|
'İnsan Manzaraları...'
Birinci Bölüm:
Demokrasi aranıyor; Ve, demokrasi ile kek tarifi arasındaki ilişki…
Demokrasi
nedir; arzulanacak bir şey mi, yoksa bir aldatmaca mı?
“Demokrasi
örneği şehir” olarak gösterilen Kaliforniya’dan ayrılıp
sonraki durağımıza gitme zamanı. Burada neler öğrendiğimize
bir bakalım şimdi; evet Kaliforniya’da çok seçim yapılıyor,
belki de gereğinden çok. Bu, Kaliforniya’da çok fazla demokrasi
olduğu anlamına mı geliyor? Herkes için değil. Santana’dakilerin üçte biri, belki de yarısı Amerikan vatandaşı değil, bu
yüzden demokratik süreçte hiçbir rol oynamıyorlar. Kaliforniya’dan
ayrılmadan önce siyaset bilimci Prof. Mark Petreka’ya bir soru daha sormak istiyorum:
“Bir
sonraki durağımız Kamboçya’ya Orange County tarzı demokrasiyi ihraç etmek mümkün mü?”
Prof.
Mark Petreka: “Demokrasi böğürtlenli kek gibi bir şey değil ki, bu kekin tarifini Kamboçya’ya
götürüp onlardan, bizim burada yaptığımız kekin aynısını
yapmasını bekleyemezsiniz. Bu, tarif onlara vermekten daha
fazla çaba harcamamızı gerektiren bir şey; önce Kamboçyalıların
ne tür bir kek istediğini belirlemek gerek. Bu yüzden Amerikalıların,
Batılıların demokrasinin hangi unsurlarının nakledilebileceğini,
hangi unsurlarının yerel ihtiyaçlara göre belirleneceğini
tespit etmek için daha fazla kafa yorması gerek; bunu yaparken
dine, kültüre, yaşam tarzına saygı gösterilmesi lazım.”(bbc,
19.9.2005)
İkinci Bölüm:
Demokrasinin
gelişme sürecini bu hafta Kamboçya’da izliyoruz. “Demokrasi
aranıyor!” dizimizin bu bölümünde, yakın geçmişte korkunç
bir baskı rejimi altında büyük acılar çeken bir ülkedeyiz.
Bu baskı rejimi, sonunda bir başka ülkenin askeri müdahalesiyle
devrildi. Ardından uluslar arası toplum devreye girerek,
ülkede demokratik bir sistem kurmaya çalıştı.
Afganistan,
Irak… Hayır, Kamboçya’dayız! Bu ülkede demokrasinin durumuna
bakacağız. BM, 12 yıl önce Kamboçya’da devreye girerek bu
çökmüş ve baskı altında büyük eziyet çekmiş olan ülkede
demokrasiyi inşa etmeye çalıştı. Fakat, otomobille başkent Phnom Penh’nin iki saat kuzeyine
çıktığımızda Kamboçya tipi demokrasinin kırsal alandaki
halk için, özgürlükten çok, zor yaşam koşulları anlamına
geldiği izlenimini ediniyorsunuz. Kuç Meng bu bölgedeki bir köyün
muhtarı. Yöre halkının, geçimini temin etmek için bağımlı
olduğu bir ormanın, özel bir şirket tarafından nasıl yok
edildiğini anlatıyor: “Eskiden ağaçlar, şimdi gördüğünüz
gibi değildi; çok daha uzundular. İnsanlar geçimlerini bu
ağaçların meyvelerinden, sağlardı; ayrıca lastik yapmak
için reçine, sepet yapmak için de kamış toplardık.”
Kuç Meng, ormanın yok olmasından hükümeti sorumlu tutuyor; fakat
suçladığı hükümet seçimle işbaşına gelmiş. Kuç Meng, halkın bilinçli bir tercih yapmadığı inancında: “İnsanlar
cahil oldukları için onlara oy verdi. Politikacılar halkın
oylarını satın alıyor, sonra da onları aldatıyorlar. Seçimden
bir gece önce yerel siyasetçiler halkın kapısını çalmaya
başlar. Onlara pirinç,baharat ve giysi verirler. Ertesi
gün de halk, onların partisine oy verir. Şu sırada iktidarda
olan herkes; polis, askerler,yerel yetkililer, bunların
tümü toprağı işgal etmeye çalışıyor. Eğer niyetleri bölgeyi
kalkındırmaksa niye okul, sağlık merkezi ya da yol yapmıyorlar? O zaman daha mutlu olurduk. Fakat ormanın
yok edilme projesinden hiç memnun değiliz. İnsanlar giderek
yoksullaşıyor; geceleri hiddetlerinden ağlıyorlar.”
Bölgede
artık pek bir ağaç kalmamış, onun yerini çalılık bir alan
almış; köylülere vaat edilen kalkınmadan da pek bir eser
yok. Bu yüzden geleneksel topraklarının çalındığını söyleyen
bölge halkı, protesto eylemlerine başlamış. Geçtiğimiz Kasım ayında köylüler bir gösteriden sonra dinlenmeye
çekildikleri sırada, gecenin geç saatlerinde köylerine el
bombası atılmış. Küçük ahşap kulübesinin önünde uyumakta
olan bir köylü kadın, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Ormanı
korumak için, ağaçları kesen özel şirkete karşı protesto
gösterilerine katılmıştık. Buralar bizim yurdumuz; gelecekte
çocuklarımın, torunlarımın yaşamlarını sürdürebilecek hiçbir
şeyin kalmamasından endişe ediyorum. Gece uluyordum, el
bombasının gürültüsüyle uyandım. Yaralanmışım ama önce fark
etmedim. Hamağımdan düşüp yerde sürünmeye başladım. Diğerleri
gelip bana yardım ettiler; şimdi bile ayaklarım hala tutuk.”
Protesto
eylemleri sadece bir bölgeyle sınırlı değil. Geçtiğimiz Mart ayında Kamboçya’nın Tayland sınırında, topraklarından
atılan köylüler gösteri yaparlarken polis ateş açmış, altı
kişi ölmüş. Kamboçya’nın neresine gitseniz, insanlar yolsuzluktan
şikayet ediyor. İnsanların hayatını, demokrasinin teorik
yararlarından çok, gündelik küçük çaplı yolsuzluk belirliyor.
BM, ülkeye seçim sistemini getirmiş ama yolsuzluğa karşı
pek bir şey yapılmamış; ya da
yapamamış. Her yerde bas bas bağırarak para konuşuyor. İnsanların oy hakkının ise bir
fısıltı kadar önemi yok. Başkent Phnom Penh sokaklarında trafik polisinin, şehir içinde ulaşımlarını motorsikletleriyle sağlayan insanları
durdurup rüşvet talep etmeleri, gündelik bir olay haline
gelmiş. Polis bir dolar, bazen de daha az miktarda bir para
almadan bu insanların, yollarına devam etmelerine izin vermiyor.
Demokrasinin
bir temel unsuru da hukuk devleti ilkelerinin egemen olması;
acaba Kamboçya’daki hukuk sistemi nasıl işliyor? Yani sistem
adil ve tüm ülke vatandaşlarına açık mı? Ülkenin önde gelen
insan hakları avukatlarından Lao Meng Hay kuşkulu: “Yargı sistemi
bütün vatandaşlara açık, ama adil olduğu son derece kuşkulu.
Birincisi, yargıçlarımız tamamiyle bağımsız değil; ayrıca, mesleklerinde ehil oldukları kuşkulu.
Yeterince güçlü olan ya da varlıklı
olan kişilerin baskıları nedeniyle tarafsızlıkları da kuşkulu.
Parası olan, nüfuzu olan kişilerin, davaları kazanma şansı
daha fazla; bu anlamda, Kamboçya’da demokrasi henüz yok!”
Angkor Vat,
Kamboçya tarihinin en görkemli dönemini yansıtan bir tapınak. Khmer imparatorluğunun Güneydoğu Asya’nın tümünde egemen olduğu
12. yüzyılda yapılmış. Tapınağın girişinde müzik çalanlarsa,
ülkenin daha karanlık bir dönemini yansıtıyor; onlar Kamboçya’da
hala ciddi bir sorun olmaya devam eden kara mayınlarının
kurbanları. Bazılarının ayakları yok, bir tanesi ama. Ülkenin
önde gelen tarihçilerinden Kint Boğatay, Angkor Vat tapınağının
Kamboçyalıların gözünde ne anlama geldiğini anlatıyor: “Angkor Vat tapınağı ulusal kimliği, ulusun ruhunu temsil eder.
Kamboçya’nın altın çağında inşa edilmiştir. Kamboçya bayrağının
amblemidir aynı zamanda; çünkü Kamboçya’nın, tarihinde en
güçlü olduğu, imparatorluğun neredeyse Güney Asya’nın tümünü
yönettiği bir dönemde, yani yaklaşık bin yıl önce yapılmıştır.
Dünya’daki en büyük dini yapı olarak bilinir.”
Angkor Vat
gibi semboller Kamboçyalıları bir araya getiren değerler.
Demokrasilerde halkın, ortaklaşa benimsediği ulusal kimliği
belirleyen sembollerin önemi var. Kamboçya halkı için de Angkor Vat böyle bir sembol. Fakat
Kamboçya’da ülkenin en karanlık dönemini temsil eden semboller
de hala insanların belleklerinden silinmiş değil. Kamboçya’da
1975 yılından itibaren yaşananları hatırlamadan bu ülkeyi
anlamak mümkün değil. 1975’te Vietnam savaşı nedeniyle ülkeyi
işgal eden ABD’nin çekilmesi ardından Kızıl Khmerler iktidarı ele geçirdi. Bundan sonraki 4 yıl içinde
Kızıl Khmer iktidarının, bazılarına
göre 1.5 milyon, bazılarına göre 2, hatta 3 milyon insanın
ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor. Başkent Phnom Penh’in merkezindeki bir başka
sembol Kızıl Khmer döneminin bu
dehşetini yansıtıyor: “Tol Sleng müzesinin tam merkezindeyiz. Burası eskiden cezaeviydi.” Yung Chang, Phnom Penh’deki dökümantasyon merkezinin
yöneticisi. Kızıl Khmer döneminde
yaşananların araştırılıp, ortaya çıkarılması için en fazla
çaba gösterenlerden biri: “Burası eskiden cezaeviydi, şimdi
ise soykırım müzesi. Burada Kızıl Khmerler döneminde 14 bin mahkum öldürüldü, sadece 12 kişi sağ çıkabildi.”
Müzenin odalarından birindeki camlı dolapların içinde, ülkenin
değişik yerlerinden bulunup getirilen kafatasları var: “Bunlar
insan kafatasları; hepsi de Kızıl Khmerlerin kurbanı olmuş kişiler. Kamboçya’da Kraldan mütevazı
bir çiftçiye kadar, ailesinin en az bir üyesi işkence görmemiş
veya öldürülmemiş bir kişiye rastlayamazsınız.”
Peki
Kızıl Khmerler döneminde yaşayan
bu dehşet, bu gün Kamboçya’da demokrasinin yerleşmesini
nasıl etkiliyor? Yung Chang ülkenin, bu dönemin etkisini hala üzerinden atamadığını
söylüyor: “Kamboçya bugün kırılmış bir bardağa benziyor;
yere düşüp paramparça olmuş bir bardak. Ve biz şimdi bu
cam parçalarını zamkla yapıştı çekindiğini rıp,
bardağı onarmaya çalışıyoruz; yaptığımız bu. Bu yüzden ileriye
doğru adım atmak çok zor oluyor. Kızıl Khmerlerin yaklaşık 2 milyon kişiyi yok etmesi sadece 4 yıl
aldı; fakat ülkede yeni bir başlangıç yapmak, toplumu yeniden
inşa etmek için neredeyse 30 yıldır uğraşıyoruz.” Dökümantasyon merkezinin yöneticisi Yung Chang,
Kamboçya halkının Kızıl Khmerler döneminde yaşanan şiddet ve baskının etkilerini hala üzerinden
atamadığını ve bugün bile ülkenin siyasi liderliğine karşı
muhalefet etmekten, protesto eylemleri düzenlemekten çekindiğini
belirtiyor: “Kızıl Khmerler dönemindeki
korku ve tedirginliğin etkileri hala sürüyor. İnsanlar seslerini
çıkarmaktan hala korkuyorlar. Bu yüzden daha iyi bir yaşam
talep etmek için tutum alamıyorlar. Ayrıca her şeye neden
olarak Kızıl Khmerleri göstermeye
başlarsanız, o dönemden sonra her şey, bir gelişme olarak
görülmeye başlanıyor. Örneğin, ‘Bu gün on gömleği, on çift
ayakkabım var. Kızıl Khmerlerin dönemindeyse hiçbir şeyim yok’ gibi; dolayısıyla
Kızıl Khmerleri geçmişte bırakmanın
zamanı geldi, o dönem bitti artık!
Kızıl Khmer rejimi Vietnam ordusunun,
1979 yılında Kamboçya’yı işgal etmesiyle yıkıldı. Bunun
ardından ülkede yıllar süren bir iç savaş yaşandı. Sonunda
Kamboçya’ya davet edilen BM, Phnom Penh’e karargah kurdu ve 1993
yılında yapılan genel seçimleri düzenledi. Seçimlerin ardından
da hemen ülkeyi terk etti. Bazılarına da ‘Kamboçya’daki
yeni demokrasi yeşerene kadar ülkede kalıp halka yardım
etmediği’ gerekçesiyle gerekçesiyle eleştirildi. Eleştirildi. Peki günümüzde Afganistan ve Irak’ta
yaşananlar göz önüne alındığında Kamboçya deneyinden çıkarılabilecek
dersler var mı? 1993 yılında BM görevlisi olarak Phnom Penh’de bulunan Peter Bartu: “Aslında yabancıların bir
ülkeye gidip o ülkenin siyasi ve kültürel dinamiklerini
köklü bir şekilde değiştirmesi olağanüstü zor bir şey. Bir
ülkenin yasaları, oyunun kuralları, ticaret, siyaset ve
sosyal ilişkileri, o ülkenin coğrafyası ve kültürüne sıkı
sıkıya bağlı. Başka ülkelerden ithal ettiğiniz uygulamaların
bu ülkelerde kök salması çok zor; dolayısıyla bu tür girişimlerin,
son derece sınırlı bir etkisi olduğunu anlamak gerek.”
Bu
sınırlı etkileri Kamboçya’da gözlemek pek zor değil. Demokrasinin,
ülkede gerçekten henüz kök salmadığı açık. Başbakan Unsen 20 yıldır iktidarda; Ve Irak ve Afganistan gibi Kamboçya’da
da geleneklerin, modern bir demokrasinin, modern bir demokrasinin
araçlarından çok daha güçlü olduğu görülebiliyor. Fakat
bir çok Kamboçyalı demokrasinin, kendileri için vazgeçilmez
bir hak olduğunu düşünüyor ve bunun için mücadele etmeye
kararlı. Tekstil işçisi Lay bunlardan
biri. Diğer işçilerin sendikalara katılması için mücadele
eden Lay, Kamboçya’nın demokrasi
yanlısı kahramanlarından biri olarak görülüyor: “Örgütlenme
özgürlüğümüz yok, ama ben kararlıyım; işçilerin, kendi sendikalarına
sahip olması gerektiğine inanıyorum. Bu konudaki kararlılığım
ve fabrikadaki faaliyetlerim yüzünden hedef seçildim; daha
iyi şartlar, daha güvenli çalışma koşulları, hamile işçilerin
doğum izni alabilmesi için mücadele ettim. Sonunda genel
grev ilan ettik ve sorun bu andan itibaren başladı. Evime
gelip beni nefessiz bırakmak için yüzümü bir bezle bağladılar.
Ellerimi bağlayarak, boynuma demir çubuklarla vurdular.
Fabrika sahibi, bizim kendi sendikamızda örgütlenmemizi
istemiyor; çünkü sendikalar işçilerin daha iyi haklara,
daha iyi ücrete sahip
olması için çalışıyor. Bu yüzden işverenlerin boğazına takılmış
bir kılçık gibiyiz aslında.”
Kamboçya’nın
gerçek bir demokrasi haline gelebilmesi için katetmesi gereken daha uzun bir yol var; fakat, sonunda başarabilir
mi? Mo Sochu eski bir bakan; demokratik
hakların geliştirilmesi talebiyle, daha sonra muhalefete
geçmiş. Kamboçya’nın önünde başka bir seçenek olmadığını
söylüyor: “Ukrayna’ya bakın, Ukrayna’yı görün! ‘Turuncu
devrimi’ düşlüyoruz; varolan liderliği iktidardan devirecek
kadar güçlü bir halk iktidarı. Kamboçya’daki muhalefet partisinin
Ukrayna’dan öğrenmesi gereken şey; halkla birlikte çalışmanın
önemi, halkın kendi kaderini kendi eline alması için çalışmak
ve insanlara, bir şeyleri değiştirebilecekleri inancını
vermek!”
Kamboçya
hükümetinin eski bakanlarından Mo Sochu’nun Ukrayna hakkında düşündüklerinin
doğru olup olmadığını, “Demokrasi aranıyor!” dizimizin bir
sonraki programında inceleyeceğiz ve Ukrayna’nın demokrasi
serüvenine göz atacağız. (bbc,
26.9.2005)
“Çocuklara kim bakacak acaba?”
Daily Telegraph Fransa Sosyalist Parti'sini sarsan bir tartışmayı ''Cumhurbaşkanlığına
oynayan kadına partisinden cinsiyetçi sataşmalar'' başlığıyla
vermiş.
Habere göre,
partinin lideri François Hollande'ın hayat ortağı
ve dört çocuğunun annesi Segolene Royal, bir magazin dergisine cumhurbaşkanlığına
aday olacağını açıklayınca büyük tepki almış. En başta da
cumhurbaşkanlığında gözü olan bir diğer sosyalist politikacı, Laurent Fabius'dan.
Eski başbakan Fabius, ''çocuklara
kim bakacak acaba?'' diye sormuş. Bir başka sosyalist politikacı Senator Jean Luc Melenchon da ''güzellik yarışması
mı bu canım?'' diyerek sürdürmüş cinsiyetçi sataşmaları.
Hatta, Royal'in çocuklarının babası François Hollande bile ''Ben ona
söylemiştim, bunu açıklamanın zamanı değil şimdi diye''
sözleriyle eşine destek vermekten kaçınmış.
Independent gazetesi de aynı konudaki haber-yorumunda şöyle diyor.
''Segolene Royal cumhurbaşkanlığına
adaylığını koyunca kıyamet koptu. Mesele ne peki? Adayın
kadın olması.. Fransa'nın aşırı sağcılarıyla sosyalistleri
her konuda saatlerce tartışabilir. Ama şimdi bir konuda
anlaştıkları ortaya çıktı: Fransa Cumhurbaşkanlığı kadınlara
göre bir iş değildir.''(bbc,27.9.2005)
'Türkiye'de psikiyatri kliniklerinde işkence'
Merkezi Washington'da bulunan Zihinsel
Özürlülerin Hakları adlı bir kuruluş, Türkiye'de devlete
ait psikiyatri merkezleri ve yetiştirme yurtlarında insan
haklarının ihlal edildiğini savundu. Kuruluşun
Türkiye'deki iki yıl süren araştırması sonucunda bugün yayınladığı
raporda, bu merkezlerde işkence sayılabilecek uygulamalar
görüldüğü kaydedildi. Raporda "Zihinsel özürlüler,
yasa dışı ve Avrupa normlarına aykırı olarak koğuşlara hapsediliyor.
Birçoğu için bu durum ölene kadar sürüyor. İşkenceyi yasaklayan
uluslararası sözleşmeler ihlal ediliyor" deniyor. Örgütün
en çok dikkat çektiği nokta ise elektroşok tedavileri.
Rapora göre,
Avrupa normlarına aykırı olarak 9 yaşındaki çocuklara bile
anesteziye gerek duyulmadan elektroşok tedavisi yapılıyor.
Kuruluşun Avrupa Sorumlusu Ivan Fiser, "Bu uygulamaların
çoğu ölümle sonuçlanıyor" dedi. Fiser özellikle çocukların durumunun kaygı verici olduğunu söyledi.
Türkiye'nin ölüm oranları konusunda kuruluşa veri sağlamayı
reddettiği belirtilen raporda, Ankara yakınlarındaki bir
rehabilitasyon merkezinde her yıl, tedavi gören çocuklardan
yarısının öldüğü tahminine yer verildi. Raporda söz konusu
merkezlerde hemşirelerin ilgisizliği sonucu bebeklerin açlık
ve ishalden öldüğü, küçük çocukların tek başlarına küçük
odalara hapsedildiği, bazılarının da yataklarına bağlandığı
iddia edildi.
Bu
arada, İnsan Hakları İzleme örgütü Human Rights Watch, eşcinsellerin kurduğu
KAOS GL adındaki grup hakkında, ahlaki gerekçeler öne sürerek
kapatma davası açan Ankara vali yardımcısını protesto etti.(bbc,
28.9.2005)
“ABD; ikiyüzlü imparatorluk!”
Venezüela hükümeti 1976 yılında Karakas’tan kalkan bir uçağa bombalı saldırı planlamakla suçlanan bir
Kübalıyı kendilerine iade etmeyen Washington yönetimini,
teröristleri affetmekle suçladı. Texaslı bir yargıç, Luis Parado Corilles’in Venazuela’ya iade edilmesi
halinde işkenceye maruz kalabileceğine hükmetmişti; karar,
zaten gergin olan Washington-Karakas ilişkilerinde, yeniden tansiyonların yükselmesine neden
oldu.
Venezüela cumhurbaşkanı yardımcısı, Texaslı yargıcın aldığı kararın, 70’den fazla kişinin ölümüne sebep
olan uçak saldırısı kadar karanlık olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı
Hugo Chavez de bu karar için,
“Irak’ta gözaltına alınan kişilere işkence eden ve çocukları
bombalayan; ancak bir zanlıyı Venezuela’ya göndermeyen Amerikan imparatorluğunun ikiyüzlülüğü” nitelemesini
kullandı ve kararı kınadı. (bbc,29.9.2005)
'Evlilik gözden düşüyor'
Daily Telegraph, bir çok gazetede aktarılan bir resmi araştırmanın
sonuçlarını manşete çekmiş.
''Evlilik gözden düşüyor'' başlıklı habere
göre, mevcut eğilimler devam ettiği takdirde, çok değil
yalnızca 25 yıl sonra İngiltere'de 45 yaşına gelmiş erkeklerin
yarısı, kadınların ise üçte birinden fazlası evlenmemiş
olacak.
Buna karşın aynı araştırmaya göre evlenmek
yerine birlikte yaşamayı tercih eden çiftlerin sayısı aynı
süre içinde iki misline çıkacak.
Bu eğilimler, aile değerlerine en bağlı
muhafazakar seçmenin gazetesi Daily Telegraph açısından kaygı verici.
Gazete, hükümetin izlediği politikaların evliliği zayıflattığını
yazıyor.(bbc,30.9.2005)
(8sutun.com, 30/09/2005)
Medyanın
haberi olsa ne değişiyor ki…
Guardian: “Dünyanın en zengin 500 kişisinin
gelirleri, en fakir 416 milyon kişininkilerden fazla. Bu
gün Zambiya’da yaşayan bir kişinin 30 yaşını görme şansı,
1840’da İngiltere’de yaşayan bir kişiden az. Asya’daki tsunami felaketinin acı hatıralarını, katrina kasırgasından acı manzaralar aldı; ancak her saat 1200 çocuk,
medyanın dikkatinden uzak şekilde ölüyor.” (bbc,
8.9.2005)
“Ben sünniyim,
eşim ise şii; sizler benim, eşimi
öldürmemi mi istiyorsunuz?”
Times,
Şiilerin hedef alındığı saldırılarla ilgili olarak; "Teröristler
Irak'ta iç savaş çıkarmak için birleşti" başlığını
atmış. Dünkü olaya, Amerikan istihbarat kaynaklarının bulguları
çerçevesinden bakan haberde şu satırlar dikkat çekiyor;
"Times'a bilgi veren kaynaklar,
Irak'ta son iki yılın en kanlı eylemlerinden sorumlu tutulan Ebu Musab ez Zerkavi'nin,
rakip gruplardan binlerce savaşçıyı biraraya getirdiğinin altını çiziyor. Amerikan istihbaratına göre
hedef, Şiileri hedef alarak ülkede iç savaş çıkarmak."
Independent'ın ünlü Orta Doğu muhabiri Robert Fisk,
Amerikan istihbaratının bu yaklaşımını eleştiren bir yazı
kaleme almış bugün. "Irak'ta hiçbir zaman iç savaş
olmadı ve olmayacak" diyan Fisk şöyle devam ediyor; "Emperyalist
güçlerin anlamadığı, Irak'ın mezhep çizgileriyle bölünmüş
bir ülke olmadığı. Irak kabile ilişkilerinin daha hakim
olduğu bir toplumdur. Bundan bir yıl önce, ağabeyi Şiiler
tarafından öldürülen birine sormuştum; 'Irak'ta iç savaş
çıkar mı?' diye. 'Neden siz ve Amerikalılar iç savaşa sürüklenmemizi
istiyorsunuz? Ben Sünniyim, eşim
ise Şii; eşimi öldürmemi mi istiyorsunuz?' diye yanıt vermişti.
Şiiler Amerikalıların istediği iç savaşı çıkarmamakta direniyor.
Neden? Çünkü İmam Ali, zamanında bu insanlara şöyle demişti;
'Bir adamla karşılaştığınızda, ya dini bakımdan kardeşinizdir, ya da insani bakımdan kardeşisinizdir.’
Lübnan'da
iç savaş kolay çıktı. Çünkü Sünniler ve Şiiler Hristiyan Marunilere karşı savaşıyordu. Lübnan'daki savaş 150 bin
cana mal oldu? Iraklılar bunu istemezken biz niye böyle
bir dilekte bulunuyoruz?" (bbc,15.9.2005)
İstatistiklerin diliyle; Dünya ve Türkiye…
Dünya
genelinde yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre tüm dünya
halklarının %65’i, ülkelerinin halkın iradesiyle yönetilmediği
görüşünde. BBC dünya servisi için Gallup International’ın yaptığı
araştırma tam 68 ülkeyi kapsıyor ve bu bağlamda dünya genelinde
yapılan en geniş kamuoyu yoklamalarından biri olarak niteleniyor…
New
York’ta BM zirvesini izleyen diplomasi muhabirimiz Jonathan Marcos, kamuoyu araştırmasının
sonuçlarını şöyle yorumluyor: “BM’in 60. yıldönümünde yapılan ‘milenyum zirvesi’ için, çoğu orta yaşlarında 150’den fazla devlet
ve hükümet başkanının toplandığı bir sırada, ‘Sizi kim yönetiyor?’
gerçekten duruma en uygun düşecek sorulardan biri; ancak
BBC dünya servisi için yapılan Gallop araştırmasının ortaya koyduğu sonuçlar, buradaki liderleri
şaşırtacak cinsten. Zira çoğu kendilerinin demokrasiyi temsil
ettiklerini düşünüyor; ancak kamuoyu araştırmasına göre,
dünya genelinde halkların %65’i, ülkelerinin halk iradesi
doğrultusunda yönetilmediğini düşünüyor. Eskiden Sovyetler
Birliği’nin denetiminde olan topraklardaysa bu oran %75’e
kadar çıkıyor. Sadece İskandinavya ve Güney Afrika’da çoğunluk,
kendi istekleri doğrultusunda yönetildiklerini düşünüyor.
Araştırmaya
katılan kişilerin yarısından azı, ülkelerinde yapılan seçimlerin
adil ve özgür olduğuna inanıyor. Ancak bu tür araştırmalarda
görüleceği üzere büyük ölçüde bir bölgesel değişim de söz
konusu. AB ülkelerinde seçimlerin özgür ve adil yapıldığını
düşünenlerin oranı %82; Güney Afrika’da bu oran %76, Afrika’nın
batısındaysa sadece %24.
Buradaki
liderleri en çok kaygılandırması gereken bulgulardan biri,
siyasetçilerin kişisel toplum düzleminde genellikle kendilerine
en az güven duyulan kesim olması. Araştırmaya göre halkların
sadece %13’ü siyasetçilere güveniyor ve %16’lık bir kesim,
kendilerine daha fazla yetki verilmesini istiyor. Ayrıca
güç ve nüfuzun daha geniş ölçekte yayılması yönünde küresel
bir istek var gibi görünüyor.
Araştırma
sonuçları yazarlar, akademisyenler ve diğer entelektüellerin
daha fazla güce sahip olması gerektiği yönünde bir kanıt
olduğunu da ortaya koyuyor.
Dini
ve askeri liderler hatta gazeteciler hakkında bile iyi görüşlere
rastlandığı, ancak siyasetçilerin bundan nasibini alamadığı
görülüyor.”
BBC
Dünya servisi için yapılan araştırmaya katılan ülkeler arasında
Türkiye de bulunuyor; sonuçları kısaca aktaralım: “Türkiye’de
halkın en çok güvendiği kesim %41’lik oranla ordu ve polis,
bunu %24’le dini liderler izliyor. Medyaya duyulan güven
%8 düzeyinde. Halkın en az güvendiği kesimse siyasetçiler;
siyasetçilere güven duyanların oranı %5’te kalıyor.
‘En
çok kime güven duyuyorsunuz?’ sorusuna, ‘bu kesimlerden
hiç birine güvenmediği’ şeklinde yanıt verenlerin oranı
ise %30.
‘Ülkenizde
daha çok hangi kesime yetki tanınmasını isterdiniz?’ sorularına
verilen yanıtlarda da ‘Asker ve polis’ diyenler başı çekiyor
Türkiye’de; ordu ve polis gücüne daha fazla yetki tanınmasını
isteyenlerin oranı %40. Siyasetçiler yine gerilerden, %7’lik
bir oranla geliyor. ‘Aydınlara daha fazla yetki verilsin’
diyenlerin oranı ise %13.
Kamuoyu
araştırmalarına göre Türk halkının, kararlarını aile ve
eşler etkiliyor. ‘Hayatım hakkındaki kararlarımda en çok
ailem ve eşimin etkisi oldu’ diyenlerin oranı %77. Halkın
%29’u ‘Hayatımı değiştirmek için yapabileceğim çok az şey
var’ diyor.
‘Sizin
için hangisi en önemli?’ sorusunaysa, %33’lük bir kesim
‘Ulusal kimliğim’ derken; aynı soruya ‘Dinim’ yanıtını verenlerin
oranı %44. Bu soruya ‘Etnik grubum’ diyenlerin oranıysa,
sadece %2’de.” (bbc, 15.9.2005)
sayfa başına dön
Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR
|