Taşra Dergilerine Selam -Ütopya Ufka Benzer
Adil Okay
E. Galeano, ütopyayı ufka benzetir. ‘’Ben iki adım atıyorum, O, iki adım geriye gidiyor. Ben on adım atıyorum, O, on adım ileriye gidiyor. Ufuk erişilmezdir. O halde neden ütopyalara ihtiyacımız var? Şu nedenle: Yürüyüşü sürdürebilmek için. ‘’
İşte iki yıldır ‘Lül’ gemisiyle çıktığım ütopik yolculuğun özeti. (Lül: Adana’da 4 yıldır yayınlanan, Nisan 2006’da yayın hayatına son verme kararı alan bir sanat-edebiyat dergisi.) Üstelik bu yolculukta ne avam kamarası vardı, ne lordlar. Yazarı, yazı kurulu ve okuyucusuyla hepimiz küpeşte yolcusuyduk. Ortak üretip, ortak üleşmeye, sınıfları-sınırları ortadan kaldırmaya çalışan, Adnan Yücel’in dediği gibi, ‘Yeryüzünü aşkın yüzü yapmaya’ soyunan Donkişotların yolculuğu: Lül yolculuğu.
Lül gemisi, gün geldi fırtınaya yakalandı, gün geldi karaya oturdu, güç kaybetti ama ufuk çizgisini hiç yitirmedi. Pusulasını şaşırıp sermaye sınıfına ve onun edebiyat alanındaki kalemşorlarına övgüler dizmedi, post totem tapınaklarda, postmodern muskalar yazmadı.
‘postmodernizm moda şimdi
unuttuk şiirin halelerini
post totem tapınaklarda
zil takıp oynar
şair katilleri
ah yalelelli...’ 1
Önce insan dedi Lül. Küreselleşme adıyla aklanmaya çalışan emperyalizmin yürüttüğü savaşlara ve ülkemizde 12 Eylül faşist darbesinin ardından, adım adım uygulamaya konulan insansızlaştırma – yozlaştırma – tektipleştirme politikalarına karşı tavır aldı. Banka sermayesinin kirli elini edebiyata bulaştırmasına tepki gösterdi. Lül’ü taşra dergisi diye küçümseyen ‘tekel ve devlet aydınlarına’, ‘Evet’ dedi, ‘Evet amatörüz, evet çocuğuz, evet ütopyalarımız var, evet insanı merkez alıyoruz...’
Kimi zaman popülizm ve postmodern söylemler, Lül yazarlarını etkilediyse de bu durum geçici oldu. Lül, kayıp vererek ve kan kaybederek de olsa kendini toparlamayı bildi. İlkelerine sahip çıktı. Yani Lül, güzeli, doğruyu, insansalı bulma iddiasıyla yayın hayatını sürdürdü. ‘Bu güzellikleri buldu mu Lül?’ diye bir soru geliyor hemen akla. Evet. Yerel düzeyde, taşrada evet. Lül, aksayarak yayın hayatını sürdürürken, aynı zamanda bir okul işlevi gördü. İnsana sırtını dönmeyi reddeden yazar ve şairler doğdu, gelişti. Birbirinden güzel insanlar, pırıl pırıl gençler kendilerini Lül’de ifade olanağı buldular.
‘Şiirlerim çok okunsun
Kitaplarım çok satsın diye
Okurun bilinçaltında
Solucan görülemem ben
Postmodern bir aferin için
Gerçeğe allık süremem
Aydınlığa uygarlığa
Arkamı dönemem ben...’ 2
Günümüzde küreselleşme çılgınlığı yaşanmaktadır. ‘‘İnsan insan olmaktan, sanat sanat olmaktan çıkarılmıştır. Burjuvazi doktoru, avukatı, bilim adamını nasıl kendi ücretli emekçisi haline getirdiyse, maalesef sanatçıyı da bu hale getirmiştir. Ücretli kölelik düzeni beyinleri tarumar etmiş, melekelerimize bizi yabancılaştırmıştır. Halbuki sanat karşılıksızdır. Çiçek sularken ya da aşık olurken herhangi bir karşılık beklemeyiz. Öyleyse kendini güzel ifade etmek olan sanattan niye karşılık bekleyelim.(...)
‘‘Büyük tekeller sanatçıları ellerinde bulundurma yarışında coşmaktadır. Nice ünlü yazarlar, banka yayınevleri arasında transfer olarak cukkayı doğrultmaktadırlar. Halbuki bu bir zenginlik değildir… Sanatçının zenginliği parada değil insanlığın toplumsal mirası, “kültürde” yatmaktadır. Ayrıca bu toplumsal miras gerçek sanatçılar ve bilim adamları sayesinde oluşmuştur.(...)
‘‘Daha çok kitabın satılması, oyunun izlenmesi, kaset-CD satışlarının rekorlar kırması, filmlere milyonlarca kişinin gitmesi ile estetik performans arasında doğru orantılı bir bağ yoktur. Satış, estetik performansın ölçüsü değildir. Piyasa kuralları içinde olduğu sürece bu bir alım, satım, tüketimdir. Estetik nesne-estetik özne ilişkisi değildir...’(Özgür Başkaya. Piyasa sanat ve sanatçı, adlı makalesinden. Özgür Üniversite sitesi.)
Ernst Fischer: ‘Sanat için, sanatın gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmaz kapitalizm. Ortalama bir kapitalist, sanata karşı bir gereksinme duyarsa, bu ya özel hayatını süslemek içindir ya da iyi bir yatırım yapmak için’ der ve bu yatırım da vergiden düşülür, yani devletin parasıyla reklamları yapılmış olur. Bugün kapitalizm vahşi yüzünü, ‘postmodernizm, çok kültürcülük, küreselleşme’ gibi kulağa şirin gelen tanımlarla halktan gizlemeyi başarmış görünüyor. Bu olumsuz sonuçta, kendini demokrat-aydın olarak lanse eden, paralı asker-yazar ve sanatçıların affedilmeyecek payı var. Kültürü ‘endüstrileştiren’, sanat eserlerini metalaştıran sermaye, sadece kendi yandaşları olan, çok satılır az okunur ‘yazarları’ değil, muhalif yazarların da eserlerini, eğer kar getirecekse yayınlamak için sıraya girer. Nitekim Nazım’ı da, her dönem çoksatar diye ve-ama sansüre uğratarak yayınlamışlardır. Nazım’ın politik kimliğini ifade ettiği şiirleri yok sayılmıştır.
Postmodern söylemler sanatta kafa bulanıklığı, muğlaklık yaratırken, siyasette de yanılsamalara yol açar. ‘Kapitalizm kendini onarıyor, düzeltiyor’ diye sahte umutlar yayılırken, derin sermayeden ve derin sermayenin metalaştırdığı sanat ve sanatçılarından söz edilmez.
“Sermaye insanların çalınmış emeğidir
diyor temel kitaplar
ve bu eşkıyalık hala sürüyor yeryüzünde
bir ateş gibi sarıyor insan aklını
sermaye bu zamanların delisi…” 3
Cristopher Caudwel, “Sanat Pazar değerleri yerine kullanım değerlerini getirir. Sanat ucuz şeyleri değerli kılar; birkaç boya lekesini toplumsal hazine haline getirebilir. Bu yüzden pazar sanatçının en büyük düşmanıdır. Pazarın kör çabası güzelliği katleder.” der. Evet, Temel Demirer’in sözleriyle, ‘Yabancılaşmış insanın küresel sermayeye kodlanmış değer ve umutları iflas ediyor. İnsana, “Tüketiyoruz o halde bireyiz” dedirten totaliter egemenliğin iç yüzünün kavranması artık zor değil. Toplumsal çürümeden kan alan “uygarlık krizinin”, yabancılaşmanın pazar ve mal kültürüyle beslendiği “vahşet kesitinde” insanlık kişiliksizleştiriliyor. İnsanları hesapçı, korkak, çıkarcı ve tüketimin nesnesine dönüşmüş konformist- mülkiyetçi ahlaksızlığa mahkûm ediyor.’ Ama bu çürümeye direnen insanlar var. Yazar ve sanatçılar var. Lül yayın hayatına son verse de, gerek İstanbul ve Ankara merkezli, gerekse taşrada, kirli banka sermayesi ile iğdiş edilmemiş onlarca sanat-edebiyat dergisi ve yerel gazete var. Lül yolcuları, Lül kapanınca kenarda sessiz kalmayacak, seslerini muhalif seslerle birleştireceklerdir.
‘Evet, yalnız başına konuşur entelektüel ama ancak kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde ortak olarak koşanlarla birleştiğinde yankı bulur sesi.’ (E. Said, Entelektüel sürgün, marjinal yabancı, Ayrıntı yayınevi)
Yeri gelmişken Lül gibi yayın hayatına son veren bir başka Anadolu dergisini de burada saygıyla selamlamak istiyorum. Amik. Hatay’da yıllardan beri yayın hayatını ilkeli bir şekilde sürdüren, 35. sayısını yayınlayan Amik dergisi de, kısa bir süre önce ekonomik sorunlardan kapandı. Arkasında zengin bir kültür mirası bıraktı.
Sonsöz: Lül ve Amik, su ve sabuna dokunarak yaşadılar. Bu nedenle hep pak kaldılar, kirlenmediler. Lül ve Amik’in arkasından, ‘Hayat devam ediyor’ v.b. gibi avuntu sözler yerine, ‘Yürüyüş devam ediyor - edecek’ demek daha doğru olacaktır.
Bir İspanyol atasözüyle Lül yolcularına veda etmek istiyorum: ‘Ey yolcu unutma; yol yoktur; yollar yürüyerek yaratılır...’
Şiirler: 1/adil okay/ 2/ali yüce/ 3/ müştak erenus
adilokay@hotmail.fr