Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


GÜNCEL YAZILAR

 

ÜNİVERSİTE ÜZERİNE

Kadir Cangızbay

Önce şunu söyleyelim: Üniversite eğitim değil öğretim kurumudur; öğretilecek şeyi, yani bilimsel bilgiyi de üretecek kurum; yoksa insanların belirli davranış, düşünme ve inanma biçimleri doğrultusunda şartlandırılıp terbiye edileceği kurum değil. Eğitim amaçlı olmayıp belirli bilgi türlerinin üretilip öğretilmesine yönelik, ancak odaklandığı nokta bilim olmayan başka kurumlar da vardır ki, onları hem kavram/konsept, hem de yapı olarak üniversiteden ayırt edip ayırmak ve de enstitü, meslek yüksek okulu vb… şeklinde örgütleyip adlandırmak gerekir.

Eğitim, yani bizdeki resmî adlandırmasıyla ‘talim terbiye’, yöre ve kültürlere göre 14-18 yaşlarına kadar uzanan bir süreçtir. Bizde, 18 yaşındaki insanın rey hakkı vardır; yakın zamanlara kadar, idama mahkûm edilip asılabilirdi de: Hâlâ eğitilecek bir varlık ise, ne reyi geçerlidir, ne de idamı hak. Üniversiteye gelen genci eğitilecek bir varlık olarak görmek, ancak totaliter rejimlere mahsustur; ya da söz konusu olan, totaliterlikteki eksikliğini/beceriksizliğini otoriterleşerek telafi etmeye yönelmiş bir yönetimdir.

İnkılâp tarihi, beden eğitimi ve hele Türkçe’nin ders olarak üniversitelerde verilmeye devam edilmesi kabûl edilemez bir şey. Onca yıl Türk millî eğitim sisteminden geçen öğrenciye, üniversiteye geldikten sonra da Türkçe dersi vermeye kalkmak, ilk ve orta öğretimin kendi kendisini inkarı, tümüyle başarısız, etkisiz ya da gereksiz olduğunun ikrarıdır. Üniversiteye gelene kadar geçen onca yıllık eğitim süreci içinde çocuğa Türkçe’yi öğretemediğini kabûl etmek mânâsına gelir. Sadece dersler Türkçe değil, Türkçe’nin hem kendisi hem de grameri ve Türk Edebiyatı bizatihi birer derstir. Başa dönersek, üniversite öğretim dilinin öğretileceği ve öğrencilerin her bakımdan eğitilmeye hâlâ muhtaç bireyler olarak görüldüğü bir yer ise, gerçekte üniversite değildir.

Tekrarlayalım: Üniversite, bilimsel bilginin üretilip aktarıldığı yerdir. Bu noktadan hareketle şunu da ekleyelim: Genel adap kâidelerine mugâyir olanlar ile insanın bir kişi ve hangi kişi olduğunun görülüp bilinmesine engel olanlar müstesnâ, kişilerin kılık kıyafetine karışılabileceği en son yer üniversitedir. Bu söylediğimiz ise, açıktır ki üniversitelerdeki başını örtme (türban) yasağına ilişkindir. Böylesi bir yasak yürürlükteki yasalar açısından gayri-meşrû olmanın yanı sıra, vicdânen rahatsızlık verici, ahlâken ayıp, demokratik ve siyâsî açılardan da utandırıcıdır.

Üniversite dedik miydi, bu kurumun bilim kavramıyla da ilişkisini kurmak gerekir. Üniversite bilimsel bilginin özellikli olarak temel alınacağı/kılınacağı yerdir; bu sebeple de meslek okulu ve benzeri bir kurum değildir/olmamalıdır. Çeşitli mesleklere nitelikli eleman yetiştiren yüksek okullar vardır ve elbette olmalıdır. Ama üniversitenin aslî fonksiyonu bilimsel bilgi üretmektir ve bu sebeple de ‘özel’ ellere bırakılamaz. Çünkü bilimsel bilgi, sahibine doğrudan çıkar ve getiri sağlayan, pragmatik değeri olan bir bilgi türü değildir: Bilimsel bilginin kendisi bir amaçtır. Piyasa mekanizmasının, pazar ekonomisinin egemen olduğu yerde, bilimsel bilgi kendisinin peşine düşülecek, kendisi uğruna kaynak yırılıp yatırım yapılacak en son şeydir; zira doğrudan kâra dönüştürülemez.. Bu tespiti bundan 25 yıl kadar önce, dünyaca ünlü bir matematikçimiz, rahmetli Cahit Arf dile getirmişti Cumhuriyet gazetesinin ‘Bilim ve Teknik’ ekinde: “Üniversitelerin özelleştirilmesi, temel bilimlerin öldürülmesi demektir”. Bu hakikat ışığında diyebiliriz ki, üniversitenin diğer yüksek öğretim kurumları karşısındaki farkını, bilimsel bilgi üretme amacıyla belirginleştirmek gerekmektedir. Özel üniversitelerin varlığı, temel bilimlerin ikinci plana atılmasına, öldürülmesine ya da politik, teknik, ticârî amaçlara hizmet eder duruma getirilmesine, bu uğurda tahrif edilmesine, ama en önemlisi, hakikatin hakikat olarak bir değer olmaktan çıkartılmasına sebep olabilir.

Üniversiteye giriş imtihanlarında uygulanan usûller de üniversiteliyi bilgi üretir özne olmaktan peşinen çıkartıyor. Çoktan seçmeli sınavlarda, hazır cevaplardan birini seçme usûlüyle, öğrenci test tekniklerini kullanmak mecbûriyetinde bırakılıyor: Bu hâliyle öğrenci, kendisi bilgi üretemez bir varlıktır. Tek yapacağı, üretilmiş bilgileri ezberlemektir. Oysa, ne bütün mümkün bilgilerin önceden üretilmesi, ne de üretilmiş bilgilerin tümünün ezberlenmesi mümkündür: İnsana öğretilmesi gereken, her bir yeni duruma ilişkin bilginin nasıl üretileceğidir; yani, başkaları tarafından üretilmiş bilgiler değil, bilgiyi üretmenin metodolojisidir. Bilginin kendisi tarafından üretilmesine değil de başkaları tarafından üretilmiş bilgiler arasında en doğru olanı nasıl seçeceğine odaklandırılmış insanın ise, hangi seyircinin/ziyaretçinin en güzel muzu kafesin ne tarafına fırlatacağını sezme/çıkarsama becerisi edinmiş, bu konuda meleke kazanmış bir hayvanat bahçesi maymunundan pek bir farkı olmayacaktır.

Üniversite birinci sınıf öğrencilerine hemen ilk derste şöyle bir soru soruyorum: Bizdeki Öztürkçe misali, diyelim Öznorveçce diye bir şey olsa –ki, böylesi bir garabet ancak bize mahsustur; yani, Atanorveçli diye birisinin bulunmamasıyla bağıntılı olarak, Öznorveçce diye bir şey zaten yoktur ve de olamaz-, söz konusu dilde muz veya zeytinin  -kökü de, kökeni de Norveçce- bir karşılığı var mıdır/olabilir mi? Çocukların hemen hepsi susuyor, nadiren bir cevap alabilirsem o da, bir şımarıklık-cahillik şahikası olarak “ama hocam biz hiç Norveçce bilmiyoruz ki” oluyor. Oysa ben de hiç mi hiç Norveçce bilmiyorum ama, şunu biliyorum, daha doğrusu çıkartabiliyorum ki, ne muzun ne de zeytinin Öznorveçce bir karşılığı yoktur ve olamaz; çünkü hem Norveç’in coğrafï konumu, hem de muzun veya zeytinin nasıl bir iklimde yetiştirilebileceğine ilişkin bilgim var: Norveç’te muz veya zeytin yetişmez ki, bunları Norveçli görmüş ve de kendilerine bir ad vermiş olsun. Tabiî bu arada “Türk çocuğu Amazon’un genişliğini, Mississippi’nin uzunluğunu bilecek de ne olacak” zihniyeti doğrultusunda, en başarılı çocuklarımızı bile inanılmaz bir zihinsel atalet içine sürükleyip milletimizin geleceğini dinamitleyen 12 Eylül darbecilerini bir kez daha nefret ve lanetle anıyorum.

Bir de üniversitenin siyasetle olan ilişkisi var. Yıllarca eğitim ve öğretim görmüş, bir yığın sınavda en başarılı olmuş gençlerin dahi siyasetle uğraşmasına engel olunuyor. Neden? Üniversitelerde her türlü siyasî görüş serbestçe ifade edilebilmeli, her konuda her türlü siyasetin üretilmesi, farklı siyasetler esasında örgütlenilebilmesi serbest olmalıdır. Çünkü insana dair her şeyin içinde siyaset vardır; siyasete ilişkin her yasak ise, despot lehine düzenlenmiş bir açık çektir. Üniversitede siyasetin serbest olması, mevcut siyasî partilere birer şube açmak değil, ama siyasetin partilerin tekelinden çıkartılıp topluma mal edilmesi yolunda bir adım olarak görülmelidir; üniversiteyi kendi siyâsî partisine ve hareketine adam topladığın bir yer olarak kullanmak ise ayıptır. Ne var ki, bu uygulama gelenek hâline gelmiştir ve de Türkiye’nin yapısından kaynaklanır. Çünkü Türkiye’de aristokrasi yok, burjuvazi ya da güçlü/örgütlü bir işçi sınıfı yok. Bundan dolayı da toplumda yükselmenin tek yolu, bürokrasiye intisap etmek; en azından, yakın zamanlara kadar böyle oldu ve bunun için de tahsil şart. Tahsil; yani üniversite; üniversite, yani seçkinler sınıfına asker devşirilecek tek kaynak, tek memba. Bu durumda siyasî parti ve hareketler de üniversiteye el atmakta fayda gördüler; insanlara kendi fikirlerini yaymaktan çok, kendi fikirlerini taşıyıp dayatacak militanları devşirmek üzere. Siyaset, bu perspektif çerçevesinde üniversiteye el attığı ölçüde, üniversite de kendi siyasetini üretti: Ülkücüler de, devrimciler de üniversiteden devşirilmişlerdir ama, bir süre sonra kendi içlerinde bağımsızlık kazanıp, kendi siyasetlerini üretmişler, kendileri siyaset üretir konuma gelmişlerdir. Taraflardan biri üniversiteden devrim yapmaya kalkmış, diğer taraf da üniversiteden devrimi engellemeye çalışmıştır. Sonuçta da talebeler birbiriyle çatışmıştır. Ancak bu durum, tekrarlayalım, talebelerin aldatılmasından değil, Türkiye’de bir burjuvazi, aristokrasi veya güçlü bir işçi sınıfının olmamasından kaynaklanmıştır; yani kendi dinamiğini büyük ölçüde yine kendi içinde taşıyan bir sürece tekabül eder.

Siyaset tespit etmenin, siyaset kurmanın, mülkiyeli-harbiyeli bürokrasinin tekelinde bulundurulması temelinde tasarımlanmış bir devlet/Cumhuriyet/rejim çerçevesinde, tahsil, özellikle yüksek tahsil, dolayısıyla da üniversiteler aşırı derecede siyasallaşmıştır. Aşırı siyasallaşma karşısında da “siyaset sadece benim olsun/benim tekelimde kalsın” diyen güçler, tabiî en başta da ordu üniversiteye, dolayısıyla da düşünme, düşünce üretme ve düşüncesini ifade etme özgürlüğüne en büyük darbeyi vurmuştur. Siyaset, üniversitede kesinlikle olmaması gereken bir şeymiş gibi gösterilerek, YÖK ‘siyaseti kimseye bırakmama’ siyaseti üzerinden bir devlet kurumu hâline getirilmiştir.

YÖK başkanı açıktan açığa “üniversite devlet işidir, hükümete bırakılamaz.” diyebiliyor. Aslında bu söz her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Hükümet maslahatgüzardır, işgüderdir; yani kendisi siyaset tespit edemez, kendi dışından belirlenmiş politikalar doğrultusunda işleri yürütür, iş hâlleder, iş bitirir. En başta ‘eli silahlı’ kesimi olmak üzere,  bürokrasiye, bu arada YÖK’e göre “siyaset, siyasetçilere bırakılamayacak kadar ciddî bir iştir”. Bunların dayattığı modelde siyaset siyasetçiye yasak olup, bunun karşılığında verilen taviz de siyasetçinin, devletin imkânlarından kendi yandaşlarına menfaat koparmak, ihale kapatmak, vergiyi kendi oğullarının ithâlât yaptığı nesneye göre ayarlamak gibi işlerle iştigâl etmesi, bu türden işleri kendi tekeline almasıdır: Siyaset ister istemez bir ahlâksızlık yığını hâline gelir ki, bu durum aynı zamanda askeri-bürokratik elitin de işine gelecek ve yeri geldiğinde siyasetçiye yüklenip siyaset üzerindeki kendi tekelini meşrûlaştırma ve berkitme temeli olarak da kullanılacaktır. Şu bir gerçek ki, Türkiye’de siyaset yapılamaz; çünkü siyaset, cumhurbaşkanının davetine icâbet veya milletin seçtiği vekillerin bir bölümünü yine bu milletin vergileriyle düzenledikleri resepsiyonlara davet etmeyerek kendi velinimetlerine ihanet etme, milleti devlet eliyle bölme, millet iradesinin bir bölümünü tanımamakla da kısmî darbe yapma cüretini gösteren eli silahlı bürokratik seçkinlerin tekelindedir.

******

Bir üniversite, dersten ve derslikten çok koridor ve kantiniyle üniversitedir. Yoksa internet ve televizyondan da dersleri tâkip edebilirsiniz. Hâlbuki derste hocanın yaptığı bir şaka ya da söylediği bir sözün dedikodusu, öğrenciyi ders çalışıyormuş hissi vermeden bilimsel bilgi ortamının içinde zevkle yer almaya sürükler. Üniversitenin kantini, ilkokul çocuğunun Tom Miks’idir. Ben şahsen okumayı ders çalışırken değil, Tom Miks, Texas okurken içselleştirdim, hayatımın içine yerleştirdim. Ailemiz ve öğretmenimiz ise ‘çocuk resimli roman okursa dersine çalışmaz’ tedirginliği içinde, bunları bize yasaklarlardı. Oysa okumayı zevk hâline getirmek, okumak için okumazken olur. Üniversite kantininde sohbet/gevezelik eden veya dersin/hocanın dedikodusunu yapan öğrenci de, aslında farkına varmadan ve de hiç zorlanmadan üniversitede kendisine öğretilmek istenenlerle ünsiyet kesbetmiş, onları kendi gündelik yaşamının paradigması içine sokmuş olacaktır. İşte bu yüzden de, üniversitenin her şeyden evvel sosyal bir ortam niteliği kazanması/taşıması gerekir. Böylesi bir sosyal ortamın varlık/yaşanılırlık kazanması da ancak ve ancak öğrencilerin eğitilecek mahlûklar olarak görülmemesinden geçer. Üniversite, öğrencilerin, diyelim sinemaya gitmek için buluştukları bir yer olabilmelidir; yoksa kendisi sinemayı barındıran ortam değil: Sinema üniversitenin içinde olmamalı; bu çok önemli. Üniversite kendi içinde bizatihi bir site, yani kendisine gelenleri, kendisinde barınanları aynılaştıran bir kazan, kendisinde kendisi temelinde özdeşleşilen bir yer değil, kendisinde buluşulup kendisinden kalkılarak her yere gidilebilen, dolayısıyla bütün yolculara eşit derecede açık bir terminal olmalıdır: Yani nereden gelirse gelsin herkese açık, ama kendisine gelenlerin hiçbirinin özel mekan ve meskeni olmayan, kendisine kendisi için/kendisinde kalınmak, oranın ayrıcalıklı sakini olmak üzere gidilmeyen bir yer Bu sebeple de üniversitelerin şehir dışında, kendi içlerine kapalı kampüslere taşınması ilk ağızda iyi bir şeymiş gibi görünse/pazarlansa da, aslında üniversite konseptine en aykırı olan şeydir.

 Şehir dışına kurulan kampüs, aslında Amerikan icadı, amerikangil bir moda. Ön plana çıkması, İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlıyor. Savaştan, cepheden fiziken ve/veya ruhen malûl olarak dönmüş olan gençlerin rehabilitasyonuna yönelik bir ara kurum. Askere giderken, diyelim kasabanın dans şampiyonu; dönüşte iki ayağı yok: Eski ortamına birden girmesin, şoke olmasın, şoka uğratmasın, istiskale uğramasın, istiskale uğradığını sanmasın diye; bunun için de, tabiî şehir dışında, normal/olağan/kamusal yaşama alanının dışında, ama bu arada da cemaatleşmeye fevkelade müsait. Oysa üniversite şehrin/hayatın, beşerî olan her şeyin içinde olmak zorundadır: Üniversite, her köşeden/kûydan/köyden insanı, kendisinde toplanıp hep orada kalsınlar diye değil, istedikleri yere gidebilsinler, istedikleri yerde toplanabilsinler diye geçici olarak buluşturan yer; farklı bir ifadeyle, yapılaşmamış ve hiçbir zaman yapılaşmaması gereken, yani ebediyen geçici bir kent, bir şehir. Oysa kampüs, şehirdekini de, şehre ineni de kıra/bayıra/dağa götüren bir mekanızma. Kampüs’ün kelime olarak kökeni de çayır/otlak/tarla ile eşanlamlı; kısacası kampüs, üniversite kavramına belki de en aykırı, üniversitenin üniversite olması açısından en zararlı yapılaşma biçimi... Hele bir de farklı kampüsler arasında maddî olanaklar/donanmışlık açısından faklılıklar olduğunda  –ki bu kaçınılmazdır-  vaziyet daha da vahim bir hâl alır: İnsanlar, ağırlıkla da öğrenciler, kısacası farklı kampus sakinleri, bilimle ve üniversitenin aslî fonksiyonlarıyla uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan temellerde kamplaşırlar.

Söz kampüsten açılmışken, memleketin birçok yerinde kurulan ‘tabela üniversite’lere de değinelim. Üniversitenin bilim yapılan, bilimsel bilginin üretileceği/aktarılacağı yer olduğunu taa en başta söyledik. Bilimsel bilginin ise geleneğe ve gündelik hayat çerçevesinde sağduyuyla ulaşılan bilgiye çoğu kez aykırı olduğunu söylememiz gerekiyor. Şöyle ki, normal işleyen bir mantık, güneşin dünyanın etrafında döndüğünü söyler; zira çıplak gözle bakıldığında, hareketine şahit olunan şey Dünya değil, Güneştir. Fakat bilim, ilk bakışta doğru gibi görünen bu bilginin yanlış olduğunu söyler; daha doğrusu, bu bilginin bizatihi yanlışlanmasıdır. Buradan hareketle şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: Geleneğin kuvvetle var olduğu ve farklı olana alışmamış yerlerde bilim gelişmez: Her ne konuda olursa olsun, geleneğin ağır bastığı ortam bilimsel bilginin üretilmesine elverişli değildir. Orta Çağ’da değil 1880’lerin sonunda, Taliban Afganistanı’nda değil Lavoisier’nin vatanı Fransa’da Louis Pasteur  ‘mikrop’ diye o güne kadar bilinmedik bir şeyin var olduğunu iddia ettiği için şarlatanlıkla suçlanıp biyologlar meslek odasından atılmanın eşiğine gelmiştir. Hele ki,  salyangozun da kuzu pirzolası kadar ağız sulandırıcı olabileceği ve de yenmesinin meşrû ve normal olduğuyla işe başlamak zorunda olan sosyal bilimler açısından muhafazakar ve gelenekçi bir çevre, üniversitenin üniversite olabileceği en son yerdir: Üniversite her mahalde veya kasabada kurulabilecek/kurulacak/kurulması gereken, diyelim, bir sağlık ocağı değildir. Şöyle de söyleyebiliriz: Üniversite, ancak farklılıkların bir arada bulunmasına tahammül gösterebilecek bir ortamda var olabilir; aksi takdirde üniversite kendi kendisini köreltir.

Hazır söz üniversitenin körelmesi konusuna gelmişken, yabancı dilde üniversite kepâzeliğine de değinmek gerekir. Yabancı dille üniversite, Türkiye’nin Amerikan egemenliğine girmesinin de ötesinde, bu egemenliğin hegemonik bir nitelik kazanması, yani bizler tarafından rıza gösterilip normal görülür hâle gelmesinin hem en bâriz ve kalıcı sonucu, hem de en sofistike ve rafine aracıdır. İnsanlar elbette yabancı dil öğrenmelidirler veya en azından yabancı dil bilmek iyi bir şeydir. Ancak bu, yabancılara daha iyi hizmet edebilmek için olmamalıdır; turizm, nakliyecilik ve benzeri alanlar hariç. Ben çok iyi biliyorum ve herkes de kabûl etmelidir ki, yabancı dil bilim açısından bir zorunluluk değildir. Bu işi hâlletmek için çok basit bir yol vardır: Bilim kurulları oluşturulur ve bu kurulların tavsiye ettiği yabancı eserler, kurulacak devlet tercüme büroları mârifetiyle Türkçe’ye tercüme edilir. Böyle bir uygulama çok da zor olmasa gerektir ve böyle bir yapılanmada önemli olan, seçici/öğütleyici kurulların bağımsızlık ve tarafsızlığıdır ki, bu da doğrudan bilimsel değil, fakat siyasal, yani genel anlamıyla demokratikleşmeye ilişkin bir sorundur.

Bilim için yabancı dil, kendi içinde bir amaç olamaz. Zira bilimsel bilgi üretimi aynı zamanda dilde de bir üretimi gerektirdiği gibi, bilimsel bilginin aktarılması da dilin en fazla kullanılması ve dile en fazla hâkim olunması gereken bir süreçtir. Bizim doğrudan, çıplak gözle gördüğümüz, dünyanın dönmekte olduğu değil, hareket halinde olanın  -doğma ve batma şeklinde-  güneş olduğudur; aslında dönenin güneş değil de dünya olduğu ise, ancak kavramlarla anlatılabilir ve de kavramlar göstererek anlatılmaz, dille anlatılır. Dolayısıyla da dile şiirden bile daha fazla muhtaç olunan saha bilimdir: Bilimsel bilginin aktarılmasının, kendisine en çok hâkim olunan, kendisi en iyi bilinen dille yapılması, sadece tercihe şâyan, yani tercih edilmeyedebilecek bir şey değil, yapılan işin tabiatından kaynaklanan bir mecbûriyettir.

Çok komik ve çok ayıp bir şey: Siz tutuyor, en iyi bildikleri dil Türkçe olan ve böyle olduğunu her ikisi de bilen iki insanı, yabancı bir dille anlaşmaya zorluyorsunuz. Bu kadar akıl dışı bir davranış olamaz. Bunları söylemek için derin ilmî ve siyâsî mülâhazalara gitmeye hâcet yok. Konuya millî haysiyet açısından da yaklaşmaya kalkmıyorum; basit bir akıl yürütmeyle bile bu işin hem utanç verici hem de iğrenç bir komedi olduğu hemen ortaya çıkar. Hindistan, Pakistan ve Afrika’nın bazı yerlerinde yabancı dille eğitim veren yüksek okullar vardır. Lâkin bu yerlerde yüzlerce farklı dil konuşulur ve farklı dilden insanların her biri için İngilizce veya Fransızca, hiç mi hiç bilmedikleri diğer yöresel dillere göre, kendisine en az yabancı oldukları dil; tabiî, sömürge geçmişlerinin bir sonucu. olarak. Bu noktadan baktığımızda bizim açımızdan ortaya çıkan ise bayağı acıtıcı ve haysiyet kırıcıdır: Otokolonizasyon, yani kendi kendisini yine kendi elleriyle sömürge konumuna sokma/indirme/indirgeme.

 Üniversitelerimizde Türk/türkdilli öğrenciye Türk/türkdilli hocanın yabancı dille eğitim vermesinde bir beis görmeyenler, bu hâlden utanmayanlar, Türkçe bilmeyen kardeşlerimizin/analarımızın tıbbî ihtiyaçlarına cevap verebilmek için doktorların diyelim Kürtçe bilmesinin mahallî düzeyde talep edilmesini bölücülük olarak gösterebiliyorlar. Sizce bu ne kadar tutarlı, haysiyetli, daha da önemlisi yurtseverce bir davranıştır  -zira yurtseverlik, sizinle aynı toprakları yurt bilenleri sevmekten geçer-? Yabancı dille eğitim vermek devletin aslî vazifesi değildir; buna karşılık vatandaşlarının sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, devletin asgarî vazifelerinden, dolayısıyla da kendi merûiyetini tesis ve bekâsını temin etmesinin başta gelen koşullarından birisidir.  Bunun yanı sıra başka bir tutarsızlık ve maskaralığı da ifşâ etmek gerekiyor: Geçtiğimiz aylarda hükümet yabancı doktor istihdâm etme yönünde bir yasa çıkartmaya kalktı ve birçok kişi ayağa kalktı; halkımız yabancı doktorlara merâmını anlatamaz diye. İyi ama, başta Hacettepe, birçok üniversitemizin İngilizce Tıp bölümleri var: Niye ve kimler/hangi hastalar için? Bu durumu niçin görmezden geliyorsunuz? Bütün bunları millî hislerden hareket ederek söylemiş değilim, henüz oraya gelmeden mantığımla konuşuyorum.

Bir de Türkçe’nin bilim dili olup olmadığı mevzûu var. Dünya yüzündeki hiçbir dil, kendiliğinden bilim dili olmaz, olamaz. Bilimsel bilgiyi/kavramı kim üretirse, adını da o koyar. “Mikrop” kelimesi, hemen bütün dillere Fransızca’dan geçmiştir. Çünkü mikrobu bilimsel olarak teorik planda ortaya koyan Pasteur, Fransız’dır. Eğer Pasteur şizofren, ajan veya Nato’lu/Nato’cu Türkiye’nin 12 Eylül mamûlü evlatları türünden biri değil ise, tabiî ki keşfettiği şeyin adını kendi dilinde koyacaktır/türetecektir. Bunun için Pasteur’ün Fransız milliyetçisi veya Fransızca sevdalısı olmasına gerek yoktur; ruhen ve/veya zihnen çatlak olmaması kâfîdir; tıpkı benim, çocuğumun ismini Türkçe koymam için Türk milliyetçisi olmam gerekmediği gibi.

Türk üniversitelerinde yabancı dil konusunda yaşanan başka bir vehâmet de, yazılan makalelerin İngilizce olmasının istenmesi. Türkiye’deki problemler üzerine kafa yoran ve çözüm arayan biri, makalesini niçin İngilizce veya herhangi bir yabancı dilde yazsın ki. Ama İngilizce yazarsan ödüllendiriliyorsun Türkiye’de, devlet/YÖK tarafından, daha doğrusu komprador egemenler bloğu tarafından. Ne kadar İngilizce makale yazarsan, o kadar çok puan veriliyor, meslekte yükseltilmek üzere. Yabancı dergilerde makaleniz yayınlandığında, bilmem ne kadar puan alıyorsunuz, Türkçe yayınlandığında ise onun üçte biri, beşte biri…. Bu sakat anlayış, pek çok usûlsüz işin yapılmasına da ortam hazırlıyor ve insanlar sahtekârlığa sevkediliyor. Kazakistan gibi, Bulgaristan gibi ülkelerde özel olarak bu iş için kurulmuş dergilerde yazısını yayınlatanlar çıkıyor ve bu yolla doçentliğe, profesörlüğe yükseliniyor. Saçmalığa bakın ki, bu ülkede bilim yapabilmenin en büyük yolu, yabancı kaynaklara ve mümkün olduğunca yeni kaynaklara atıf yapmaktan geçiyor. Hâlbuki bilim adamı ‘kim ne yaptı’nın peşinde değildir. Kendisi problem koyup, o problemi çözme peşindedir. Problemi koydun ve çözerken bir yerde takıldın, işte orada ansiklopediye de bakarsın, Amerikalı’nın yazdığını da ararsın, Rus’un yazdığına da göz atarsın. Ama bunu yaparken odak noktan, kendi probleminin çözümü olur. Literatür izlemek kendi başına bir erdem değildir; bilâkis, insanları bir gramofon, bir hoparlör, bir papağan yapar. Bilim yapabilmek için, literatür tâkibinden ziyâde felsefeye ihtiyaç vardır; felsefesiz bilim olmaz. Felsefe yapmak ise, ne profesyonel felsefecilerin tekelindedir, ne de bazı büyük düşünürlerin fikirlerini ezberleyip tekrarlamak ve anlatmaktır. Tarihin felsefesini yapmak tarihçinin, matematiğin felsefesini yapmak matematikçinin vazifesidir. Bu vazifenin ifâ edilmediği bilimlerin ilerlemesi de mümkün değildir.

Son olarak hayalimdeki üniversite hakkında bir şeyler söylemek isterdim, ama, öğrenciliğimden beri kafamdaki üniversite hayali iyicene uçuk. Yine de bir iki ip ucu vereyim; gerisini de siz çıkartın: İnsanların en rahat giysiler içinde çayıra veya kanapelere serilerek, kendi aralarında hiçbir hiyerarşiye tâbi olmaksızın, çay kahve veya daha lezzetli bir şeyleri yudumlarken birbirlerinin fikirlerini dinleyip tamamlamalarına veya naksetmelerine imkan ve hatta birbirleriyle  -işi yaralamaya, sakat bırakmaya veya öldürmeye götürmeksizin-  kavga etmelerine izin veren bir ortam: Belki yanılıyorum ama, benim bildiğim insanın kafası en iyi kızınca çalışır.

  

 

 

 

 

Untitled Document

Özgür Üniversite Cumartesi Konferansları
.............................................

Kapitalizmin Krizleri

Örgütlenmenin Krizi 

Gamze Özdemir
Tarih: 3 Ocak 2009
Saat: 14.00  
Yer: Ankara özgür üniversite

.............................................

 TÜRKİYE’DE SİYASAL REJİMİN NİTELİĞİ ve GÜNCEL TARTIŞMALAR


Konuşmacı:
MEHMET TÜRKAY

Tarih:  3 Ocak  Cumartesi 2008 – 15.00

Yer: İstanbul Özgür Üniversite

.............................................

KRİZİN DEĞİŞEN YÜZLERİ

“Sanal Piyasaların” Gerçek Kriz

Konuşmacı:
Gaye YILMAZ

Tarih: 5 Ocak Pazartesi
Saat: 19.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite

.............................................


:: YENİ YAYINLAR

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket

:: Marksist Ekonomi El Kitabı

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4

:: ULUSALCILIK

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK

::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II

 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003