ASİMİLASYON ÜZERİNE*
Asimilasyon Olgusunun / Kavramının Sınırları
-deneme-
Tolga Ersoy
I.
Daha önceki birçok yazımda da üzerinde durduğum gibi, birçok olgu süreç içinde niteliksel değişikliklere uğrar ve hiç kuşku yok ki bu türden değişimler onların “eskimiş” tanımlarını yetersizleştirir ve bu yetersiz olma durumu onların ideolojik bir argüman olmasının da kapısını aralayabilir. Diğer taraftan tanımlar, saf tanımlandıkları haliyle bile ideolojinin parçası ya da vazgeçilmez unsuru olma özelliğine de sahiptirler. Bu durumu bir erk göstergesi olarak belirtmiştim. Lafın kısası; güçlü olan tanımlama hakkına da sahiptir. Burada daha çok ilk betimlemede kendisine yer bulan “asimilasyon” olgusunun yeniden tanımlanması üzerinde durmayı düşünüyorum.
“Geleneksel yöntemi izleyerek” önce asimilasyonun klasik tanımını gözden geçirelim; isim anmaya ya da çoğu zamanlarda “akademik” bir züppelik göstergesinden başka bir şey olmayan dipnot kullanmaya gerek yok, birçok sözlük bu kelimenin altında şuna benzer bir tanım verir: bir toplumdaki azınlıkların egemen kültür içinde eritilmesi süreci ve bu sürecin ideolojik argümanlarının adı. Eğer asimilasyon tanımını salt bu sınırlamasıyla kabullenirsek oldukça dar alanda çalışmaya-tartışmaya en baştan mahkum oluruz. Kavramın sınırlarını açma ve çözümleme işine bizzat tanımın içinden başlanılabilir ve “egemen kültür” ile “azınlık” söylemi tartışmaya başlangıç için oldukça kolaylaştırıcı açılımları içerir. Burada “azınlıkla” kastedilen öncelikle “etnik azınlıklar” ve ikincil olarak “kültürel azınlıklardır.” Kaldı ki “azınlık” tanımlaması bile az'a razı olunmanın-olmanın bir niteleyeni olarak erk tarafından yapılmış bir tanımlamadır. Ve bu haliyle milliyetçilikle ırkçılık arasında zorunlu salınan bir sürecin ifadesi olmakla birlikte asimilasyon, ideoloji tarafından yakıştırılan bir diğer kavramın içinde eritilir ve böylece onun, birebir ideolojinin esasını oluşturan ırkçılık gibi kötü kokan kavramların yeni bir ad altında sunulması kolaylaşmış olur, işte uygarlık -ya da eski dille medeniyet- bu türden geniş hacimli bir kavramdır.
Klasik küresel örneğimiz Amerika kıtasındaki yerli/kızılderili katliamıdır. [Bu son cümlem ideolojik asimilasyonun özel bir örneğidir: çünkü onları kızılderili olarak tanımlayan Avrupalı uygar beyazlardır.] Ve bu katliam uygarlık adına yapılmıştır ya da bu süreçte kıtanın sahipleri uygarlaştırılmıştır. İşte asimilasyon adı verilen sürecin sonunda bir halk “etnik azınlık” durumuna düşürülmüş ve kuşkusuz tanım da o tarihten itibaren yapılmıştır. Burada sorun, azınlık ile çoğunluk arasındaki ilişkidir. Çoğunluğun öncelikle azınlık durumuna indirgenmesi ise resmi ideolojinin zor aracının işidir. Ve bu birbirine bağımlı olgular dizisi sömürgeciliğin legalizasyonunun olmazsa olmaz öğelerini oluşturur. Sömürge halklarının ellerinde ne varsa alınmış, ya da altınlarının yerine incil bırakılmış, üstüne üstlük bu kitabın okunması da silah zoruyla sağlanmıştır. Kültür silah zoruyla egemenleştirilmiştir; ne var ki bu türden bir müdahale sürecin işleyişinin bir yönünü oluşturur ancak bu yolun ilelebet devam etmesi sürecin başarısı anlamına gelmez. Başarı sömürgeleşenin ya da asimile olanın niteliği ile de ilgilidir. Ve bu nitelik olgusu bize, asimilasyon sürecinin gerçekte nasıl tamamlanacağını -ya da tamamlandığını- hakkında bir fikir verir.
Kısaca bu sürecin öğelerini basit bir formüle uygulanabilirliği olabilecek şekilde sıralayalım; erk, egemenleşen güç, bağımlılaştırılan-sömürülen ya da egemenliğin geliştirilmesi, pekiştirilmesi için ortadan kalması ya da içselleştirilmesi-mas edilmesi gereken halk-toplum-topluluk ya da kültür. Ve bu sürecin sonlarına doğru bir yerde bağımlılaşan -yok olmuş, yok olmak üzere ya da kendisini hala kendisi gibi var sanan bir halk-toplum-topluluk ve kültür... Kanımca bu aşamada devreye giren ve yeni bir retorik oluşmasının yolunu açan ideolojik bir müdahale, paradokssal gibi gözükmekle birlikte, bu asimilasyon sürecinin sonuna noktanın konmasını sağlayarak egemenleşen lehine başarıyı mutlak kılıyor. Tartışmaya çalıştığım noktayı da bu müdahale oluşturuyor. Bağımlılığın sonunda edilginleşme ve sonunda farklılaşmasına, öyleleşmesine rağmen kendini kendi imiş gibi sanma durumudur söz etmeye çalıştığım müdahale. Asimile edilen ya da asimilasyon süreci yaşatılan ister bir halk ya da toplum olsun isterse bir “kültür” olsun aynılaştığı ya da kendini farklı zannetmesine rağmen nitelik olarak egemen kültürden, sömürgeleştirenden bir farkı kalmadığı ya da farklı zannetmekle birlikte egemen ideolojinin/resmi ideolojinin önemli bir elemanı haline dönüştüğünde asimile edenin başarısı nicelikten niteliğe dönüşmüş olacaktır.
Diğer taraftan asimilasyon olgusunu bu bağlamda bir benzeşme öyleleşme durumu olarak da algılayabiliriz, ancak bu algılama sürecinde dikkatli olmamız gereken konu benzeşme olgusunun ortalarda bir yerde değil egemenin sahasında gerçekleşeceğidir. Bu anlamıyla benzeşme kavramı, ırkçı antropolojik yaklaşımların ideolojik bir argümanından başka bir şey değildir. Halk diliyle konuşursak söz konusu edilen tam anlamıyla “benzetme”dir: “ben seni şimdi adama benzetirim” de olduğu gibi. Ne var ki sorun daha önce de dediğimiz gibi, benzeten tarafından “adam” olarak tanıtılmaya benzetilmeye eğilimle ve “adamın” adam sanılmasına yatkın olma durumu ile ilgilidir.
Ve sözün özü asimilasyon, yalnıza bir süreç değil geniş kapsamlı bir ideolojik savunma aracının da adıdır.
İzmir panel konuşmasının ve Sorun Polemik'te yayınlanan metindeki tartışmanın bu bağlamda da ele alınması gerekir. Dolayısıyla asimilasyon sürecinin sınırlarını ve bu olgunun kapsamını genişletmek çabası, siyaset tarihine ve siyaset “antropolojisine” bu eksende yapacağı katkılar düşünüldüğünde bazı durumları yorumlamamıza önemli yararlar sağlayabilir. Geçen sayıdaki örneklere geri dönelim ve bu dönüşümüzde etnik alanı kültürel alanla tümüyle ayırmadan devam edelim. “Anti emperyalizmle cilalanmış bir üçüncü dünyacılığın bugün bizzat emperyalizmin bölgesel dayanakları haline gelmesi rastlantımıdır?” diye sorduğumu anımsıyorum. Şimdi bu soruya verilecek yanıtı tarihle örneklendirirken benzetmeye çalışan “egemenlerin” başarısının ilk -belki de tek- koşulunun “benzemeye çalışanı yaratmak” olduğunu anımsayalım. Kapitalizme adapte olmaya ya da bu sistemin bir parçası olmaya çalışırken antiemperyalist miş gibi olmaya çalışmanın sonucu ve bunun çok sayıdaki örneğini küresel ölçekli bir kültürel asimilasyon olgusunun üst düzeyli ya da nitelikli bir başarısı olarak görmek kesinlikle hatalı bir yaklaşım olmayacaktır. Sonuç itibariyle bu türden küresel bir asimilasyon sürecinin kültür emperyalizmi olarak tanımlanması da bu jimnastiğimiz açısından yanlış olmayacaktır. “Kültür” kavramının tanımlanması hakkında yaptığımız tartışmalar anımsandığında “siyasi kültür” ve giderek bir burjuva söylemi/yaklaşımı olarak “siyasi etik” kavramları bu süre içinde kendisine yer bulabilir ya da bu süreç paydasında tanımlanabilir. İşte “ulusalcılık” olgusu indirgemeci bir yaklaşımla siyasi kültür ya da etik kavramlarının öznelerinden birisine dönüşmüştür. Bu türden bir dönüşümün onu asimilasyonun başarı kriterlerinden birisine indirgememesi olanaklı mıdır?
Tarihsel süreçleri değerlendirirken, süreç boyunca yaşanan “kahramanlıkları” ya da gökten inen elmalarla sonlanan masalları değil, sürecin sonundaki “kazanımı” ya da insanlığa bıraktıkları ve öğrettiklerini ele almak zorundayız. [Yetkin bir örnek olarak Paris Komünü...] Ulusalcılığı bu yaklaşımla değerlendiriyorum ve yüz sene önceki “ulus” yaklaşımlarının zamanında, pragmatik doğasının da desteğiyle taktik ve stratejik bir anlamı olsa da bugün küresel saldırıdaki kapitalizmin en güçlü argümanına dönüşmesinin üzerinde düşünülmelidir. Ulus kavramı siyasi ve kültürel bir unsur olarak “solu” asimile etmiştir. Bu asimilasyon sürecinin sonunda gelinen nokta ya da ulaşılan bilgi, ezilen ulus ulusalcılığının da, ezen ulus ulusalcılığının da ve her ikisi arasındaki sözde farklılığın da “egemenleşenin”, yalnızca egemenleşenin işine yaradığıdır. Ve bu bağlamda ulusalcılık, “solculuk” için başlı başına bir turnusol özelliğine sahip bir olgu olmaktadır. Her şeye karşın bugün dahi ulusalcılığın sol ile karıştırılması kültürel alandaki asimilasyon sürecinin başarısı olarak değerlendirilebilir. Birçok “sol'un” tümüyle kapitalizmin “değerlerine” adapte olması ve kendisini egemenleşen kapitalizmin/küreselleşmenin sınırları içinde ve hatta onun argümanıyla tanımlaması da “bu türden” asimilasyona örnek olarak verilebilir. Bu bağlamda asimilasyon olgusunun bireyselleşmesini izleyen bölümlerde tartışmayı umuyorum.
Aynı türden tanımlamaların bugün bir çok “etnik azınlık” içinde olması da benzer nedensellik ilişkisi göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir. Ulusal/etnik mücadelenin ve bu mücadelelerin “önderliklerinin” küreselleşmeci indirgemeci davranışlarını asimilasyon başarılarına örnek olarak verirken zorlanmıyorum. Kendini emperyalizmin argümanlarıyla tanımlayan ve onun küresel siyasetinin bir parçası olmayı bağımsızlık gibi bir kavramla cilalamak... bize sadece benzetenin değil benzemeye çalışanında niteliğini göstermesi açısından önemlidir... İşte varlığını bir diğer ulusun emperyalist yağma ve katliamına uğramasına bağlayan, “bağımsızlığını” emperyalist pazarlığın öznesine dönüştüren ve bu kavramla “bölge jandarmalığını” karıştıran Talabani/Barzani'nin -ve kendilerini bu iki isim ve benzerleriyle tanımlayanların- bugünkü durumu “küreselleşmiş” asimilasyonun başarısından öte bir şey değildir. Emperyalizme böylesine sırt yaslayan bir ulusalcılığın bireysel/toplumsal kökenlerinin ve nedenlerinin araştırılması halinde yüzlerce yıllık bir tarihin yeniden gözden geçirilmesi zorunlu olacaktır ve inceleme sonucunda, bu süreçteki tüm politikaların, bireyin/toplumum psikososyal/psikopolitik dünyasını nasıl değiştirdiği görülecektir. İzleyen bölümde kısada olsa bir tartışma başlangıcı yapmayı umuyorum.
Ve “ne yapmalı” türden bir soruyu bir slogan dizisiyle yanıtlayarak bölümü sonluyorum: İşte her türden asimilasyonlar sürecine ya da top yekûn saldırılara karşın yapılması gereken tek şey, daha öncede yazdığım gibi potansiyeline güçlü bir şekilde sahip olunan, ancak egemen ideolojinin baskısı altında unuttuğumuz/unutturulan, geride kaldığına ya da eskidiğine inandığımız/inandırılan “ütopyamıza” yeniden sahip çıkmak, onu sahip olduğumuz gerçek gücün yardımıyla, dayatmacı/zor kurgularının dışında yeniden kurgulamaktır. Kuşkusuz politik mücadelenin tek amacı eskiye ait ne varsa hepsini yıkmak olmalıdır. Yenisini yaratmanın başarısının biricik koşulu budur. “Eski” etkileşimlerle aradaki mesafe başarının mücadele sürecindeki ön göstergesidir.
II.
Çözülmenin derinleşmesinin göstergesi, onun ayrıksı bir olgu olmaktan çıkıp toplumun, topluluğun ve giderek tüm bireylerin bu çözülme, düşüklük ve düşkünlük hali ile tanımlanabilir olmasıdır. Asimilasyon geri dönüşü mümkün olmayan bir dejenerasyonun adıdır, asimilasyon bağımlılığı ise bu durumun gözlerden gizlenmesine aracılık eden psikolojik-sosyolojik bir unsur olarak karşımıza çıkar. Ussallaştırılan bağımlılıkla kendini gizlemeye çalışan toplumdaki çözülme ve düşkünlük halinin tüm kurumlara, tüm bireylere dek yayılmasından daha doğal ne olabilir? Şöyle bir çevremize bakalım; ne olduğunu bildiğimizi sandığımız ve ne olduğunu anlayamadığımız insanlar görmüyor muyuz? Onların söylemleri ile yaşamları arasındaki farkı algılamakta güçlük çektiğimiz zamanlar olmuyor mu? Durduklarını iddia ettikleri yer ile -ya da dillendirdikleri ideolojileriyle- gerçekte durdukları yer arasındaki aşılmaz uçurumu açıklamaya çalışırken bir kez de geniş tanımımızla asimilasyon olgusunu gözden geçirerek aslında onlara karşı oldukça iyi niyetli ve yapıcı bir davranış örneği göstermiyor muyuz?!
Kaotik bir çözülmenin göstergesi olan ben merkezci kişilik yalpalamalarının, durumunu sarsan diğer çözülme örneklerini algılamasındaki-anlamasındaki güçlükleri aşmaya çalışırken bu türden düşkün-düşük kişiliklere karşı oldukça yapıcı davrandığımızı düşünüyorum.
*
Benzetme olgusu, benzeme-asimilasyon bağımlısı bir özne ile tanımlanmaya başlıyorsa, sürecin adını benzeşme olarak değiştirmek olanaklıdır. Bu sürecin başlıca dinamiğini “resmi' retoriklerin diğerine devredilmesi” oluşturur. Kısa süreli bu nöbet değişimi, devir durumu, asimilasyon olgusunun başarısını perçinlerken egemenlerin rahat bir dönem geçirip zaman kazanmalarına da aracılık yapar. Örneğin, anti emperyalizm kavramı böyle bir nöbet değişiminin öznesi olabilecek “niteliklere sahip” resmi retoriklerden birisidir. Bu kısa süreç içinde olup biten, kavramın egemen şeklinin -emperyalizm-, bizzat “anti” sini içselleştirerek onu kendisine benzetecek, mas ederek soluklanma alanına, zamanına sahip olmasıdır. Geçen sayıdan bir tekrarı yaparak devam ediyorum: Ulusal/etnik mücadelenin ve bu mücadelelerin “önderliklerinin” küreselleşmeci indirgemeci davranışlarını asimilasyon başarılarına örnek olarak verirken zorlanmıyorum. [Benzer örneği ideolojik asimilasyonun göstergesi saydığım “sınıf atlamaya şartlanmak” olgusunun-öznesinin, “devir değişti, artık ideolojik mücadelenin yerini verimlilik ilkesine dayanan ekonomik tabanlı pazarlıklar süreci aldı... vs. vs.” şeklindeki yansımasında aktarırken de zorlanılmaması gerektiğini düşünüyorum.]
Kendini emperyalizmin argümanlarıyla tanımlamak ve onun küresel siyasetinin bir parçası olmayı “bağımsızlık” gibi bir kavramla cilalamak... bize sadece benzetenin değil benzemeye çalışanın da niteliğini göstermesi açısından önemlidir. Emperyalizme biat durumu ile ulusalcılık denen şeyin yerini bulması, yirmibirinci yüzyılın ilk günlerinin öğrettikleri arasında önemli bir yere sahiptir. Öğrenmemiz ya da araştırıp bulmamız gereken bir diğer durum da bu süreçlerde bireyin aldığı pozisyonlardır. Ve bu pozisyonların nedensellik ilişkileri içinde analizinin yapılması da ayrı bir zorunluluk şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Bireyin bu süreçteki ya da bu bağlamdaki yerinin değerlendirilmesi toplumsal, kültürel ya da erk bağımlı bir egemenlik ilişkisinin dışında düşünülemez ve bireysel etkileşim-bireysel duygulanım üst yapıdaki egemenlik ilişkilerinin ve hiyerarşik konumlanışın neredeyse birebir kopyasıdır. Bir tarafta egemen toplum-kültür ile simgelenen kişilik (soyut) mevcutken, bunun tam karşısında -ve karşıtında- olmakla birlikte posizyonunu bu ilişkilere göre belirlemeye çalışan asimile birey (somut) bulunmaktadır. Bu düzlemde tekrarlarsak, asimilasyonu başarılı kılan ya da asimile edeni onandıran “şey” asimilasyon bağımlısı bireylerin (ya da asimilasyon bağımlısı haline getirilmiş bireylerin) bu bağımlılık ilişkisinin egemen öznesi tarafından maniple edilerek, öyle imiş ya da farklı imiş gibi görünmelerinin sağlanmasıyla, onların asimilasyon durumuna karşı savaşım içinde olduklarını “sanmalarıdır.” Egemen tarafından izin verilen hatta tümüyle olmak kaydıyla kayıtsız şartsız onaylanan -ve gülüp geçilerek aşağılanan- bir “mücadele” türüdür bu! Diğer taraftan, asimilasyoncular içinde, artık asimile edecekleri hiç bir şeyinde kalmamış olduğunun, diğerinin, hep diğeri kalmak kaydıyla bağımlılaştırılmış olduğunun göstergesidir. Bu durumun bireysel düzlemde de farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İlişkinin, asimile edilenin gözündeki tanımını en basit bir şekilde yapmaya çalışırsak; “bu ilişki, egemenin elindeki terazide tutturulmaya çalışılan bir denge durumudur”. Ancak gerçek olan, bunun bir sanrı olduğu ve dengeyi tanımlayanın, biçimlendirenin de egemen olduğudur.
İlişkinin, egemen ya da zor kullanan tarafında olanın duruma yönelik bilgisi ve bu bilginin değişik şekillerde dışavurumu, asimile edilenin, diğeri tarafından yaratılan sahte denge durumuna bağımlılığını daha da arttıracağı kesindir. Kültürler, etnik gruplar ya da halklar arasında zor tarafından belirlenen bu türden bir ilişkinin ortaya çıkaracağı insanlık adına utanç verici örneklerle her geçen gün karşılaşmıyor muyuz? Kendini üstün hisseden bir toplum ya da bireyin karşısında, kendisini bu şekliyle tanımlanmış ilişki içinde eşit hisseden toplum ya da bireyi ve onun psikolojisini anlamak, tanımlamak ve sapmaları görebilmek ciddi bir sorun olarak sosyalistlerin karşısında durmaktadır. Bu aynı zamanda tüm dünya tarihinde, sosyalist mücadelelerin ve 19-20. Yüzyıl ulusal mücadelelerin en büyük sorunlarından biri olagelmiştir. Benzediğini-benzeştiğini sanan -ya da benzetilen- birey bu mücadelelerde egemen olanın en büyük destekçisi olmuş, “kraldan daha çok kralcılar” egemen tarafından ödüllendirilmek adına ölmekten -ve belki de da önemlisi!- öldürmekten çekinmemişlerdir. Bu karşılıklı yer değiştirme seanslarında, asimile edilen bireydeki çözülmenin en yoğun şekline şahit olunur. Aslında o an asimilasyon bağımlısı için, “durumun aslında hiç de öyle olmadığının” ya da “aslında ne yapsa ne etse egemen gibi olamayacağının” net bir şekilde bilinç düzeyine gelip gittiği andır. Bu anlamda asimilasyon aşağılama-aşağılanma ilişkisinin kalıcılaştırılmasının ve giderek kanıksanmasının adıdır. Örneğimizi geliştirirsek, asimile edilen insan erk tarafından kendi çapında olmak kaydıyla para ve silahında desteğiyle(!) erk sahibi kılındığında ciddi resmi terör problemleriyle karşılaşılmaması olanaksızdır. Geniş bir tarih dilimine yayılmış “kaybetme” sürecinin edilgen özne tarafından içselleştirilmesinin bireyde yaratacağı çelişkinin, sunulanı kazanmak adına patlamaya dönüşmesidir bu türden zor.
O, egemeninin kendisine sunduğu olanaklar çerçevesinde ve kendisinden beklenen görevler kapsamında elinden geleni yapmaya ve yaptıkları karşında verilen ödüllerle eşitlenmiş olduğunu sandığı efendisine minnettar olmaya hazırdır. Sürekli bir bekleme durumu... Bu türden bekleme, tüm kabullenmelerin de beşiğidir, onları büyütür besler, istenilen kıvama gelmesini sağlar. “Kıvama gelmenin” somutlaşması mı; örneğin, zamanla asimilasyon bağımlısının ya da asimile insanın egemen kültür tarafından kendisine yöneltilen tüm aşağılayıcı suçlamaları (pislik- tembellik, kıt zekalılık...!, hainlik geleneği...! vb.) olduğu gibi alarak -kabullenerek?- onları stilize etmeye çalışmasının ya da bu türden aşağılamaların “doğru” sanılmasının ya da “biz de öyleyiz zaten” denmesinin açıklaması ne olabilir? Bu, verilen rolün kabullenilmesinden ve onun istenildiği biçimde oynanmasından başka bir şey değildir. Bu öylesine zavallı bir roldür ki, ne tarihsel bir geri planı ne de toplumsal bir bağı vardır. Olanlarda, kalanlarda unutulmak zorundadır ve bu zorundalığa uyulur. Ömrünü, kuşaklar boyu ömürlerini, bu türden tutsaklıklarda bu rolü oynamaya adamıştır. Bağımlılığın niteliğini, bu rolün önemsenmesinin, benimsenmesinin düzeyi belirler. Top yekun bir tutsaklığın ya da alı konmanın adıdır bu rol. Bu oyunun dışında kalma düşüncesi, temel korku dinamiklerini harekete geçirir. Çünkü, tersine mücadele onurlu olduğu kadar zorlu ve doğal olarak ölümcüldür. Onurla kölelik, cesaretle korkaklık arasında debelenen asimilasyon bağımlısının en kolay kaçma yollarından birisini, “kurulu -alışılmış- düzenle pazarlık yapıyormuş gibi” gösterisi oluşturur. “İşte bakın kültürel haklarımızı ya da ekonomik haklarımızı birer birer alıyoruz... bakın “kölelikten” kurtuluyoruz...” Oysa, “ancak kaydıyla” bahşediliyordur kendisine, aldığını zannettiği “haklar”. [“İnsan hakları” ve “haklar” retoriklerinin andığımız süreçlerin en önemli ideolojik argümanlarından saymamak için hiç bir neden göremiyorum.] Bu durumun farkında olup olmamasının hiç bir önemi yoktur, onun için önemli olan oyunun yeniden kurgulanmasıdır. Bu süreçte en büyük düşmanı hiç kuşku olmasın ki, bu oyunu deşifre eden sosyalistlerden başka biri değildir.
Ve geldiği nokta itibariyle ulusalcılığın bir yığın salınımından başka bir şey olmadığının öğrenildiği 20. Yüzyıl sonları ile 21. Yüzyıl başlarında bu küresel kurgunun en büyük düşmanının sosyalistler olduğunu birkez daha tekrarlamak istiyorum.
Asimilasyon bağımlılığın sağlanmasındaki başarının araçları ile birey ilişkisi gözden geçirilirken din unsurunun göz ardı edilmemesi gerekir. Din, bu bağlamda, bireyin bilinç altına iteleyerek değişime uğrattığı olumsuz duygulanımları tamir etmek ve onu istenilen nitelikte restore etmekten başka bir işe yaramayan -daha ne işe yarasın?- ideolojik bir araçtır. Bir taraftan milliyetçilik, diğer taraftan din, tek tek bireylerin ve giderek bireyler toplamının psikolojik restorasyonuna aracılık ederken onların erk aracı olduğu çoklukla unutulur, yok sayılır, ve giderek daha sıkı sarılınan unsurlara dönüşülür. Ve bu süreçte onlara bir değer yüklenir. “Yavaşça da olsa kazanılan kültürel haklar” ile birlikte “dini vecibelerin yerine getirilmesi özgürlüğü” ve ardından şöyle der bağımlı köleler “bir insan daha ne isteyebilir ki yaşamdan ve kendisine böylesine huzurlu bir yaşam sunan devletinden? Bu türden sorular, insanlık bilincinin ve toplumsal bilincin köreltilme sürecindeki erkin başarısı adına gerilemenin köşe başlarını oluşturur.
Bu ve benzeri maniplasyonlarla sağlanan regresyonun sürdürülebilirliği ekonomik müdahalelerle sağlanır ne var ki bunların genel konjonktürde ihmal edilebilir müdahaleler olduğu unutulmamalıdır. Özetle birey, bu durumda karnını doyurduğuna bakar. Küçük bir işinin olması, çöplük eşelemeden açlığını gidermesi karşılığında emeğinin sömürülmesini hiç umursamaz. Herhangi bir sömürüyü umursamaz. Artık kendi küçük dünyasına tıkılıp kalmış, itelenmiş ya da hapsedilmiş olmanın ayrımına varmaksızın yaşayıp gider. İşi, günlük bahşiş babından ödüllere kalmıştır. Kendisi ve çevresindeki birçoğu, önce toplum, ardından topluluk olmaktan çıkarılarak yığına dönüştürülmüştür. Onun bu yığına bir değer vermesine egemen tarafından göz yumulur.
Ekonomik durumu daha iyi olan küçük bir azınlığın ise bu paragrafta andığımız beklentilerin yerini egemenlerle ekonomik ilişkilerini geliştirme beklentisi alır; varsıllığına dokunulmasın, varsıllaşmada (sömürüden pay kapmada) eşitlik sağlansın, kendisini ekonomik bağlamda onlardan biri gibi hissetmesine izin verilsin... Çok az zamanda ve kısmen resmi ideolojilerle çatışılsa bile kapitalizmde bu kapıların ardına kadar açık olduğunu biliyoruz.
Her ne olursa olsun -hangi sınıftan olursa olsun-, kişi kendisini çeşitli yolları deneyerek koruma-kollama altına almış olursa olsun, bu bağımlılık ilişkisinin yıpratıcılığı mutlaktır. Bir örnek: bir taraftan anadilinin genetik baskısı, ancak diğer taraftan konuşmaya özendiği, geliştirmek için çabalayıp durduğu yabancı diller... Beş yüz yıllık sömürgecilik tarihinde belki de “dil unsuru” kadar benzeşmeyi ya da benzetmeyi tüm niteliğiyle vurgulayan başka bir unsur yoktur. Tek başına dil, diğer benzeşme unsurlarını peşinden sürükleyebilecek güce sahiptir. Yıllar önce, şu anda adını anımsamadığım bir romanda okuduğumu anımsıyorum; “uygun koşullara” sahip bağımlılar, evliliklerini egemen ırklardan yapmaya özen gösteriyorlardı ve bununda yolu onların dillerini iyi öğrenmekten geçiyordu, kişinin aşktan evliliğe uzanan süreçteki tüm çabası, kimliğinin kendince olumsuz yönlerini (bu sözde olumsuzlukları egemen olandan öğrenmişti) saklama yönündeydi: etnisite atlamak(!), kültür atlamak(!) ve bunların ardından sınıf atlamak ya da bunlardan bağımsız bir niteliğe sahip olmak üzere “sınıf atlamak”, kabullenilmenin ve kendi kendini kabul etmenin olmazsa olmazları...
*
Güncele göndermeli bir şekilde devam ederken, yazının devamında tartışmak istediğim bir “dipnotumu” aktarmak istiyorum; yaşadığımız an itibariyle ve yüzyıl boyunca yaşananların bize öğrettiklerini de göz önüne alarak komünistin ulusu olmaz-olamaz, örneğin “Türk komünisti” yanlış bir tanımlamadır ve hangi ulusun adı konursa konsun bu yanlışlığın niteliği değişmez. [Türkiyeli ya da Amerikalı komünist olabilir mi! Tanımlama açısından doğru gibi görünse de yanlış!?] Ancak bir insanın -ya da giderek bir topluluğun- kendisini yalnızca komünist olarak tanımlaması doğru olandır. Bu bir. İşin doğrusu bu bağlamda “ikinin” olmamasıdır. Aksini savunmanın ya da kendini ifade eden değişik durumlara “devrimci” değerler yükleyip bu kanaldan sosyalizmle ve değerleriyle buluşabilineceğini varsaymak tanımlamaya çalıştığımız anlamda asimilasyon bağımlılığını meşrulaştırmak anlamını taşır. Bu türden bir çabayı tümüyle gerici bir yaklaşım olarak düşünüyorum. Artık, “hangi türünden olursa olsun” hiç bir ulusalcılığın ya da ulusalcı vurguların, tanımlamaların ya da yukarıda söz ettiğimiz benzeri ulusalcı “sıfatın” devrimcilik ya da ilericilik sayılmaması gerekmektedir. Bu duruma göre strateji belirlenmesi bir zorunluluktur. Ulusal, ulusalcı ya da değişik kültürel değerlerin, tarihsel -antik!- bir değer olarak varlığını ve önemini her zaman kabul etmekle birlikte, onların devrimci ve komünist toplum ideolojileri ve değerleriyle politik anlamda uzlaşamayacağını ve uzlaşma çabalarının mücadeleyi geriletmekten başka bir işe yaramayacağını bilmek-görmek zorundayız.
Kuşkusuz aynı yaklaşım “din” olgusu içinde geçerlidir. Aklıma gelen bir örnek, devrimcilerin “şehit” sıfatıyla anılmasıdır. Üstüne üstlük mücadele içinde ölen devrimcilere mevlit okutmak ya da bu mevlidi diğer dillerden biriyle okutmanın halkın değerleriyle buluşma olarak adlandırılmasını binlerce yıllık komünal birikime yüz elli yıllık komünist mücadelelere saygısızlıktan öte bir anlamı daha vardır; o da tanımlamaya çalıştığımız anlamda asimilasyon olgusunun sınırlarının ne denli tehlikeli bir şekilde genişlemeye eğilimli olduğudur.
Kısa bir okumanın ardından kimlikler, kişilikler ve örgütlenmeler dünyasına yapacağımız bir yolculuk, asimilasyon bağımlılığının daha nice “değerleri” kullandığını ve onları tümüyle evirip çevirerek egemen ideolojinin hizmetine sunduğunu örnekler. İlerleyen sayılarda tartışmayı denemek istediğim, “asimilasyon ve güncel kültür-popüler değerler” olgusunun varlığını okuyucuya anımsatarak bir soru sormak istiyorum: Geçmişin birçok “ünlü devrimcisi” bugün ne yapıyor, hangi işle uğraşıyor ya da örnek olsun çocuklarını veya çevresindekileri nasıl yetiştiriyor, onların eğitimi için ne türden çabalar harcıyor? Çürüme ve yozlaşma hangi boyutlarda? Düşkünlük ve düşüklüğe doğru nasıl -ve niçin- bir gerievrim söz konusu olabildi? İşin ilginci, bir kısmının bu durumunu “devrimcilikle, vs ile” bir arada götürebiliyor olması... Aynı soruları resmi ideolojilerin tümüyle “doğrulanmış” bir tanımlamasıyla, “öteki asıllı vatandaşlar” içinde soramaz mıyız? Örneklerle tartışmayı umuyorum.
Kapitalist “değerlerin”, bu gerievrim süreçlerinde nasıl da ussallaştırılmaya çalışılmasının ve bu anlarda düşülen trajikomik pozisyonların sosyalist mücadeleye verdiği zararların onarılması hiç de güç değildir yeter ki doğru tanımlanabilsinler. Unutmayalım ki, asimilasyonun başlıca hedefi kişiliktir -“o” tek tek kişilerden yola çıkılabilerek başarılı olabileceğini bilecek kadar deneyimli ve sabırlıdır!-, kişiliğin, asimilasyon bağımlı hale getirilmesi ve içselleşmesinin sağlanması, hemen ardından bağımlının metaforik bir biçimde, asimile edenin tanımladığı şekliyle asimilasyonu dile getirmesinin sağlanması başarının kanıtıdır. Dönüşüm ya da dejenerasyonun başlangıcını bu oluşturur. Artık sıra dejenerasyonun ödüllendirilmesindedir. Burada egemen ve resmi değerler bütünü -ideoloji- işin içine doğrudan girer. Sistem içinde, asimile olanın bir güç olması ya da çoğu zaman bir güç olduğunu sanması bu değerlerle uzlaşmayı örnekler. İstenilen şartlarda teslim olan, biat edeninin her zaman ödüllendirildiğini insanlık tarihi göstermektedir.
Gerisi asimile olanın çeşitli dallardaki becerisine kalmıştır!
...
*Sorun Polemik Dergisinin 12-13 sayılarında yayımlanmıştır.