Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

MARX’IN ERKEN DÖNEM YAZILARINDA YABANCILAŞMA 
Erdal ÖZ  


Makalemde Marx’ın yazılarında yabancılaşmanın anlamını araştırıp bulmaya çalışacağım. Bunu yaparken yazıları kronolojik bir sırayla takip edeceğim. Temelde üç soruyu cevaplamaya çalışacağım:
1) Marx’ın yazılarında ilk olarak yabancılaşma nerede görülür, anlamı nedir, değişmez ve tek bir anlama mı sahiptir, yoksa çoklu bir anlamı mı vardır?
2) Nerede ya da hangi koşullarda yabancılaşma ortaya çıkar, bu koşullar nelerdir?
3) Yabancılaşmanın ortadan kaldırılması mümkün müdür; Marx’ın bize sunduğu çözüm nedir? 
İlk soruyu araştırmaya başlamadan önce ‘yabancılaşma’ kavramı hakkında Max’ın yazılarından bağımsız olarak birkaç şey söylemek istiyorum. Bu kavramın birçok filozof tarafından kullanıldığını biliyoruz. Rousseau, Hegel, Feuerbach ve başka filozoflarda bu kavrama rastlarız. Marx bu filozoflardan etkilenmiştir, özellikle de Hegel’in ve Feuerbach’ın etkisini açık bir biçimde görebiliriz. Marx’ın yabancılaşma teorisinin bu filozoflarınkinin bir kopyası olduğunu iddia edenler olabilir, kuşkusuz vardır da. Ama bana göre hiçbir filozof bir başkasının kopyası olamaz, eğer öyle olsa o filozofun felsefe tarihinde yeri olmazdı. Başka bir deyişle, bir filozof tarafından kullanılan her kavram o filozofun felsefesinde ister istemez farklı bir anlama bürünür. Kuşkusuz, birçok filozof başkalarının düşüncelerinden etkilenir, onların kavramlarını alır; ama dediğim gibi bu kavramlar kavramı devralanların sözlüğüne girerken, başka anlamlarla yüklenirler. Bu açıklamaları yapmamın temel nedeni okuyucuya konuya bakış açım hakkında bir ipucu vermek ve yanlış anlaşılmaktan kaçınmaya çalışmaktır. Kısacası, yapmaya çalıştığım şey Marx’ın felsefesinde yabancılaşmanın anlamını araştırmaktır, başka bir şey değil. Bu bakımdan, Marx’ın yabancılaşmaya yüklediği anlamla diğer filozofların felsefelerindeki anlamları karşılaştırıp tartışmayacağım. Makaleyi sadece Marx’la sınırlı tutacağım.  
Şimdi ilk alıntıyla başlayalım.
“Ortaçağda siyasi kurum özel mülkiyet kurumuydu,  sadece ve sadece özel mülkiyet yasası politik bir yasaydı. Ortaçağda halkın ve devletin yaşamı örtüşüyordu. Devletin gerçek ilkesi insandı; ama özgür insan değil. Böylece bu müthiş bir yabancılaşmanın, özgür olmayışın/esaretin  demokrasisiydi.”
Bu alıntı Rheinische Zeitung’un Mart 1843 sayısından. Bu yıllar aynı zamanda Marx’ın Hegel’i eleştirmeye başladığı yıllardır. İlk burada Marx’ın ‘yabancılaşma’yı kullandığını görüyoruz. Ortaçağda insanların özgür olmayışı yabancılaşmaya neden oluyor, çünkü insanlar oldukları gibi değiller, bir bakıma tutsak oldukları için “müthiş bir yabancılaşma” içindeler. Başka bir deyişle, tutsaklık insanları kendilerine yabancılaştırıyor, zira kendi yaşantılarıyla alakalı olsun ya da olmasın bir şeyleri yapmaya zorlanıyorlar, eylemleri devlet tarafından kontrol ediliyor. İşte tam da bu yüzden insanlar Ortaçağ’da ‘müthiş bir yabancılaşma’nın içerisindeler. * Görüyoruz ki Marx yabancılaşma terimini kullanıyor; ama onu kullanırken ne tanımını yapıyor ne de anlamına dair bir şeyler söylüyor. Anlaşılan bu iş bize düşüyor, zaten makalemizin konusu da Marx’ın yazılarında yabancılaşmayı araştırmak değil miydi?
Ve başka bir alıntıyla devam edelim:
“ İnsanın kendinden ve doğadan öz-yabancılaşması ( self-estrangement) doğayla, kendisiyle ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde kendini gösterir / açığa vurur.” 
Burada yabancılaşmanın üç farklı durumunu görüyoruz:
“İnsanın (1) kendine,(2)doğaya ve(3) öbür insanlara yabancılaşması.”
Bu, kaçınılmaz olarak bizi ikinci sorumuza getirir. Bu yüzden ilk iki soruyu iç içe cevaplamaya çalışacağım.
“Satma/elden çıkarma(verasserung-almanca) yabancılaşmanın(entausserung-a.) pratikteki tezahürüdür. Sadece insan, dinin baskısı altında olduğu müddetçe, kendi özsel doğasını, onu yabancı ve fantastik bir şeye çevirerek nesneleştirmeye muktedirdir. Bu yüzden bencilce isteklerinin baskısı altında pratik olarak aktif olabilir ve sadece ürünlerini ve eylemini yabancı bir varlığın hükmü altına koyarak ve onlara ‘yabancı bir şeyin/varlığın’ –paranın- değerini yükleyerek/vererek pratiğinde nesneler üretir.”
Bu alıntıda birkaç terime değinmek istiyorum. Marx insan doğasından bahsediyor. Bununla neyi kastediyor? Sanırım bir existansiyalistin anladığı anlamda değil kastettiği (Sartre’cı varoluşçuluğun insan doğasını reddettiğini biliyoruz.) Existansiyalist için verili bir insan doğası yoktur, insan kendi kendisini yapar/yaratır. Marx yabancılaşma gibi bunu da tanımlamıyor. İnsan doğasıyla hayvan doğası arasındaki fark nedir? Alman İdeolojisi’nde Marx ve Engels şöyle derler:
“İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle veyahut başka bir şeyle ayırt edilebilirler. İnsanlar geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz kendilerini hayvanlardan ayırmaya başlarlar, bu onların fiziksel örgütlenişleriyle koşullanmış bir adımdır. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretirlerken dolaylı olarak kendi gerçek maddi yaşamlarını üretiyorlar. ” 
Sanırım bu, sorumuzu hala cevaplamıyor, ama bazı ipuçları verebilir. Şöyle ki, Marx’ın yazılarında insan doğasının doğal ihtiyaçlardan (beslenme, barınma, vs.) fiziksel eylemliklerinin koşullandırdığı aktivitelerden; kendini ve doğayı değiştirmesinden oluştuğunu çıkarabiliriz. İnsanların hayvanlardan ‘üretim şekilleriyle/tarzlarıyla’ ayrıldığını söyleyebiliriz. Hayvanlar ihtiyaçlarına göre üretirken insanlar ihtiyaçlarından fazlasını da üretirler. Hayvanlar yalnızca kendileri için üretirken, insanlar kendileri ve başkaları için üretirler,  ki bu insanın sosyal(toplumsal) bir varlık olduğunu gösterir.  Acaba bu, hayvanların ‘yaşam tarzıyla’ aynı olan bir çeşit içgüdü mü? Açıkçası, tartışmaya açık bir soru. Ama şunu biliyoruz ki Marx’ın felsefesinde, bunu yukarıdaki alıntıda da gördük, insan hayvanla bir değildir. Bu bağlamda, insan doğasının hayvanlardan farklı olduğunu söyleyebiliriz. Marx’ın yazılarından insan doğasının fiziksel bir yapı; yani organik; tarihsel, -ilkel topluluklardakiyle aynı değil- üretken ve toplumsal –üretim kooperatif- ve son olarak bilince ve dile sahip olduğunu çıkarabiliriz.* 
3. alıntıda “yabancılaşmanın pratik bir özelliği olarak satma/elden çıkarma”yı görüyoruz. Emekçi, emeğini sattığı zaman büyük bir yabancılaşmanın esiri olur ve bu, kapitalist toplumda kaçınılmazdır, ki bu toplumda çözümü de yoktur. Yine 3. alıntıda “yabancı bir varlık/şey” olarak parayı görüyoruz. Marx Yahudi Sorunu’nda “para, insan emeğinin(çalışmasının) ve varlığının yabancılaşmış özüdür, bu öz ona hükmeder, ve insan ona tapar.”   der.  
Marx’ın felsefesinde paranın ‘yabancı bir şey/varlık’ olduğu açık... 1844 El Yazmaları’nda “Ücret, yabancılaşmış emeğin doğrudan sonucudur ve yabancılaşmış emek özel mülkiyetin dolayımsız nedenidir. Eğer, biri çökerse, kaçınılmaz olarak diğeri de çöker.”   der Marx. Kölelik sisteminde ücretli emek yoktu. Kölenin hiçbir hakkı yoktu. Hayır, tek hakkı vardı, o da köle olarak yaşamak. Feodal toplumda durum aşağı yukarı aynıydı. Küçük bir farklılık vardı köleci toplumdan... Feodalitede serf yarı-yarıya özgürdü. Senyör için çalışmak zorundaydı, kendi çalışması dışında. Bunun anlamı, kendi emeğinin ürününün büyük bir bölümü senyöre gidiyordu. Öte yandan, kapitalist toplumda emekçi özgürdür, yaşamak için iş-gücünü satmak zorundadır. Aman, ne mükemmel bir özgürlük! Başka bir deyişle, kapitalist toplumda işçinin özgürlüğü büyük bir yanılsamadan başka bir şey değil. Kapitalist işçi ücret verdiğini söyler ve işçinin hak ettiğinin bu olduğunu iddia eder. Aslında, durum hiç de böyle değildir. Ücret ya da para emekçinin sömürüsünü maskeler. İşçi kapitalist için çalışmak zorundadır, böylece kapitalist kâr eder ve sermayesini büyütür. Bu bakımdan, şu açıktır ki kapitalistin kârı işçinin emeğinin ürünü olan artı-değerden gelir. Bu, şu anlama gelir; işçi de bir nevi köledir. Sanırım, paranın veya ücretin Marx’ın felsefesinde ‘yabancı bir varlık/şey’ olduğu açık. Para kapitalist toplumun yeni tanrısıdır. Sözü Shakespeare’e bırakalım.
“ Altın, sarı, gözkamaştırıcı ,  değerli altın!
Bunun şu kadarı, karayı ak, çirkini güzel
Eğriyi doğru, adiyi soylu, yaşlıyı genç, korkağı yiğit yapar.
…Ah tanrılar nedir bu! Niçin bu
Rahiplerinizi, uşaklarınızı yanınızdan kaçırır;
Çeker güçlü insanların yastıklarını başlarının altından;
Bu sarı köle
Din de kurar, din de bozar, kutsar lanetliyi;
Hayran eder herkesi kocamış cüzzamlıya;
Hırsızlara yer, senatörlere kürsüde
Ün, şan, saygınlık kazandırır;
Odur geçkin dullara yeniden koca bulan;
…Gel lanetli maden
Orta malı orospusu insanlığın.”
                                                   (Atinalı Timon, 4.perde, 3.sahne)  
Şimdi özel mülkiyet, iş bölümü ve zorunlu (external) emeği tartışalım; ki bunların hepsi kapitalizmde yabancılaşmayla ilgilidir.
“Özel mülkiyet yabancılaşmış emeğin nedeni ve temeli olarak görünmesine rağmen, aslında sadece yabancılaşmış emeğin sonucudur, tıpkı tanrıların gerçekte insanların zihinlerindeki bulanıklığın bir sonucu; ama nedeni olmaması gibi. Lakin,  sonra ilişki karşılıklı olur.” 
Özel mülkiyet ilk ne zaman ortaya çıktı? İşbölümüne ne demeli? Şimdi, işbölümü ve özel mülkiyet arasındaki ilişkiyi güzel bir şekilde açıklayan bir alıntı yapalım; sonra az önceki alıntıya geri dönelim.
“İş bölümü ve özel mülkiyet aynı ifadelerdir; birincisinde faaliyete göre anlatılan şey; diğerinde ise faaliyetin ürününe göre ifade edilir.” 
Başka bir deyişle özel mülkiyet ve işbölümü aynı şeydir ve yabancılaşmış emeğin sonucunda ortaya çıkarlar. Bu şu demektir; önce yabancılaşmış emek ortaya çıktı, sonra diğer ikisi...Bu iddia aşağıdaki soruları doğurur: Özel mülkiyet ve iş bölümü aynı anda mı tarihte ortaya çıktı? İkisinin ayrı ayrı görüldüğü bir tarih anından söz edilebilir mi? Birisinin diğerinden önce ya da diğeri olmadan görüldüğüne dair tarihi bilgilere sahip miyiz? Özel mülkiyet, iş bölümü ve yabancılaşmanın el ele gittiğini söylemek doğru olur mu? Tarihin bir döneminde bugünkü modern toplumlara benzemeyen topluluklar olduğunu biliyoruz. Bu toplumlarda özel mülkiyetten bahsedemeyiz. Ama bu toplumlarda emek hala yabancılaşmış emek miydi, bilemiyorum. Sanırım bu, bir başka makale konusu olur.  
Marx’ın özel mülkiyeti ve iş bölümünü aynı şeyin vurgusu olarak görmesinin nedeni bu ikisinin bir kimsenin bir başkasının emeğini –ki bu zorunlu emektir- kontrol etmesi ve ona hükmetmesidir.  
Emek gücü ne zaman sahibine karşı bir silaha döner ve yaratıcalarına/üreticilerine yabancılaşan bir ürün üretmeye başlar? Ne zaman bir meta olarak ortaya çıkar? Bunlar cevaplamamız gereken önemli sorulardır. Kapitalizmden önce –kölelikte ve feodal toplumda- insanlar kendilerine sadece yaşam hakkı tanınan koşullarda yaşıyorlardı. Yalnız, bu insanlar özgür değillerdi. Efendilerinin elinde bir çeşit metaydılar. İşleri dışsal; yani zorunluydu. Kapitalist toplumda durum farklıymış gibi görünüyor. Aslında sadece küçük bir farklılık var. Emekçi kapitalistin malı değil ama hala kapitaliste bağımlı. Yaşamak için emek gücünü satmak zorunda ve bu işçinin emeğini yabancılaşmış emeğe çevirir.
“ Yabancılaşmış emekle birlikte işçi, emeğe yabancı ve onun dışında kalan başka bir insanın ilişkisini yaratır. İşçinin emekle ilişkisi kapitalistin- ya da emeğin efendisi için kim ne derse- o emeğe ilişkisini yaratır. Bu yüzden, özel mülkiyet –  ki, bu, yabancılaşmış emeğin zorunlu sonucu ve ürünüdür- işçinin kendisiyle ve doğayla olan dışsal ilişkisidir. Bu nedenle, özel mülkiyet yabancılaşmış emek, yani; yabancılaşmış insan, yabancı kılınmış emek, yabancılaşmış hayat,  yoksunlaşmış insan, kavramının analizinden çıkarılabilir.”   
Yabancılaşma içinde yaşamın katlanılmaz olduğunu görüyoruz. Sadece kendimize değil başka insanlara,  kendi cinsimize ve doğaya da yabancılaşıyoruz. Kapitalist toplumda toplumun çok küçük bir kesimi refah içinde yaşarken geri kalan çoğunluk ise sefalet içinde ‘sürünür’. Kapitalistler cennetlerinde yaşarken geriye kalanlarsa cehennem hayatı yaşar ve her gün binlerce insan açlıktan ölür. Kapitalist bu durumu göz ardı eder ve sadece ne kadar kar edeceğini düşünür. Bu bize kapitalizmde insanın ne katlanılmaz bir yabancılaşmanın pençelerinde kıvrandığını göstermek açısından yeterli değil mi? Başka bir deyişle bu kendimize ve kendi türümüze yabancılaşmadan başka bir şey değildir.
Her şeyden çok kendi emek-gücümüzün ürünlerine yabancılaşırız. İşçi kapitaliste emek-gücünü satar, karşılığında bir ücret alır. Ama, aslında bu, işçinin gerçekte hak ettiği şey değildir. Zira kapitalistin emekçiye verdiği ücret emekçinin emek-gücüne eşit değildir. Öyle olsaydı, ( Şunu unutmamalıyız ki; para emekçinin emek-gücünün değerini karşılayamaz; çünkü paranın kendisi ‘yabancı bir varlık/şey’dir.) kapitalist kar edemezdi, ve kaçınılmaz olarak iflas ederdi. Emekçinin ürettiği şey kendisine yabancı hale gelir; çünkü o kendi ihtiyaçları doğrultusunda üretmez. Şayet, kendi ihtiyacı olduğu şeyi üretse bile; onu satın almak zorundadır. Dahası;  kimi işlerde, işçi ne ürettiğini bile bilmez, çünkü ürettiği şey sadece bir ürünün küçük bir parçasıdır. Uzmanlaşma adı altında üretim sürecinin en korkunç yabancılaşmasıyla böylece karşı karşıya kalır. Böylece yabancılaşma/yabancılaşmış emekle birlikte ürettiğimiz şeyin kölesi oluruz. Ürettiğimiz şey bize hükmetmeye başlar. Bu, tıpkı dindeki yabancılaşma gibidir. Marx’ın deyişiyle; “tanrılar aslında insanlarını zihinlerindeki bulanıklığın/karmaşanın sonucudurlar, nedeni değil.”   Lakin, tanrıları yaratan insan, zamanla onların kölesi olur, onlara tapar. Böylece tanrılar insanın aklını işgal eder ve insan kendi eseri olan tanrılara yabancılaşır. Bu, tam da içinde bulunduğumuz sefil durumun göstergesi değil mi? 
Tekrar sözü Marx’a bırakalım.
“ Yabancılaşmış emek sadece doğayı insandan yancılaştırmaz, bununla birlikte insanı kendinden, kendi işlevinden, hayati faaliyetinden de yabancılaştırır. Bundan dolayı, insanı kendi türüne de yabancılaştırır. İnsanın türsel/cinsi yaşamını onun tekil yaşamı için bir araca çevirir.” 
Bu alıntıda özellikle insanın doğaya yabancılaşmasına değinmek istiyorum. Bir zamanlar, bizler doğanın birer ‘kölesiydik’. Onun karşısında çok güçsüz ve savunmasızdık. Zamanla gücümüzü arttırarak doğayı kontrol etmeye başladık. Bu ‘ilerlemenin’ doruk noktası kapitalizmdir. İşte şimdi doğanın ve bütün diğer canlıların ‘efendileriyiz.’ Maalesef, bu yanılsama türümüze verdiğimiz zararın yanında, birçok diğer canlının yok olmasına ve doğanın tahrip edilmesine neden oluyor. Bu, doğaya yabancılaşmak mı, yoksa başka bir şey mi? İster yabancılaşma, ister başka bir şey olsun; ama öyle görünüyor ki kapitalizm insanlığın ve doğanın mezarını kazıyor.
Ne sefil bir durumdayız! Bu yabancılaşmanın üstesinden nasıl gelebiliriz? Neden hala bu yaşama katlanıyoruz? Varlığımızın bilincinde bile değiliz, o artık bir araç haline geldi. Nerede yarattığımız zenginlik? Sadece hayatta kalmak için mi didiniyoruz? Yabancılaşmanın içine düşmüş bir varlık soru bile soramaz, çünkü içinde bulunduğu yabancılaşmanın farkında bile değildir. Başka bir deyişle, eğer köle köleliğinin bilincinde olsa, artık köle kalamazdı. İşte bu yüzdendir kölelerin zincirlerine katlanması ve mutluluğu onlarsız ‘düşünememesi’. Bu, yabancılaşmadan başka ne olabilir ki?
Yabancılaşmayı nasıl alt edeceğiz? Marx’n bu probleme dair bir çözümü var mı? Kuşkusuz, var…
“ İnsanın öz-yabancılaşmasının, özel mülkiyetin olumlu aşkınlığı/aşılması; böylece insanın özünün kendine ve kendisi için gerçek uygunluğu olarak komünizm….İnsanın sosyal bir varlık(insan) olarak kendine eksiksiz dönüşü olarak komünizm…( bu dönüş bilinçli olarak ve kendinden önceki gelişmenin bütün zenginliğini kucaklar.) İşte bu komünizm tamamen gelişmiş naturalizm olarak humanizme eşittir ve tamamen gelişmiş humanizm olarak naturalizme eşittir/eşdeğerdir.  Komünizm insanla doğa arasındaki ve insanla insan arasındaki uyuşmazlığın/çelişkinin gerçek çözülüşüdür; varoluşla özün, nesneleşmeyle    öz-olumlamanın (özneleşmenin), özgürlükle zorunluluğun, bireyle türün arasındaki çekişmenin doğru bir biçimde çözülüşüdür. Komünizm tarih bilmecesinin çözümüdür ve bu çözümün kendisi olduğunu bilir.”
İşte görüyoruz ki yabancılaşmanın ortadan kaldırılması insanın kendine dönmesiyle eşdeğerdir.  Bu, şu anlama gelir; yabancılaşma olmadığı zaman ne işbölümü ne de özel mülkiyet olur. Bunun sonucunda proleterya ve burjuvazi ortadan kalkar. Yani, artık ne köleler ne de efendiler olacak; herkes kendi kendisinin efendisi olacak, daha fazlası değil. İşte Marx’ın söylediğinden bunu anlıyoruz.  Öyle görünüyor ki Marx komünizmi kapitalizmin bir ‘değil’inden (negation) çok, kapitalizmin bir adım ötesi olarak görüyor. Ama,  komünizmin nasıl olması gerektiğini de söylemez. Alman İdeolojisi’nde şöyle der:   
“Bizim için komünizm yaratılması zorunlu bir durum değildir, gerçeğin kendini uydurmak zorunda kalacağı bir ideal de değildir. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıracak gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden meydana gelirler.” 
       Özetlemek gerekirse, bu makalede Marx’ın yazılarında yabancılaşmanın anlamını tartışmaya çalıştım. Şunu söyleyebiliriz; Marx yabancılaşmayı tanımlamak yerine onun nasıl ortaya çıktığını açıklar ve sonuçlarını bize gösterir. Bu bağlamda, kapitalizmi analiz ederek yabancılaşmanın köklerini bulmaya çalışır. Böylece özel mülkiyet ve iş bölümünün yabancılaşmış emekten kaynaklandığı sonucuna varır. Bunu, sınıf savaşımının ve sınıflı toplumların yabancılaşmış emekle ortaya çıktığı şeklinde yorumlayabiliriz. Marx yabancılaşmış emeğin komünizmle ortadan kaldırılmasının mümkün olduğunu söyler ve bu da proleteryanın ‘şaheseri’ olacaktır. Bunu en güzel şekilde Engels’le birlikte Manifesto’yu şu sözlerle bitirerek ifade ederler: “Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok, oysa kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”     
KAYNAKÇA
1. McLELLAN, David. Karl Marx: Selected Writings, Oxford University Press Inc.   New York.2000 (second edition)
2. http://www.marxists.org/
KISALTMALAR
DM: McLELLAN, David. Karl Marx: Selected Writings

 

 

 

 

 

 

Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003