Milliyetçilikten ulusalcılığa...
Orhan Dilber’le söyleşi
Kavramları, dili, söylemi, üslûbu 'ihtiyaca uydurmak' oldukça yaygın... Şimdilerde artık "milliyetçilik" kavramı pek kullanılmıyor, onun yerine 'ulusalcılık' deniyor. Bu kavram akrobasisi ne anlama geliyor? Neden böyle bir zorlama gündeme geldi? Neden şimdi? Aslında bu "eski şarabı yeni şişede sunmak" bile sayılmaz...Velhasıl milliyetçilerin ulusalcılığa terfi etmesini nasıl açıklıyorsun?
Bu kavram akrobasisi Türkiye’ye mahsus bir şey değil. Başka yerlerde de zaman zaman rastlanan bir cambazlık türü. Özellikle de bu milliyetçilik konusunda solcuların daima ve her yerde böyle akrobatik hareketler yapmalarının anlaşılır bir nedeni de var. Önce bu konuya biraz değineyim.
On dokuzuncu yüzyılda işçi hareketi kendi enternasyonal olarak tanımladığından beri, bu mirasa sahip çıkma iddiasındaki akımlar bir türlü kendilerine milliyetçi diyemezler. Milliyetçilik yaptıkları zaman bile dilleri varmamıştır. Bunun yerine milliyetçiliği çağrıştıran herhangi bir tutumu benimseyecekleri zaman yurtsever demeyi tercih etmişlerdir. Hele ilk faşist akımlar kendilerini milliyetçi devletçi ve hatta sosyalist diye tanımladıktan sonra bu konuda daha hassas bir tutum yerleşti. Doğrusu «milliyetçilik ile, yani nasyonalizm ile enternasyonalizm bağdaşır mı?» sorusu bile abestir. Zira enternasyonalizm kavramı zaten nasyonalizme karşıt ve alternatif olarak türetilmiştir; birbirileri ile yana yana doğmuş kavramlar değillerdir.
O nedenle solda, işçi hareketi içinde duran ve şu ya da bu biçimde bu hareketin enternasyonalist geçmişiyle bağlı olan akımlar, milliyetçi sıfatını hiçbir zaman kendilerine yakıştıramadılar. Bu kavramı daha çok sağcıları ifade eden ve eleştirilip, aşağılanması gereken bir kavram olarak tanımladılar.
Buna karşılık, aralarındaki farkın ne olduğu çok belli olmasa da sonradan milliyetçilik yerine yurtseverlik kavramını kullanmak da bir tür sol jargon olarak benimsendi. Oysa birinci emperyalist dünya savaşı zamanında enternasyonalistler, yurtsever kavramını da bir aşağılama olarak kullanırdı. Lenin savaşta kendi hükümetlerinin yanında yer alan hain sosyalistleri aslında yurtsever olup, sosyalist maskesi taşıdıklarını anlatmak üzere sosyal-yurtsever diye tanımlıyordu.
Sosyalizmle yurtseverlik yan yana gelmesi caiz olmayan kavramlar, ya da biri diğerinin inkârı olması gereken kavramlar. Bunu biraz daha eşelersek.....
Milliyetçilik ile enternasyonalizm birbirileri ile yan yana ve aynı düzlemde yaratılmamış, bilakis birbirlerinin karşıtı ve alternatifi oldukları halde, yurtseverlik ve milliyetçilik öyle değil. Tam tersine bu kavramlar aynı düzlemde yer alan kavramlardır. Sanılabileceğinin aksine ayrım sadece solcular ile sağcılar arasındaki farktan ileri gelmez, başka nesnel temelleri de var. Örneğin millet dendiğinde birbirlerinden ayrı tanımlanan ve ayrı duran toplulukları yurtseverlik ve vatan savunması temelinde bir araya getirme zarureti de bu kavram ayrışmasında hatırı sayılır bir rol oynamıştır.
«Belçika milliyetçiliği», «Belçikanın ulusal çıkarlarını savunma», «Helvetik Milliyetçilik» «İsviçrenin ulusal çıkarları» gibi söylemler, besbelli söylerken bile zorlayan bir durumu ifade eder. Keza «Avusturya-Macaristan milleti», «Birleşik Krallık milleti» demek de zordur; ve dahi «al-i Osman milleti» daha zor telaffuz edilebilecek bir şeydir. Ha keza Rus milletinden ziyade Rus çarının kendine zorla tabi kıldığı topluluk ve milletlerin yaşadığı topraklardan söz etmek daha kolay ve makuldü.
Mamafih bu tür örneklerde aynı zamanda bir başka ön kabul alttan alta mevcuttur. «Mülk (yani sonradan vatan denecek olan şey) hükümdarındır; millet de hükümdara biyad etmiş olanların tebasına denir». Bu durumlarda vatan ve yurtseverlikten söz edildiği zaman daha çok devlet ve onunla özdeşleşmiş olan hükümdarın hizmetinde olmak, onun çıkarları için meşruti bir anlaşma ile veya otoriter bir dayatma sayesinde tek bir vücut gibi hareket etmek esastır (Helvetik Konfederasyonunu nevi şahsına münhasır bir istisna olarak bir kenara bırakırsak).
Öte yandan İngiltere’de günlük dilde ulusal sıfatı kullanıldığı zaman Kuzey İrlanda dahil Büyük Britanya toprakları kastedilir. Fransa’nın ulusal çıkarları dendiğinde de Avrupa kıtasında bir toprak parçası değil, okyanuslar ötesindeki topraklara kadar uzanan ve çok çeşitli renk ve kökten gelmiş insanların hiyerarşik biçimde tasnif olduğu bir egemenlik alanı kastedilir. Üstelik bu sonradan olmuş değil baştan beri böyledir.
Bu bakımdan bu nesnel tablo adeta çok engebeli bir arazide ancak akrobatik marifetlerle ilerlemek gibi tasvir edilebilecek bir durum yaratır. İdeolojinin işlevi de bu tür cambazlıkların akli çözüm ve formüllerini üretmek olduğuna göre milliyetçilik kavramı üzerine bir fikir cambazlığının nereden ileri geldiği anlaşılabilir.
O halde vatan ve devletin, devlet ve milletin özdeşleşmesi için bir tarihi temel zaten mevcut ve hazırdır.
O zaman sonunun geri planına bakmak mı gerekiyor? Zira kavram karışıklığının ve kafa bulanıklığının arka planı önemli...
Birinci emperyalist savaş sonunda ise ABD, Fransa, İtalya, Yunanistan gibi millet-devlet özdeşliğini akla getirmeye nispeten müsait örneklerin kolaylaştırıcı etkisinin de sayesinde ve büyük istisna olan Birleşik Krallık’ın da işine gelmesi hasebiyle, devletleri millet diye tanımlamak resmi bir söylem haline geldi. Prusya imparatorluğunun kendisini Alman olarak kabul edenlere indirgenmiş olması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Avusturya’dan ibaret kalması da bu adımı kolaylaştırdı. Milletler Cemiyeti bu mutabakatın bir ifadesi olarak zuhur etti. Zaten yeni milletler olarak tarif edilen yeni devletlerin çoğu bu imparatorlukların boşalttıkları egemenlik alanında doğmuştu. Galip devletlerin eski ve yeni sömürgeleri ise, haliyle, o devletlerin egemenlik alanları içinde tarif edildi ve o alanda başka milletten söz edilmemesi için gerekli tüm hukuki ve zecri tedbirler de temin ve harfiyen tesis edildi. Savaşı kazanan devletlerin devlet olarak kabul ettiklerini millet diye tescil etmesi anlamına gelen bir resmi mutabakat ve düzen böyle oluştu; savaş galiplerinin zoruyla bütün aleme de dayatıldı.
Bu durumun istisnaları yok muydu?
Bu durumda bazı istisnalar (İsviçre bir yana) bu dünya çapında konmak istenen kuralı zorlayan durumlar olarak öne çıktı.
Bunlardan birisi farklı ulusların muhtelif çap ve yapıdaki devletlerinden oluşan bir cumhuriyetler birliği halinde teşekkül etmiş bulunan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin durumu idi. Milletler Cemiyetine göre, kerhen de olsa, söz konusu olan Rusya idi. Savaşın galibi milletlerden (devletlerden) bir tanesi olarak bu uluslararası toplumda yerini alması dayatılıyordu SSCB’ye. SSCB de kendisini özgür halkların gönüllü birliğini temsil eden bir cumhuriyetler birliği olarak bu emperyalist uluslararası topluluğun tek sahici alternatifi olarak savunuyordu. Bu nedenle Milletler Cemiyeti planına uymadığı gibi buna karşı alenen mücadele ediyordu. Bu direnme 1934’te SSCB’nin tek oy sahibi olarak Milletler Cemiyetine girmesi ile noktalandı. Sonra da SSCB bu kuruluşun devamı olan BM’nin tek oy sahibi olmakla birlikte «torpilli» olan kurucu üyelerinden biri olarak bu emperyalist kurumun içinde yer aldı.
Bu bütünlük içinde Osmanlı İmparatorluğunun bakiyeleri ne durumdaydı?
Bizim konumuzla asıl alakalı olan ve bizi daha yakından ilgilendiren ikinci sorun da Osmanlı İmparatorluğunun ve bu imparatorluktan arta kalanların durumu idi. Bahis konusu olan laf cambazlığının bu tarihsel ve genel temellerine kuş bakışı işaret ettikten sonra, konunun sadece bu topraklarda tezahür eden yanının arka planına nihayet gelebilirim.
Osmanlı imparatoru mağlubiyeti kabul etmiş ve neredeyse bütün şartlara riayet etmeye hazır durumda olduğu halde, başka yerlerde küçük zorlamalarla uygulanan Milletler Cemiyeti formülü orada tutmuyordu; tutması da SSCB’ninkinden bambaşka nedenlerle mümkün değildi.
Bir kere Osmanlı hükümdarı Vatikandan veya Canterburry Başpiskoposundan icazet alanlar gibi bir hükümdar değildi. Bizzat tüm Müslüman ümmetinin «Halifeyi ruy-i zemini» idi. Kendi rızası ile hükmettiği topraklar üzerindeki hükümranlığından vaz geçse bile, bu sıfatı değişmiyordu. Oysa çoğunluğu Arapça konuşan ve Müslüman olan milyonlarca insanın yaşadığı toprakların farklı devletler arasında nasıl pay edileceği daha savaştan önce belli olmuştu. Bu paylaşmaya göre ayrı devletler (ayrı milletler) olarak teşekkül etmeleri ve yeni kurulmak istenen Milletler Cemiyeti düzenine uydurulmaları lazımdı.
Halbuki bu kavramın bile Osmanlı topraklarında karşılığı yoktu. Bütün dillerde Milletler Cemiyeti diye tercüme edilen kurumun Osmanlıcası İslam terminolojisine ve geleneğine göre Cemiyeti Akvam (Kavimler) oluyordu. (senin söylediğin akrobasi daha buradan itibaren başlıyor!)
Bu durumda örneğin Müslüman ve Arapça konuşan bir nüfus çoğunluğun yaşadığı tescil edilen Trablus ve Bingazi’de İtalyan «milletinin» (!) hissesine düşen ayrı bir devlet («millet») teşekkül etmesi gerekiyordu. Yine örneğin Arapça konuşup Basra ve Bağdat vilayetlerinde ve Filistin’de (Ürdün’de) yaşayan Müslümanların İngiltere Kralına biad ettirilmeleri icap ederken gene Arapça konuşan ve Hatay şimdiki Suriye ve Lübnan’da yaşayan Müslümanlarla Hristiyan azınlıkların Fransa’ya emanet edilmeleri gerekiyordu.
Bu karmaşık tablonun çözüme kavuşması için, farklı devletlere bölünmesi ve dolayısıyla ayrı «milletler» olarak teşkil edilmeleri gerekiyordu. Bunun için Müslüman ortak paydasının ortadan kaldırılmasının şart olduğu besbelli idi. Savaşla hilafetin ortadan kaldırılması mümkün olmadığına ve yeni bir din savaşının bu tabloyu karmaşıklaştırıp hatta yeni bir dünya savaşını gerektireceği de belli olduğuna göre, «iç dinamiklerin» müdahalesine ihtiyaç olduğu kesindi.
İç dinamikten kasıt ise ya Rusya’da «72 millet»ten halkların sözümona babası ve baş belası olan çarı deviren devrim gibi laik ve cumhuriyetçi ve enternasyonalist bir devrim olabilirdi. Ki, bunun emperyalizmin planları ile bir alakası olamayacağı apaçıktı. Yahut da halifenin hem hilafetin hem de hükümdarlığının bekçiliğini yapan has güçleri tarafından bir iç darbe yoluyla devrilmesi zarureti vardı. Hilafetin bir iç darbe ile lağvedilmesi Birinci emperyalist savaşın sonucunun dayattığı bir zaruretti. Tastamam öyle oldu.
Bu söylediklerin çok önemli. Resmi tarihin ve resmi ideolojinin tüm argümanlarını, tüm yalanalarını bertaraf ediyor...
Nitekim «hilafeti ve padişahı kurtarmak iddiasıyla» «7 düvele karşı savaş açan» Osmanlı paşaları ve bürokratları kendilerine itaat etmeyen ve bu darbe yoluyla yumuşak geçiş planını bozup bir ihtilal seçeneğine kapı aralayabilecek tüm dinamikleri istisnasız ve müsamahasız bir biçimde ezerek önce Büyük Millet Meclisi adını alan bir yeni devlet iktidarı teşkil edildi. Sonra bir yıla kalmadan Türkiye Büyük Millet Meclisi adını alan bir devlet oluştu. Milletler Cemiyeti üyelerinin Osmanlı hükümdarı yerine bu meclisi muhatap kabul etmesinin ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi kendini laik bir cumhuriyet olarak ilan etti ve hilafeti ve padişahlığı lağvederken meclis başkanını da ebedi şef olarak bu cumhuriyetin başkanlığına terfi ettirdi.
Bu gelişme resmi tarih tarafından «bir milletin doğuşu» olarak tarif edilir. Oysa eğer doğan şeyin kan revan içinde olmasına ve henüz bir adının olmamasına bakarak ille bir doğum benzetmesi yapılacak ise, söz konusu olan sancılı bir doğal doğumdan ziyade bir «sezaryen doğum»a daha çok benzer.
Bu sürecin sonradan «Kurtuluş savaşı yahut ulusal kurtuluş savaşı» olarak tercüme edilecek olan asıl adı da Milli Mücadeledir. Bu «milli mücadele» güya bir ulusal anda (Misakı milli) göre şekillenmiş ve sonuçlanmıştır. Bu bir safsatadır. Söz konusu and içildiği zaman milletten kastedilenin ne olduğu belirsizdir. Belirli olan tek şey galip devletlerin dayatması ve Osmanlı Padişah’ının rızasıyla sınırlandırılmış olan «Osmanlı mülkü»nün kastedildiğidir.
Öte yandan bu sürecin «hilafeti ve saltanatı kurtarmak» iddiasıyla başladığı sır değildir ve bu maksatla «padişah efendinin» rızasıyla Osmanlı topraklarına giren «7 düvelin kuvvetlerine» karşı olmayıp, «Ermenilik ve Rumluk tesisi girişimlerine karşı» yürütüleceği de baştan itibaren ilan edilmiştir.
Daha tuhafı da «kurtuluşun ilan edildiği noktaya kadar ve sonrasında uzun bir süre boyunca da sadece Padişah’a bağlılık konusunda en son sıralarda gelmeyen, Halife’ye bağlılık bakımından ise en ön sıralarda yer alabilecek olan Kürtlere karşı savaşılmıştır. Savaş terimleriyle adlandırılabilecek başlıca harekatlar da (hava kuvvetlerinin kullanılması da dahil olmak üzere) bu cephede sürmüştür. Hala da bitmiş değildir.
Kaldı ki Misakı millinin 4. Maddesi «İslam Halifeliği'nin, Osmanlı Saltanatı'nın ve hükümetin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizi’nin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır» diye başlar.
Burada kastedilenin bir millet olmadığı, Osmanlı imparatorluğu topraklarından arta kalanın kastedildiği ve merkezinde paytahtın bulunduğu besbellidir. Andın neden Misakı Milli diye anıldığı ise o kadar belli değildir. Misakı milli hedeflerine ulaşıldığının ilan edildiği noktada hilafetin ve saltanatın ilga edilmesinin bununla nasıl bağdaştığını açıklama gayretine girenler ise «bunun büyük bir taktik deha işareti» olduğuna indirgenen safsatalar söylemekle yetinmektedirler.
Gerçekte olup-bitenlerle tevatür edilenler arasında müthiş bir uyumsuzluktan söz ediyorsun...
Olup biten besbellidir Osmanlı imparatorluğundan arka kalan topraklar üzerinde Hilafet ve Saltanattan arındırılmış yeni bir devlet kurdurulmuştur. O zamanın hakim anlayışı itibariyle de bu devlete millet denmesi adettendir; adet yerini bulmuştur. Daha Osmanlı Meclisi Mebusanından başka bir millet meclisi ortada yokken birlikte bir şura oluşturup kendi şura hükümetleriyle kendi toprakları üzerinde egemenlik ilan eden Batı Ermenistanlılar Kuzey Kürdistanlılar ise milletten sayılmamak üzere şiddetle bastırılmıştır.
Bu bütünlük içinde “Kurtuluş Savaşı” söylemi uyduruk bir söylem olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor diyorsun...
Bu operasyonun bir Kurtuluş Savaşı olarak tarifi de mümkün değildir. Herhalükarda zaman zaman uluslar arası toplum kod adıyla anılan Milletler Cemiyetinin belli başlı güçleri tarafından tescil edilmiş ve desteklenmiştir. Eğer Milli Mücadele’den bir millet doğmuş ise bu Milletler cemiyetinin destek ve onayı ile olmuştur. Devlet olarak tescil edilen bu egemenlik alanının üzerinde bir başka milletin tanınmasına engel olma güvencesini de içermek suretiyle, galip devletlerin çizdiği emperyalist dünya düzeninin bir parçası olarak şekillenmiştir.
Yani ortada bir milli mücadele ve bir ulusal kurtuluş savaşı yoktur. Bilakis sahici ulusal kurtuluş savaşlarını ikame etmek ve önünü kesmek üzere tahkim edilmiş bir devlet vardır. Bu devletin kuruluşundan itibaren Bolşevik devriminin ilerlemesini önlemek üzere kurulduğu ve sonrasında da benzer bir işlevi SSCB’ye karşı «Hür Dünya»nın ileri karakolu olarak sürdürdüğü de sır değildir ve burada bir süreklilik vardır. Öyle ki, bugün de aynı iz üzerinden emperyalistlerin dünya çapında yeni güçler dengesine uygun yeni bir düzen kurmak üzere birbirleriyle dalaştığı koşullarda, yeniden milli mücadele Misakı Milli kavramlarının güncelleşmesi de «bu büyük milletin» yeni misyonlar için hazırlanmakta ve kendine yeni efendiler bulmak üzere yeniden doğmakta oluşuna şahitlik etmemiz tesadüf değildir.
Son dönemde milliyetçiğin ‘yükseltilmesi’ ve ulusalcılık söylemine gelirsek...
Evet bu geniş ve derin tarihsel arka plan üzerinde Türkiye’de bugünlerde yeniden revaçta olan milliyetçilik ve ulusalcılık hakkındaki laf cambazlığına bir izahat getirmek mümkün olabilir. Ne var ki, her ne kadar bu tarihsel köklerle ve uluslar arası ölçülerle alakası olsa da, Türkiye’deki kavram akrobasisinin o kadar derin olmayan başka nedenleri de var.
Ulusalcılık ve milliyetçilik arasında Türkiye’de ve Türkçede yapılan ayrımın ve bunun üzerindeki hassas tartışmaların nereden ileri geldiğini anlamak için Mustafa Kemal diktatörlüğü zamanındaki dil devrimini ve solcuların bu sözümona devrimlerle ilişkisini akılda tutmak lazım.
Her şeyden önce ayrımın sadece milliyetçilik ve ulusalcılık kavramlarını benimseme konusunda olmadığını unutmamak lazım. İstiklal Savaşı mı yoksa veya Kurtuluş Savaşı mı deneceği konusunda da benzer bir ayrım doğmaktadır. Medeniyet veya uygarlık demeyi tercih ederken de benzer bir ayrışma vardır. Hatta bu ayrımlardaki tutuma göre Mustafa Kemal’e Mustafa Kemal mi deneceği, yoksa Atatürk diye söz etmenin mi tercih edileceği de öyledir. Nutuk ya da Söylev demeyi tercih edenler de…
Bu ayrışmada her seferinde tarafların aynı eksene göre ayrıldığı da dikkat çekicidir. Bu eksen özetle «dil devriminden» yana olanlar ve olmayanlar biçiminde de tarif edilebilir. Genellikle dil devriminden yana olanlara ilerici, solcu demek, karşı olanlara da tersini söylemek adettendir. Bu ayrım benzer biçimde «laiklikten yana olanlar - olmayanlar» şeklinde de zuhur etmektedir. Milli Mücadele demeyi tercih edenler ile Kurtuluş Savaşı’nı tercih edenler de öyle ayrılmaktadır. Bu tuhaf ayrım aynı zamanda «dil devrimi» ile peşpeşe yapılan diğer benzeri «devrimler»e ilişkin iki ayrı tutumu da ifade eder. Bu «devrimlere» sahip çıkıp onları koruyup kollama azminde olanlar ulusalcı buna karşı çıkanlar da milliyetçi olurlar! Halbuki bu karmaşaya sebep olan kararnamelerin adları bile bu kavram akrobasisinde kaza kurbanı olmuşlardır. İlk resmi adları inkılap iken sonradan devrim diye anılmaları yasayla belirlenmiştir. Öyle ki, bunlara devrim ya da inkilap demek diğer ayrımlarda olduğu gibi bir ayrımı ifade etmez. Herkesin sahip çıkarken de karşı çıkarken de aynı terimleri kullanması söz konusudur. Keza bu ayrı kamplarda duranların Kurtuluş Savaşı’ndan söz edip «İstiklal Marşını» okuduğu, Büyük «Millet» Meclisi kürsüsünden «ulusalcılık» konusunda hamasi nutuklar attığı da bir başka gerçektir.
Bu kavramları tercih edip kullanma konusunda birbirlerinden kesin ve net çizgilerle ayrılanların ve uzun yıllar süren çatışmalara ve arada bazı ortak noktalar bulmalarına rağmen, ayrı öbekler halinde ve ayrı tutumları temsil etmeye devam ederek hala çatışmakta oldukları da açıktır. Ama bu tarafların neye göre sağ ve sol ilerici ve gerici olarak tasnif edildiği ise o kadar açık değildir; açıklanmaya muhtaçtır.
Bu konuda adeta düşmanca karşı karşıya gelenlerin aslında hem kardeş hem de düşman olduklarını kavramak gerekir. Aynı yola aynı amaçlarla birlikte çıkmıştırlar. Vatanı ve devleti kurtarmak, muhafaza ve müdafaa etme konusunda bir ayrılıkları yoktur. Misak-ı Milli ortak antlarıdır zaten.
Ama yola çıktıktan sonra vatan ve millet kavramlarının içerikleri değişmiştir. Başlangıçta Milli Mücadelenin ve devleti kurtarma hedefinin adı müştereken «hilafet ve saltanatı kurtarmak» olarak konmuşken, kısa zamanda devleti kurtarmak için hem hilafet ve saltanatın ilga edilmesinin hem de misakı millinin bazı başka unsurlarından fedakarlık etmek gerektiği meydana çıktı. «Yedi düvele meydan okuyup alacaklarını söke söke alma» söylemiyle yola çıkanlar ancak emperyalist efendilerin istediği ve izin verdiği kadarıyla yetinmek zorunda olduklarını idrak ettiler. O noktadan itibaren buna en çabuk uyum sağlayanlarla başlangıçtaki hayallerini koruyanlar arasında ayrım derinleşti.
Bir taraf hem kahramanlık destanlarını sürdürüp «kurtuluş savaşı» veriyormuş edasıyla hareket ederken bir yandan da teslimiyetin boyunduruğunu kendi elleriyle takıyordu.
Bu durum, resmi tarihçilerin ve resmi ideolojinin neden bu kadar bağnaz ve yasakçı oluşunu da açıklıyor. Ayıplarının ve yalanlarının teşhir edilmesinden müthiş gocunuyorlar. Biliyorsun ‘ayıbı açığa vurmak daha büyük ayıptır’ denir. Ayıplarının teşhir olmasından çok rahatsız oluyorlar...
Tabii, bu gerçeklerin ortaya çıkmasına sebep olabilecek her türlü tartışma ve hareketi bastırmak ve yok etmek de şarttı. Çünkü ortada çuvala sığması mümkün olmayan bir mızrak vardı. Çuval da zaten delik deşik idi. 600 yıllık İmparatorluğu ortadan kaldırırken, Halifelik kurumunu silerken «bunu emperyalistlerin dayatması ile yapmak zorundayız» demek mümkün olmadığına göre, bunu «yedi düvele karşı savaşıyoruz» milletimizi orta çağ karanlığından kurtarıp muasır medeniyetler seviyesine çıkarıyoruz diye yapmak gayet uygun idi. Emperyalistlerin işine gelen de buydu zaten... «Hilafet elden gidiyor» diye dünya Müslümanlarını ayağa kaldıracak bir hareketle yüz yüze kalmaktansa, Hilafet elden gidiyor diyen Kuvayi Milliyecileri muasır medeniyetler seviyesine çıkıyoruz diyen Kuvayi Milliyecilere kırdırmak da elverişli idi. Kabaca bir özet de olsa olan budur.
O halde Türkiye’deki sağcı-solcu ayrımının kökleri ‘Milli Mücadele” dönemine kadar geri gidiyor....
Burada solcu ve ilerici sıfatı ikincilere nasip oldu ve ondan beri de bunların karşısına çıkan bütün akımlar gerici ilan edildi, öyle sayıldı.
Peki bu durumda öteki kanat mı ilericiydi? Böyle sananlar az değildir; zaman zaman artma eğilimindedirler de. Halbuki bu düşünüş tarzı insan pisliği ile hayvan pisliğinin farklı sıfatla anılmasına bakıp bunların farklı şeyler olduğunu zannedenlere mahsustur. Belki de bu esnada okkanın altına gittikleri içindir; Kürtlerin bir özdeyişi böyle olmadığını anlatır (gu bıraye rexe ye = tezek bokun kardeşidir).
Misak-ı Milliciler’in kendi aralarında ulusalcılar ve milliyetçiler diye dalaşmaya başlamaları aslında her iki kanadın da asıl alternatifi olan ortak düşmanlarını, elbirliği ile bertaraf edip ortadan kaldırdıktan sonra başlamıştır ve böyle bir tehdit olmadığı müddetçe sürecektir. Söz konusu olan da besbelli emperyalist işgalciler değil, «vatanı ve milletiyle bölünmez bir bütün olan devleti» gerçekten tehdit eden Kürt ulusal hareketi ve komünistlerin önderliğinde gelişecek bir işçi hareketidir.
Kuvayı Milliye hareketi gerçekten anti-emperyalist karakter kazanabilecek bir mücadeleyi ikame ederek, solcu kisvesine bürünmüş ve bu suretle gerçek ve meşru bir ulusal kurtuluş mücadelesi verebilecek olan ezilen ulusların önünü de kesmiştir.
Kemalist hareket emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele veriyormuş gibi yaparak solu ikame ederek yedeklerken, Kürt ulusal hareketini de daima dış güçlerin ve/veya gericiliğin maşası gibi göstermek istemiştir. Bunun ilk bariz ve tipik örneği kasıtlı olarak Şex Said ayaklanması diye adlandırılmak istenen Azadi Hareketinin bastırılması sırasında görülmüştür. Bu hareket İngiliz kışkırtması diye yaftalanırken Kemalistler İngilizlerle anlaşma halinde idiler ve İngilterenin onayı ve dolaylı desteği ile Azadi hareketini bastırmışlardır. İktidar kavgasındaki rakiplerini (örneğin Serbest Fırka) geriletmek üzere de gerici dinci motifini öne çıkarmıştır. Oysa tıpkı İngilizlerin kurulmasına cevaz verdikleri devleti parçalamak gibi bir niyeti olmadığı gibi, en birinci ve halis Kuvayı Milliyecilerden müteşekkil olan Serbest Fırka’nın da kurtardıkları devleti yıkmak gibi bir niyetleri yoktu. Ama Kemalistler bu bahane ile güçlü rakiplerini de geriletme fırsatı elde etmişti. Hem de her iki demagoji solu ikame etmesinde ve komünistleri yedeklemesinde hatırı sayılır bir rol oynamıştır.
Ne zaman milliyetçilik ve ulusalcılık tartışması gündeme geliyorsa bu örnek kimi değişikliklere uğradıktan sonra aynen tekrarlanmıştır ve tekrarlanması şaşırtıcı olmamalıdır. Hatta öyle ki soğuk savaş dönemi denen dönemde bir bakıma roller tamamen değişmiş gibi olsa da, değişen bir şey yoktur. Dış güçler ve gericilik motifleri vatanı ve devleti kurtarmak motifleri de yerli yerinde durur. Kuvayı milliyecilerin rakip kanatları da birbirleri ile...
Yurtseverliğin ne bakımdan milliyetçilikten ayrı bir tutum olduğu ve «proletaryanın vatanı yoktur; komünistlerin proletaryanınkinden başka çıkarları yoktur» diyen Marksistlerin kendilerine nasıl yurtsever diyebildikleri ayrı ve önemli bir tartışma konusudur. Hele ilk proletarya diktatörlüğü, dolayısıyla ilk proletarya devrimi olan Paris Komünü’nün esasında bir vatan savunması eyleminden doğruduğu düşünüldüğü takdirde bu daha da ilginç ve önemli bir tartışma olur.
O halde bu mükâlemeyi sürdüreceğiz... İstersen geri kalanı gelecek sefer konuşmak üzere bir nokta koyalım...
Tabii, memnuniyetle...
PS: Özgür Üniversite’nin notu: Fikret Başkaya’nın Orhan Dilber’le yaptığı bu söyleşinin ikinci bölümü önümüzdeki günlerde yayınlanacaktır...