RESMİ TARİH POLEMİKLERİ I
Tolga Ersoy (*)
Neredeyse yüz yıldan bu yana varlığını çeşitli türden müdahaleler, restorasyonlar ya da balans ayarları ile sürdüren ve her zaman faşizan bir vurgusu, üslubu olan ve aslında bu “tarza” bağımlı olan, muhtaç olan resmi ideoloji, “küreselleşmeci” kapitalizme zorunlu entegrasyonu sonucu ortaya çıkan “yeni” krizini atlatmakta zorlanıyor. Bağımlı ve muhtaç hale geldiği uluslararası kapitalizmin, emperyalizmin yeni örgütlenmesi ve biçimlenmesi resmi ideolojinin yüzyıldan bu yana ısrarla savunduğu birçok argümanın çözülüşü ile beraber, resmi ideolojinin temel dayanağını oluşturan resmi tarih olgusu da çözülüyor; şimdi çaba, bu çözülüş ve beraberinde getirdiği çöküşü olabildiğince ve eldeki tüm olanakları kullanarak ertelemek yönünde kendisini gösteriyor.
Ne var ki hızla kaybolup gidenler var; dolayısıyla geride kalanlara, kalacaklara kayıtsız şartsız sahip çıkarak ideolojinin restorasyonu, bu çöküşün engellenmesi için seçilecek en uygun yollardan biri olarak gözüküyor. Tarihin ve tarihimizin her dönemi için “restorasyon” unsurunun başlı başına bir gericilik programı olduğunu, restorasyon süreçlerinde egemenler için temel sorunun emeğe saldırı olduğunu unutmayalım. Kuşkusuz sosyalistlere çok iş düşüyor... Tekrarlarsak eğer, restorasyon denen “şey” aslında, sınıf savaşının yeni bir aşamasından başka bir şey değildir. Burada karşımıza çıkan sorunlardan birisini de, sınıf savaşının emek cephesinde olanların resmi ideoloji ve onun argümanlarından kendilerini-bilinçlerini ne kadar bağımsızlaştırabildikleri oluşturuyor. Bu sorunun, resmi ideolojiden etkilenme sorununun önümüze getirdiği sorulara yanıt verme işinin tarihimiz boyunca hep ertelendiğini ve bu erteleme işinden de resmi ideoloji-resmi tarih “kurumunun” her zaman kazançlı çıktığını söyleyebiliriz.
Milliyetçilik/ulusalcılık batağında dans edenlerin kendilerini solcu ya da sosyalist olarak pazarlayabilmeleri veya öyle sanılmaları sorununun analizi de bu süreç kapsamında yapılabilir. Diğer taraftan bu durum, çözülmeyi de daha iyi algılamamız için uygun verileri tartışma ortamına getirir.
Birkaç yıldan bu yana Sorun Yayınları Kolektifi tarafından düzenlenen panellere tartışmacı-konuşmacı olarak katılıyorum. Bir süredir tanımlanması zor belirtiler veren bir virüsün, milliyetçilik/ulusalcılık virüsünün yaptığı salgının ulaştığı patolojik durumun izlerini son İzmir panelimizde yakından görme fırsatını bulduk. Panellerimizin izleyici profilinin “gelişmesi” ya da “yeni” izleyicilerin eklenmesi ilk saptamamızdı! Çünkü ulusalcılık adıyla nükseden bu sol-faşizm virüsü canhıraş bir çaba ile egemenlik sahasını savunmaya geçmiş ve ulaşabildiği her yerde elinden geldiğince kendisini, yapabildiği ölçüde kendi gücünü ve zor'unu göstermekle görevlendirilmişti. Panelden iki açıklayıcı örneği vererek devam etmek istiyorum; panelin bitiminde izleyicilerden biri arkadaşları adına da konuştuğunu da ima ederek “...ama Nutuk'ta böyle yazmıyor” gibi bir şeyler söylemiş ve sözlerini tamamlar tamamlamaz yanıtımızı bekleme görgü ve etiğinden yoksun olduğundan olacak salonu terk etmişti. Bir diğer izleyici ise yüklendiği görev ve sorumluluklarının bilincinde olarak panelist arkadaşlardan Derviş Okan ile tartışmaya girmiş, “ben ... üniversitesinin tarih bölümünde hocayım” gibilerden bir şey söyleyip kendisini tanıtarak başladığı “eleştirel” konuşmasını “Çerkez Ethem Teşkilatı Mahsusa'nın bir silahşorudur” ya da benzeri içerik ve tarzdaki bir tümce ile sonlandırmış ve eskiden bizim (Sorun Kolektifinin ve sosyalistlerin) oturumlarına pek uğramayan nitelikteki kimi izleyici-dinleyicilerin ilgisine mahzar olmanın ve resmi tarihinin onurunu kurtarmanın verdiği mutlulukla salonumuzu terk etmişti. Birinci örneğimiz son derece net, açık ve bir o kadar basittir.
Kavramları tanımlayabilmek ve bu tanım alanı üzerinden ideolojiyi yeniden üretmek, aynı zamanda bir egemenlik ilişkisinin ve bu egemenlik ilişkisi ile tanımlanabilecek bir zor kurumunun en yalın göstergesidir. Kuşkusuz, kavramları nesnel bir şekilde ele alıp incelemenin biricik temel koşulu, onların göreceliliğin ayrımında olmak ve öznel yargımıza bu görecelilik üzerinden varmaktır. Fakat egemen tanımlar/egemenleşen tanımlar, bu türden bir çabayı çoğu zamanlarda zorlaştırırken kimi zamanlarda da olanaksız kılar. Ve hatta olanaksız kılmak için egemenliğini belirleyen tüm zor kurumlarını devreye sokar. Çünkü tanımı yapan erk içinde bu bir egemen olma savaşımıdır. Eğer egemen bir konumdaysanız egemenlik alanınızı istediğiniz doğrultuda düzenleme hakkına da sahipsiniz demektir, öyle ki bu durum bir hak olarak tanımlanmanın ötesinde doğal bir durum olarak algılanır. Bu algılamanın niteliği, söz ettiğimiz “durumun” adı olan resmi ideolojinin “diğerleri” tarafından içselleştirilmesi ile ilgilidir.
Zamana egemen olmak ancak büyük olmakla ve aslında büyük olmak da yetmez, ulu bir erke sahip olmakla mümkündür. Eğer bu erke sahipseniz tebaanızın tüm zamanını ve onun tüm zamansal ilişkilerini kontrol edebilirsiniz. Ve gücünüzle doğru orantılı olarak bu kontrolü, her türlü denetim ve sorgulamanın dışında steril kılmanızda olanaklıdır. Ve buradan yola çıkarak, bu türden bir erke sahipseniz kendi tarihinizden başlamak üzere toplumunuzun ve hatta giderek tüm bir insanlığın tarihini yeniden yazabilir, bu yazımı dayatabilir ve hatta kontrolünüzde tuttuğunuz zaman içinde bu dayatmayı topluma ve insanlığa kanıksatabilir, farklı bir üretim sürecinin sonu olan bu “bilgiyi” içselleştirebilirsiniz. Her ölçekte resmi tarihin yazımı bu şekildedir; önce resmi ideolojinin denetiminde yazılır, ardından tekrar tekrar gözden geçirilir ve tekrar tekrar yazılır ve her geçen an yinelenerek/yenilenerek, gerçekliği bozundurularak, zorunlu katkılar ve zorunlu eksiltmelerle yazılan bu tarih insanlara doğduğu andan başlanarak ezberletilir, okutulur. Ya da daha doğrusu, askeri bir jargon kullanalım: kafalara kazınır. Bu süreci algılayabilen ve tanımlayabilen okur, eksiltme ve katkıları görmek ve gerektiğinde bulmakla yükümlüdür. En temel resmi tarih yazınlarında yapılacak sorgulamalı bir okuma bile okuyucuya sonsuz olanaklar sağlayacaktır.
Tüm resmi tarih ve okumalarının temel kitabı olan “Nutuk” söz ettiğimiz türden bir sürecin yadsınamaz başarısını tanımlar. Nutuk tarihi 19 Mayıs 1919'la başlar. O halde Türkiye resmi tarihinin miladı 19 Mayıs 1919'dur. Bu aynı zamanda Mustafa Kemal'in doğum tarihi olarak da değerlendirilir ve bu tarih, kendisinden öncesi ve sonrası için belirleyicidir.
Nutuk 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde, altı gün süreyle yaklaşık otuz yedi saatte Cumhuriyet Halk Fırkasının kurultayında okunmuştur. Bu tarih de önemlidir, çünkü bu tarih itibariyle ülkede söz sahibi tek erk, Mustafa Kemal ve ancak onunla birlikte tanımlanabilen ve var olabilen birkaç kişi ile tanımlanabilir. Bu tarih, iktidar mücadelesinin de sona erişini tanımlar. 19 Mayıs 1919'da başlayan iktidar mücadelesi Ekim 1927'de sona ermiştir. Şef ve aslında bir şekilden/retorikten başka bir şey olmayan partisi, muhalifsiz bir cumhuriyette devletin bekasının tek sorumlusu ancak belki de daha önemlisi devletin bekasının tek sahibidir. Dolayısıyla Nutuk'un mecliste değil de parti kurultayında okunmasının bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Ve belki de bu okuma süreci ile birlikte parti-devlet birlikteliği fiili bir durumdan hukuki bir duruma sıçrama yapmıştır, ancak şekil “sorunsalı” bu durumun resmi ideoloji tarafından gözden geçirilmesine neden olmuş ve şekil korunmuştur.
Kimi metinlerde, kendisinin de belirttiği gibi 19 Mayıs 1919'da doğan Mustafa Kemal, Ekim 1927'de tarihi yeniden yazma gücüne erişmiştir. Mustafa Kemal “inkılabının incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamak amacıyla” Nutuk'u yazarken/okurken kuşkusuz devletin tüm kurumlarıyla tek belirleyeni olduğunun farkındaydı. Bu anlamda Nutuk, yalnızca tarihi yeniden kurgulamanın adı değil, tarih üzerinde resmi ideolojinin pratik ve pragmatik yol göstericisiydi. Ve bu türden bir yol göstericilik ancak şeflerin ve Atatürk'ün ölümünden sonra daha çok dile getiriliş şekliyle ulu önderlerin işi olabilirdi.
Nutuk, örnek akademisyenimizde olduğu gibi, onu izleyerek tarih yazan maaşlı tarihçilerin işini de bu bağlamda alabildiğine kolaylaştıracak özelliklere sahiptir. Kitabın ve kitapta anlatılan tarihin tüm kurgusu “ben” üzerinedir. O tek kişi, kayıtsız şartsız olmak üzere her şeyi ama her şeyi önceden sezmiş, görmüş vs. ve en doğrusunu değil “doğru olan tek şeyi” yaparak amacına ulaşmıştır. Dolayısıyla şefin inisiyatifi dışındaki her şey ya da bu tarih yazımına göre diğerleri zararlı ya da gereksiz ayrıntılardır. Nutuk bu anlamda bir dönemin anayasasıdır; O yasama, yürütme ve yargının tek belirleyeni olmuştur. “Birinci meclisin gösterdiği karmakarışık ruh halin”den rahatsız olan Mustafa Kemal bu rahatsızlığın/rahatsızlığının giderilmesinin etkin bir yönetim için gerekli görmekte ve daha sonra oluşturulan meclislerde görüşlerini kabul edip kendisine bildirenlerle özetle kendisine biat edenlerle birlikte çalışmayı yeğlediğini ve meclisleri buna göre oluşturduğunu ilan edecektir. Böylece “millet” korunma altına alınmış olmaktadır. Burada parti devlet özdeşleşmesinin daha da ötesinde kişi devlet özdeşleşmesi ortaya çıkmaktadır. Öyle ki daha o andan itibaren partinin gerekliliği “devlet katında” dahi tartışılır olmuştur. Bu türden bir meclisin İttihat ve Terakki'nin kalemi umumisinden başka bir şey olmadığını, olamayacağını söylemek de yanlış olmayacaktır. Kanımca erkin; ulu önderin ya da şefin görmek istediği budur ve bu yapılandırma dayatmasına karşı çıkanlara da Nutuk'un söyleyeceği bazı “şeyler” vardır. Bunlarda yargının resmi ideoloji-resmi tarih ile özdeşleşmesini gösterir. Ve buradaki yargılar o kadar güçlü ve kesindir ki, bu yargıda hüküm giyenlerin bir kısmı idam edilmiş ve idamdan “kurtulanların” bir kısmının adı tarihten silinmiştir. Resmi ideolojinin belirleyici yargısı hukukun üzerinde olup hukuk bu yargıyı takiben biçimlendirilmektedir. (Üniversitelerimizden birindeki tarih bölümünde öğretim üyeliği yapan birinin –bir başkası!- Rauf Orbay'ı tanımadığını gördüğüm zaman hiç de şaşırmadığımı itiraf etmeliyim.) Çünkü muhalefet “kötüdür” ve “kötü” kavramının içini dolduran tüm sıfatları hak etmektedir. Muhalefet her türlü cezaya layıktır ve bu onu yok saymak bu çok sayıdaki cezalardan yalnızca birisidir. Ve iktidar sahiplerinin gücü ile doğru orantılı olarak yaşama hakkı yoktur. İktidar sahibi şef, her şeyin en doğrusunu biliyorsa ki biliyordur, bu tartışılmaz, “diğerlerine” gereksinim yoktur ve “diğerleri” zaten kötüdür, iyi olsalardı şefin yanında yer alırlardı; Nutuk ve onu takip eden resmi tarih yazımının özü, özeti yalnızca ve yalnızca bundan ibarettir. Örneğin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, şef örgütlenmesine muhalif iktidar perspektifi bir oluşum olarak iktidar mücadelesini kaybettiğinde her yoldan tarihe gömülmüştür. Sistem içi olup muvazaa olmayan son parti olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Nutuk'ta Mustafa Kemal tarafından “en hain dimağların mahsulü” olarak mahkum edilmektedir. Bu mahkumiyet kararı seksen yıldan bu yana bozulmamıştır. Nutuk izleyicileri için bu parti, gericilerin hevesle beklediği, saltanat ve halife yanlısı vs. vs. idi. Şefin yargısı onların kötü niyetli ve zararlı olduğu şeklinde idi ve tarihten silinmeleri gerekiyordu. Silindiler.
Hal böyle olunca 19 Mayıs öncesindeki her şey tarihin yeniden yazımına ancak titiz bir elemenin ardından dahil olabilir. Dolayısıyla bu bağlamda temel yaklaşım, bu tarihin öncesine ait olmak üzere her şeyin öncelikle yok sayılması ve bu yok saymanın ardından gelen ayıklamalarla gerekli ve yeterli olanların tarihe eklemlenmesi şeklinde özetlenebilir. Ve bu türden bir tarih doğası itibariyle ancak bir kahramanlık tarihi olabilir ve bu tarihin işlevi resmi ideolojinin kendisini yeniden üretmesiyle birlikte ulu önder ideolojisinin de oluşturulmasıyla ilgilidir. Başlangıç tarihi, temelde iki tartışmayı beraberinde getirir, resmi tarihin başka türlüsünü hiçbir şekilde kabul etmediği şekli ile; Mustafa Kemal bu tarihte ülkenin içinde bulunduğu durumu doğru okuyan ve kurtuluş için tek doğru kararı veren tek kişi olarak harekete geçme yükümlülüğünü omuzlamış ve olası İngiliz saldırısı, dalgalı bir deniz, çürük bir gemi gibi tehditlere –ya da bir efsane için gerekli zor doğa koşullarına- aldırmayarak (!) büyük özverilerle yola çıkmıştır. Burada katılıp katılmamak önemli değil; örnek olsun; diğer temel yaklaşımı ise Mustafa Kemal'in sultan-hükümet izni ile İngilizlerinde onayını alarak yüklüce bir para ile Anadolu'da görevlendirildiği söylemi oluşturur. Görevi, Anadolu'daki bağımsızlık hareketini bastırmaktır. Bu iki yaklaşım ya da tarihin bu iki yazımı 1919'dan 1927'ye kadar geçecek süredeki tüm ilişkileri ve mücadeleleri içerecek açılımlara sahiptir. Nutuk tarihi 1919 itibariyle Anadolu'nun tümüyle başıboş ve sefil bir halde olduğunu yazarken dikkatli ve sorgulayıcı okumalarda gerçeğin böyle olmadığına ulaşmak alabildiğine kolaydır. Neredeyse tümüyle İttihat ve Terakki üyelerinde kurulan çeşitli Anadolu-Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri kuruluş özellikleri yok sayıldıktan-yok edildikten ve bu “cemiyetin” muhalefet olma yönünden homojenliği sağlandıktan sonra mas edilmiştir. Unutulmamalıdır ki Cumhuriyet Halk Fırkası, Hürriyet ve İtilaf partisinin üyelerini partiden dışlarken İttihatçılara bu türden bir sınırlama getirmemiştir! 1918'in ardından İttihat Terakki yola bir başka isimle –Teceddüt Fırkası- devam ederken Anadolu'nun birçok köşesinde özelliklede Doğu Anadolu'da örgütlendikleri, Karabekir komutasında güçlü bir orduyu burada tuttukları, İttihat ve Terakki'nin en güçlü isimlerinden Emekli Albay Kara Vasıf Bey'in denetiminde olan Karakol/Mim Mim yer altı örgütlenmesi aracılığıyla üyelerinden ve sempatizanlarından başlamak üzere halkı silahlandırdıkları bilinen gerçekler olarak ancak onlarca yılın ardından dile getirilmeye başlanabilmiştir. Kısmen işgal altındaki Anadolu'da birçok “yerel iktidar odağının” bu tarihte çoktan oluşmuş olduğunu ve bu odakların başat bir şekilde İttihat ve Terakki örgütünün kontrolü altında olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Örgütlenmelerine ait tarihin savaş ortalarına dek uzandığı görülmektedir. Özellikle Ermeni ve Rum nüfusunun yoğun olduğu ve savaş sürecinde boşaltılan merkezlerde ağırlıklı olarak örgütlenen ve toplanan yapılanmaların bağımsız meclis özelliği gösterdiğini ve kendilerine egemenlik alanı tanımladıklarını belirtmek gerekiyor. Bunlar bir iktidar kurumu olup bu yapılanmaların iktidar perspektifli olduğu ortadadır, dolayısıyla 1927'de tanımlanmaya çalışılan “kayıtsız şartsız iktidar kurumu” tarafından tarihin dışına itilmeye mahkumdurlar çünkü kazanamamışlardır ve onlar tanımlandığı şekliyle yetersiz, beceriksiz, bölücü ve haindirler! Temsil yeteneği hemen hemen hiç olmayan zar zor bir araya getirilmiş birkaç kişi ile toplanan Erzurum “Kongresinin” abartılması bu nedenle gerekli olmuştur. Diğer taraftan 1920'de Ankara'da birinci meclisin toplamına kadar geçen sürede gruplar ve kişiler arasındaki ilişkilerin tarih yazımında fazla yer bulmaması çözümlemeyi zorlaştırıcı bir unsurdur. Araştırılması, sorgulanması gerekmektedir.
Ancak resmi tarih-resmi ideolojinin “ulusalcı” köleleri için böyle bir okuma ya da sorgulama gereksizdir. Çünkü doğru olan gerçek olan O'dur. Nutuk'la ilgili tartışma ve karşılaştırmalara tüm resmi tarih tartışmalarında yer verilmesi zorunluluktur. İzleyici hanımefendinin yanıtımızı beklemeden salonu terk etmesi bu koşullar altında son derece anlaşılabilir olmaktadır.
Diğer örneğimizin, değerli akademisyenimizin öznesi ya da objesi, Çerkez Ethem kuşkusuz uzun tartışmaların konusudur; değerli akademisyenimizin söylediği gibi Teşkilatı Mahsusa'nın silahşoru olabilir, bizim için fark etmez. Sorun bu “değerli” çıkarımların-savların YÖK'ün koruyucu ve kollayıcı kollarının arasında yapılıyor olmasıdır. YÖK beşiğinde sallananların bunun ötesinde bir şey söyleyebilmeleri neresinden bakarsanız bakın olanaksızdır. YÖK bağımlılarının önce beyinleri ele geçirilmiş ardından basit bir operasyonla iğdiş edilmiştir. “Ben bir YÖK akademisyeniyim ve dolayısıyla doğrusu bizim/benim söylediğim gibidir, ya da bana söyletildiği gibidir...” Söylediğinin tamı tamına çevirisi budur. Bizim ona/onlara yanıtımız “aslında YÖK'ün, Teşkilatı Mahsusa'nın en seçkin unsurlarından biri olduğu” şeklinde olacaktır.
Son “Lozan” tartışmalarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Bu ritüelin katılımcıları ve organizasyonun incelikleri özellikle incelemeye değer unsurlar içermektedir. Daha sonra tartışmayı umuyorum; burada dikkat çekmek istediğim unsur ise Lozan ve benzeri anma eylemlerinin provokatif tarzıdır. Sağlı sollu tüm ulusalcılar ya da milliyetçiler bu “anmayı” bir sokak çatışmasına indirgemişlerdir. Öyle olsun ister bir halleri vardır. Ve doğal olarak bu türden bir kuttörende karşılarında kimseyi bulamamışlardır. Burada karşımıza bir başka sorun çıkmaktadır, o da kendisini ulusalcı olarak tanımlayan sol'un resmi ideoloji ile resmi tarih tezlerini tartışmamaya özen gösteren duruşudur ki, başta da söz ettiğim gibi bu durum da aslında resmi ideolojinin egemenliğinin sınırlarının anlaşılabilmesi açısından önemlidir. Resmi tarihin önemli birçok argümanı ve retoriklerinin tartışmasına “sol” yer vermemektedir, bu türden tartışmaları gündeminden uzak tutmaya özen göstermektedir. Bu türden bir özenin ve bu türden tartışmalara gösterilen küçümseyici tavrın temel nedenlerinden birinin resmi ideolojiden bağımsızlaşamamak, diğerinin de bilgi eksikliği ile güçlenen ideolojik yetersizlik olduğunu söyleyebiliriz. Burada iyimser olmak istiyor ve bilgi eksikliğinden” söz ediyoruz; aslında sorun bilgi saklamak gerçeği gizlemek ve bu süreçte zor'a sığınmakla ilgilidir.
Bir aya yakın bir zaman içinde “medyayı” tümüyle işgal eden Lozan ritüeline yönelik derli toplu bir tartışmanın yapılamamış olması bir nitelik sorunu olarak karşımızda durmaktadır. Sol, Lozan'ın bir emperyalist program olduğunu, Türkiye hükümetinin uluslar arası kapitalizme kayıtsız şartsız biat etmesi anlamını taşıdığını, kapitalizme karşı olmadan anti emperyalist olunamayacağını bunun ancak dar burjuva siyasetinin bir retoriği olduğunu, Lozan'ın birinci paylaşım savaşı sonucu kurgulanmaya çalışılan “yeni dünya düzeni” için oluşturulan sosyalizm karşıtı bir cepheyi tanımladığını, dolaysıyla sınıf savaşının yeni bir evresinin çok sayıdaki simgesinden yalnızca ve yalnızca biri olduğunu, Ortadoğu sömürgeciliğine meşruiyet kazandırdığını ve bugünkü Ortadoğu “sorununun” temellerinden birisini oluşturduğunu her fırsatta dile getirmek ve tartışmak zorundadır, yoksa resmi tarih doğrulanma anlamında ulusalcı zorbalar-solfaşizm tarafından cilalanmaya devam edilecektir. Sonuç ise boşalttığımız alanlardaki, dolduramadığımız alanlardaki bulanıklığın yoğunlaşmasından başka bir şey olmayacaktır.
-devam edecek-
* tolga_ersoy@yahoo.com