplerinden en az yıpranmış ve en güçlü olanının elinden Kuvayı Milliyeciler tarafından söke söke almış gibi görünebilir. Halbuki öyle değildir.
Kuvayı Milliye amerikan emperyalizminin elinden uğruna ulusal bir ant içtiği toprakları söke söke kurtarmış değildir. Hatta uğruna ant içtiği toprakların bir kısmını da kurtaramadıkları halde, hizaya geçmeyi kabul etmişlerdir. Mondros ve Sevr’den Lozana gelirken gerçekleşen değişikliklerin (özellikle de Orta Doğu haritasını ilgilendirenlerin) esası Sovyet Rusya’nın Çarlığın işgal ettiği topraklarda hak talep etmemesi ve ABD’nin Sevr’den doğan haklarından vazgeçmesi biçiminde özetlenebilir.
Sevr’den Lozan’a bölge haritasındaki belli başlı değişiklik Sevr’de Batı Ermenistan ve Kürdistan olarak sınırları çizilmiş olan ve ABD’nin himayesine bırakılan toprakların yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarına dahil olmasıdır. Ama Sevr’deki Kürdistan’ın bu topraklara dahil edilmesi bir çırpıda ve Lozan’ın müzakere masalarında olmamıştır. 1917’den başlayıp Erzincan-Koçgiri-Dersim hattı boyunca 1938’e kadar süren çatışmalarla ve önce Ermenilerin devre dışı bırakılması sonra da Kürtlerin direnmesinin ezilmesi sayesinde olmuştur.
Güneyde Sevr haritasının bozulması yönündeki Berzenci hareketi, doğuda Simko hareketi de aynı biçimde şiddetle ezilmiş ve devre dışı bırakılmıştır.
İşte «Küçük Orta Doğu»nun sınırları bu şekilde çizilmiştir. Böyle görüldüğünde Orta Doğu’nun şekillenmesinde belli başlı unsur Kürdistan’ın nasıl ve hangi yollardan parçalanmış olduğudur.
İkinci emperyalist savaş sonrasında da bu Orta Doğu haritası (Filistin hariç) esas itibariyle değişmemiştir. Orta Doğu ABD ve diğer emperyalist devletlerle SSCB ve müttefikleri arasındaki güçler dengesine göre rejimleri sık sık değişen veya «ince ayarlara tabi tutulan» bir «kriz odağı» olmaya devam etmiştir.
Bununla birlikte ABD birinci Körfez Savaşından beri Orta Doğu’dan başlamak üzere Yeni bir Dünya Düzeni Kurulmasından söz etmektedir. İkinci körfez savaşından sonra da bunun adı BOP olmuştur.
BOP bir bakıma bu YDD’nin bir türevidir. O bakımdan her ne kadar Irak’a yönelik ikinci emperyalist saldırı Saddam Rejimi’nin Kürtlere ve Şiilere yönelik suçlarını öne çıkarmış olsa da, onun türediği birinci müdahalenin Halepçe ve Enfal katliamlarını değil, Kuveyt’in işgalini bahane ettiği hatırlanırsa Irak harekatının esas hedefinin ne olmadığını görmek zor değildir.
BOP SSCB’nin ortadan kalktığı bir dünyada emperyalistler arası güç dengelerinin hali hazır durumuna uygun boyutlarda bir Orta Doğu tasviridir. Ve bu süreçte ABD askerlerinin doğrudan doğruya ayak bastığı topraklarla sınırları kabaca belirlenmiştir. Buna göre sahiden Adriyatik’ten neredeyse Çin Seddine kadar uzanan bir alanı kapsamaktadır.
3. Görünen o ki bu tam bir fantezi, uyduruk bir proje ve uygulanma şansı yok gibi... Bu tür söylemlerle ABD neyi amaçlıyor... Siyonist İsrail bu söylemin neresinde ve nasıl duruyor? Sanki İsrail "Stratejik önemini" yitiriyor izlenimi ortaya çıkıyor...
Bunun bir fantezi olduğunu söylemek yanlış değil. Ama ABD’nin kendisi de bir nevi fantezinin ürünü değil mi? Tarihi, dili ve ortak bir kültürü olmayan bir topluluktan bir millet çıkarmak fikri ne kadar fantezi ise bu da o kadar fantezidir. Soyluluk beraatleri satın alarak dünyanın en büyük sermaye imparatorluklarını kurmak ne kadar uyduruk ise bu da o kadar uyduruk bir amerikan projesidir. Kaldı ki «küçük Orta Doğu»nun cetvel ile ölçülerek çizilmiş hassas dengeler üzerine kurulu sınırları ne kadar uyduruk ise Büyük Orta Doğu projesinin eskizleri de en fazla o kadar uyduruktur. Yani gerçekleşmesinin imkanlarının ötekilerden daha az olduğuna bir çırpıda hüküm vermek doğru olmaz.
BOP’un uygulama şansına gelince; bu tür meseleler şansa bırakılacak işler değildir. İnce hesaplarla ve kurnaz planlarla da tahakkuk edemez. BOP’un gerçekleşmesi ancak dünyanın belli başlı güçleri arasında keskin bir çatışmadan ABD ve müttefiklerinin üstün çıkması ile sağlanabilir.
Rusya ile Çin ve Hindistan arasına bir kama gibi giren BOP hem bu üç kuvvetin birleşmesine engel olmayı hedeflemektedir; hem de aynı nedenle ancak büyük ve dünya çapında bir kapışma olmadan gerçekleşemez.
Artık böyle savaşlar olmayacağı hakkındaki yaygın düşünüşe rağmen hala ve sermaye hüküm sürdüğü müddetçe ve özellikle de emperyalizm çağına son verilinceye kadar böyle savaşlar kaçınılmaz olmaya devam edecektir. Unutmamak gerekir ki iki dünya savaşı da bunların olmayacağına dair umutların pek yaygın olduğu ve önlenebileceğini sananların kalabalık olduğu koşullarda patlak verdi.
ABD BM ve başka kurumları takmadan ve adeta rakiplerine hodri meydan dercesine Irak’ı işgal etti. Bu işgalin ortasında da BOP seferine çıkacağını ilan etti. Yani bir bakıma burada durmayacağım daha da ileri gideceğim tehdidini savurdu.
Bunu belki bir amerikan «sporu» sayılması gereken profesyonel boks maçlarını göz önüne getirerek kavramak gerekir. Maçın öncesinde boksörler kendilerini peşinen galip ilan ederler; rakiplerini nasıl ezip geçeceklerini hırçın bir dille anlatırlar. Ama kimin kimi nasıl perişan edeceği bu laf yarıştırma sırasında belli olmaz. Bazen bu peşrev sırasında laf yarıştırmanın ilerisine giden sertleşmeler de olur. Her ne kadar bu boksörlerin maça ısınma hareketleri gibi görünse de asıl maksat seyircileri ısındırmak ve kızıştırmaktır. Boksörler zaten daha önce hazırlanmış ve ısınacakları kadar ısınmıştır ringe çıkarken.
ABD’nin BOP çığırtkanlıklarını da böyle düşünebiliriz. Dahası ABD’nin bu tutumu aslında açık bir kavgadan kaçmak için yol arayan rakiplerini kendisinin en avantajlı olduğu zaman ve zeminde kavgaya çekme gayretleri olarak da görmek yanlış olmaz.
Bu çerçevede İsrail’e ne olacağına gelince….
Açıktır ki Siyonist İsrail devleti ancak Orta Doğu’nun statükoları devam ettiği takdirde hali hazır rolünü oynayabilecek bir gerici güçtür. Büyük Orta Doğu’da İsrail’e eski Orta Doğu’daki gibi bir rol düşmeyeceği aşikardır.
Özellikle Müslüman nüfusun egemen olduğu bir alana doğru sefere çıkmayı düşünürken ABD’nin İsrail atına binmekten çok Türkiye’ye ihtiyacı vardır; İsrail bu planda en fazla Türkiye’nin arka plandaki bir müttefiki olarak rol oynayabilir; onun da ne kadar olacağı peşinen belli değildir.
O nedenle «küçük Orta Doğu» «Büyük Orta Doğu»ya doğru genişledikçe İsrail’in ABD için eski önemini koruyamayacağı ve «ılımlı bir İslam ülkesi» kisvesindeki Türkiye’nin bu projede ABD için eskisinden daha fazla önem taşıyacağı da açıktır.
Tam bu noktada tekrar birinci emperyalist savaşı hatırlamalı. Bu savaşı Mihver devletleri kazansaydı ne olurdu? Bu soruyu sormak lazım.
Antant devletlerinin birinci paylaşım savaşından beklentileri bir tek noktada buluşuyordu: Osmanlı devletinin parçalanması. Trablusgarp ve Balkan savaşlarında Batı’da olanlar savaş sayesinde doğuda da tekrarlanacaktı. Antant devletlerinden her birinin Osmanlı devletinin bir parçasında gözü vardı.
Buna karşılık Özellikle Almanya’nın çıkarları da tersine işaret ediyordu. Hindistan’a ve Asya’ya İngiliz donanmasını aşarak gidemeyen Almanya, Berlin – Bağdad – Bombay demir yolu hattıyla oraya ulaşmayı hedefliyordu. Bu hattın güvenli bir güzergahtan geçmesi için de Osmanlı imparatorluğunun parçalanmaması ve zaten mali bakımdan Alman sermayesi tarafından içeriden fethedilmiş olan Osmanlının bu hattın güvenilir bir bekçisi olması uygun düşüyordu.
Nitekim Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ittifakına Osmanlı imparatorluğu eklendiğinde bu tablo net olarak görünür. Savaşın bu cephesindeki ittifakın hangi çıkarlar üzerinde buluştuğunu anlamak güç değildir. Çoktan beri Fransa ile içli dışlı olan ve kültürel bakımdan da adeta Fransız kültürü tarafından fethedilmiş olan Osmanlının son dakikada Fransa’nın karşısında savaşa girmesi de bu nedenle tesadüf değildir. Hatta Moiz Kohen ve Ziya Gökalp gibi Türklük ve Turanla ilgisi olmayan ideologlar tarafından Osmanlının yüzünü Asya’nın derinliklerine çeviren Turancıların da bu esnada peydah olup Osmanlının yüzünü 600 yıl sonra tekrar doğuya döndürmek istemeleri de tesadüf değildir.
İngiliz Fransız İtalyan ve Rus çıkarları Osmanlının parçalanmasını gerektiriyordu ise Almanyanın merkezinde olduğu ittifakın çıkarları da Rusya’nın hem batıda geriletilmesini hem de Asya’da parçalanmasını gerektiriyordu. Osmanlının doğuya doğru genişlemesi daha doğrusu doğuya açılan bir köprü teşkil etmesi de bunun için uygun bir seçenekti.
Zaten İttihat Terakki’nin üç ünlü paşasının akibetleri de bu hedefleri hatırlatan çarpıcı bir tablo sergiler bunlardan biri bu Turan seferinin asıl Kurmay karargahında, diğer ikisi de «Almanya’nın Büyük Orta Doğusu»nun sınır boylarında ölmüşlerdir.
Şimdi bu perspektifi akılda tutarak BOP’a baktığımızda benzerlikler çarpıcıdır. ABD’nin Büyük Orta Doğusu Almanya+İttihat Terakki’nin Turan politikasıyla olağanüstü benzerlikler arzeder.
Paradoks şuradadır: Almanya’nın yerine bu turan seferinin arkasında ABD vardır; İttihatçıların mirasçıları ve bir zamanlar Turan için yanıp tutuşanların çoğu ise bu kez ABD karşıtlığı rolüne çıkmış durumdadırlar.
ABD’nin büyük Orta Doğusu Basra denizi ile Hazar denizi arasındaki kulvardan Adriyatikten Çin Seddine doğru uzanan bir alana yayılır. Ve bu büyük Orta Doğu projesinde Türkiye’nin yeri ve rolü merkezi bir öneme sahiptir.
Amerika’da seçilip Türkiye’nin dümenine oturtulan zevat da esasen BOP’un bu veçhesinin farkında olarak konuşmakta ve davranmaktadırlar.
4. TC başbakanı ve dışişleri bakanı "Biz ABD ile ortak hareket ediyoruz" diyorlar... Türkiye'nin de bir BOP'u mu var? ABD Türkiye'yi taşeron olarak kullanacak ama Türkiye’yi yönetenler bundan ne umuyor?
Her ne kadar bu tablo Özal’ın Adriyatikten Çin Seddine uzanan bir coğrafyada etkili bir güç olan bir Türkiye hayalini andırıyorsa da esaslı bir farklılığı vardır. Özal’ın hayali daha çok «büyük Türkiye» diye tarif edilmelidir. Asıl hayal olan odur ve öyle olduğu belli olmuştur. Türkiye ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesinde bir köprüdür. Üzerinden geçilecek bir güzergahtır; o kadar. Bu bakımdan Türkiye’nin bu projede alabileceği rol neredeyse Deli Dumrul’unki kadar bile değildir.
Öte yandan Türkiye’nin ABD’nin jandarması olmaktan başka bir rol üstlenemeyeceği hakkındaki yaygın kanaat de doğru değildir. Doğrusu bunu görmek zor olmamalı.
Madem ki BOP bir ABD planıdır; AKP hükümeti de ABD tarafından siparişle getirilmiş amerikancı bir hükümet olduğu da su götürmez bir gerçektir. O halde açıkça görmek gerekir ki bu hükümet Kemalistlerin çığlık çığlığa iddia ettikleri gibi ve Amerikanın da iteklemesi ile, Türkiye’nin askeri gücünü zayıflatmak, orduyu küçültmek ve sadece bir iç güvenlik kuvvetine indirgemek istemektedir.
Buna mukabil bugün Türkiye’nin başındaki hükümetin temsil ettiği ve ılımlı İslam diye adlandırılan amerikancı çizginin bir başka fetih hareketi ile alakalı olduğu da sır değildir ama göze görünmemektedir. Bu çizginin en has savunucusu ve temsilcilerinden olan üstelik çoktan beri Amerika’da kaim meşhur hocanın kültürel kolonileri Adriyatikten Çin seddine kadar bütün topraklarda yıllardır kök salmaktadır. Tıpkı AKP hükümetini teşkil edenler gibi, bu gün Turan topraklarında da Balkanlarda da Hocanın tedrisatından geçmiş genç bir politikacılar ve teknokratlar kuşağı çoktandır alttan alta yetişmekte ve köşe başlarını tutmaktadır.
Hocanın has talebelerinin ABD ile ortak hareket ediyoruz derken asıl kastettikleri de bu olsa gerektir.
BOP’un önemli bir ayağının bu şekilde kurulduğu akılda tutulursa bu projenin adı ilanen konduğu zaman birden bire çiziktirilmiş olmadığı anlaşılabilir. Aynı zamanda da ABD’nin BOP seferine çıkarken TSK’den çok Türkiye’nin iktisadi politik kültürel ve ideolojik imkanlarına ihtiyacı olduğu akılda tutulsa daha isabetlidir.
ABD’nin TSK’ne BOP seferinden çok Kürdistan sorununun BOP’a uygun biçimde çözülmesi noktasında ihtiyacı vardır. Ama bunun için de evvela TSK’nın paşalarının ABD’nin başlıca rakipleri ile ortaklık içinde oluşundan doğan pürüzlerin giderilmesine ihtiyaç vardır. Bu önemsenmeyen etkenin tezkere kazasının ortaya çıkmasındaki rolü sanılandan fazla olsa gerektir ve bu «tezkere kazası»nın BOP planlarının aksamasındaki rolü gün geçtikçe daha görünür hale gelmektedir.
5. Bu bütünlük içinde özel olarak Iraktakiler olmak üzere Kürtlere bir yer var mı? Peki Kürtler için ne tür bir akibet görünüyor?
Doğrusu bu soruya ayrı ve başlıbaşına bir cevap vermek daha uygun olur. Zira evvela Kürdistan sorunun mahiyetini ve nasıl çözülmesi gerektiği hakkında saptamalara ihtiyaç vardır. (Bu konuya daha çok www.peyamaazadi.com sitesinde yayınlanacak olan bir söyleşide değinmeye çalıştım) Bununla birlikte, önceki sorulara verdiğim bağlam içerisinde kısaca şunları hatırlatmak ve üzerinde düşünülmesini sağlamakla yetineceğim.
Almanya’nın Turanlı Büyük Orta Doğu projesinde Ermenilerin ve Kürtlerin başına ne geldi ise ABD’nin Türkiye’yi merkezine alan BOP projesinde de Kürtlere nasip görülen aşağı yukarı o olur.
ABD’nin Türkiye dururken ve Türkiye’yi bir kenara bırakıp Güney’deki Kürtlere yaslanarak BOP seferine çıkacağını sananlar vardır. Ama bunlar BOP’u anlamamış ve ABD’nin ne olduğunu unutmuş kimseler olsa gerektir.
Eğer hali hazırda Güneyde Kürtler farklı bir konumda görünüyorsa bu ABD’nin BOP planları bunu gerektirdiği için değildir. Bu durum bir yanıyla Kürtlerin kendi güçleri ile hem emperyalistler arasındaki hem de bölgedeki devletlerinin emperyalistlerle ve birbirleri ile aralarındaki boşluklardan yararlanarak uzun yıllar süresince elde ettikleri mevziler sayesindedir. Bir yanıyla da ABD’nin «A planında» yer aldığı gibi Türkiye ile birlikte ve Güney Kürdistan’ı çiğneyerek Bağdata girmesinin gerçekleşmemiş olması ile ilgilidir.
Bu bakımdan bugünkü durum bir bakıma iki Körfez savaşı boyunca oluşmuş ve pekişmiş bir fiili durumdur. Oysa BOP bu fiili durumdan hareketle tasavvur edilmiş bir plan değildir ve ancak bu fiili durumu kendine uygun hale getirdiği takdirde yola çıkabilir. O halde BOP planının gerçek mecrasında yol alabilmesi için evvela bu sapmaların düzelmesine ihtiyaç vardır. Bu ise Kürtler bakımından pek hayırlı gelişmeleri ifade etmemektedir.
Ancak elbette BOP projesinin yol alabilmesi için evvela İran engelinin nasıl aşılacağının da belli olması gerekir. İran engelinin nasıl aşılacağı da Kürtlerin akıbetinin ne olacağının tayin edilmesinde önemli bir dönemeç olacaktır.
Bununla birlikte, Türkiye’yi merkezine alan bir BOP projesinde Kürtlerin akıbetinin ne olacağını isabetle kestirmek için ileri dönük kurgular yapmaktansa geçmişe bakmak daha yerinde olur. Tek cümleyle ifade etmek gerekirse BOP planlarında Kürtlerin hayrına bir gelişme olasılığı yoktur. Aksine bu planların aksamasından doğan sonuçlar onların lehine olabilir.
Asıl ve net söylenmesi, öne çıkarılması gereken ise şu olmalıdır: Kürtler oldum olası başka güçler arasındaki çatışmalardan istifade etmek maksadıyla şuna buna bel bağlayıp darbe üstüne darbe yemişlerdir. Kürtlerin, kendi kaderlerini kendileri tayin etmek üzere, Kürdistani ve devrimci bir siyasi iradenin bölgenin diğer devrimci dinamikleri ile el birliği içinde oluşturulmasından başka seçenekleri yoktur.
Bu aynı zamanda küçük ve büyük Orta Doğu bilmecelerinin de tamamen çözülmesini sağlayacaktır. Çünkü Kürtlerin özgürleşmesi sağlanmadan onların köleleştirilmesi üzerine kurulu Orta Doğu projelerinin cenderesindeki diğer halkların özgürleşmesi de mümkün değildir.
Demek ki eğer BOP amerikan patentli bir emperyalist saldırı projesi ise bu projeye sahiden karşı olan ve gerçekten anti-emperyalist olan seçenek «Kürtlere Özgürlük Orta Doğu’ya Barış» şiarı doğrultusunda yaratılabilir. Kürtlerin akıbeti Orta Doğu projelerinin de akıbeti ile ilgilidir.
|
|
|