|
'İnsan Manzaraları...'
ABD ve Batı; hem suçlu hem de yüzsüz
Dünyanın önde gelen insan hakları örgütlerinden Human Rights Watch, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin hükümetlerine sert eleştiriler yöneltti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bu ülkelerin hükümetlerini, yabancı terör zanlılarını, işkence ve tacize uğrayabilecekleri ülkelere göndermekle suçladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, hazırladığı raporda, kendi insan hakları sicilleri tartışmalı olan ülkelerden alınan garantilere güvenilemeyeceğini belirtiyor. Örgüte göre, yapılan uygulama kendi deyimiyle 'küresel bir tabu olan işkenceyle mücadeleye' gerçekten zarar veriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün dikkat çektiği bir diğer nokta da, terör suçu şüphelilerine karşı işkence kullanmayacakları garantisi veren Mısır, Suriye ve Özbekistan'ın, dünyanın en zalim rejimleri arasında olduğu. Örgütün raporunda Türkiye, Rusya, Cezayir, Fas, Tunus ve Yemen gibi ülkelere de militan olduklarından şüphelenilen kişilerin gönderildiğini belirtiyor. Bu ülkelerde de İslamcı, Çeçen ya da Kürt bazı gruplardan terör zanlılarına, işkence ve kötü muamelede bulunulduğu vurgulanıyor. (bbc,15.4.2005)
“ABD'NİN İŞKENCE ALETLERİ”
Washington'dan Ürdün'e, Mısır'a hatta Suriye'ye; teröre karşı savaşın lüks özel uçaklarla yürütülen trafiği… Amerikan ajanlarının, dünyanın dörtbir yanına gönderdiği terör zanlıları işkencecilere mi bırakılıyor; teslim politikasının bürokrasisi nasıl işliyor? Terör zanlıları nasıl, kendilerini Mısır'da, Suriye'de ya da Suudi Arabistan'da buluyor? ABD ‘teröre karşı savaş' diye nitelediği mücadelesinde ‘dolaylı işkence'ye mi başvuruyor? Sivil görünümlü özel jetlerle nakledilen, kendilerini arandıkları Arap ülkelerinde buluveren terör zanlılarının öyküleri. ABD, kimilerinin başka devletler eliyle, ‘dolaylı işkence' olarak nitelediği yöntemleri ne kadar ve nasıl uyguluyor; müttefikleri, bu sürece nasıl dahil oluyor? BBC araştırdı; CİA ajanları, tutsaklar avukatları anlattı…
Yolculuğumuza Londra merkez camiinden başlıyoruz. Cuma namazı için toplanan cemaatte, ülkesinde aranmakta olan Mısır'lı Yasir El-Sırri de var. Mısır da Amerika da onu terörist olarak niteliyor: “Sabaha karşı polis kapımı kırıp evime girdi. Bana, ‘Tutuklusun, elimizde arama emri var' dediler. Üç bilgisayarımı, faksımı ve tüm dosyalarımı alıp gittiler.” El-Sırri İngiltere'de herhangi bir suçtan mahkum olmadı; hatta, aleyhindeki davalardan birinde yargıç onu, ‘masum bir günah keçisi' olarak niteledi. Ancak 2001 Ekim'indeki bu baskın sonrasında telefon defterindeki bilgilerin ve elektronik postalarının İngiltere tarafından dünya genelindeki istihbarat birimlerine aktarıldığına inanıyor. Buna kanıt olarak, yakalanması sonrasında tanıdıklarının, birbiri ardına tutuklanmasını gösteriyor. Bunlardan biri yine Mısırlı olan ve bu dönemde İsveç'den sığınma hakkı isteyen Muhammed el-Zery idi. İsveçli avukat Londra'daki baskından üç hafta sonra müvekkili El-Zery ile yaşadıklarını anlatıyordu. Tutuklanmaları üzerinden sadece beş saat geçmişken, müvekkili ve bir diğer Mısırlı, Stokholm'ün hava limanındaydı; üstelik onları bir Amerikan uçağı ve bir Amerikalı ajan ekibi bekliyordu: “Giysilerini kesip çıkardılar, makatlarından ilaçlar verdiler. Her ikisinin de gözleri bağlandı ve kelepçelendi. Ajanlar onlara bebek bezleri gibi bezler bağlayıp, turuncu tulumlar giydirdi ve bekleyen Amerikan uçağına götürdüler.”
Peki kimdi bu ajanlar?
“Siyah başlıkları vardı, ama üniformalı değillerdi. Kot pantolonlar giyiyorlardı. İsveç polisi güvenlik birimi onları, ‘Çok profesyonel' diye niteledi. Beş dakika gibi kısa bir süre içinde onları adeta paketlediler. Bu tür şeyleri daha önce de yaptıklarının çok aşikar olduğu gözleniyor.”
Bu olaylarda maskeli Amerikan ajanlarının kimlikleri de iki yılı aşkın sure gizli tutuldu; ancak, İsveç'te artan kaygılar ışığında parlamento bir soruşturma açtı ve havaalanında ne olduğunu ve ajanların kimliğini teyid eden bazı belgeler yayınladı. Bu belgelerde İsveç güvenlik biriminden bir ajan, o gece bir uçak bulmakta güçlük çektiklerini, bu nedenle Amerikan merkezi haberalma teşkilatına (CIA) başvurduklarını söylüyordu: ”Sonunda Amerikalı dostlarımızın, yani muhatabımız olan CIA'nın sınırdışı işlemini çok hızlı gerçekleştirmemizi sağlayacak, Avrupa üzerinden her yere, doğrudan uçuş izni olan bir uçak sağlama teklifini kabul ettik.”
İsveçli yetkililerin anlattığı bu uygulama 22 yıl boyunca CIA'da görev yapan Michael Shoyer için pek de olağandışı değil. Shoyer 1990'ların sonunda Usame b. Laden'i aramakla görevlendirilen birimin başkanlığını yaptı ve geçen yılın Kasım ayına kadar da teşkilatın terörle mücadele alanında en üst düzey yetkililerinden birisiydi. Shoyer, BBC'ye yaptığı açıklamalarda pek çoklarının uzun süredir şüphelendiği şeyi doğruladı. İsveç'te yaşananlar, Amerika'nın tutukluları gizlice dünyanın dörtbir yanındaki cezaevlerine sevketme uygulamasının bir örneği, ya da resmi adıyla ‘olağandışı teslim' idi: “İnsanları yakalayıp, onları üçüncü ülkelere götürme uygulaması; yürütme erkinin bizi, terörist hücreleri dağıtma ve terörist bireyleri ele geçirmekle görevlendirmesiyle ortaya çıktı. Ve CIA, iktidardaki siyasetçilere gidip(en basit ifadeyle) ‘Bu kişileri nereye götürmemizi istiyorsunuz?' diye sorduğunda, aldığı yanıt; ‘Size kalmış' oldu. Böylece, hakkında suç duyurusu yapılmış ya da mahkum edilmiş kişilere ulaşmak isteyen ülkelere yardım ettiğimiz; zanlıları, arandıkları ülkenin yasal sistemine teslim ettiğimiz bir yapı geliştirdik.”
Yani iki Mısırlı'nın İsveç'ten Mısır'a nakledilmesi yasal görünüyordu; ancak, her ikisi de daha sonra Kahire'ye vardıkları andan itibaren acımasızca işkenceye tabi tutulduklarını öne sürdü: “El Zery İşkenceye tabi tutuldu. Çok küçük, çok soğuk bir hücrede tutuldu ve dövüldü. En acı veren yöntem de elektrikle işkence idi. Bir doktor gözetiminde, vücudunun en hassas bölgelerine elektrotlar bağlandı ve pek çok kez elektrik verildi.”
Peki bu işkence iz bıraktı mı; iddialarınızı nasıl destekliyor sunuz?
“Bu tür işkence tıbbi olarak tespit edilebilecek bir iz bırakmaz. Bu konuda, son derece güvenilir kaynaklardan aldığım bilgiler var; ancak, güvenlik gerekçesiyle maalesef size bunları açıklayamam.”
Muhammed el-Zery şimdi serbest ve hakkında asla suç duyurusu yapılmadı; ancak, Mısır'ı terk etmesi ve hapiste geçirdiği dönem hakkında konuşması hala yasak. Mısır hükümeti ise, cezaevlerinde işkenceye başvurulduğunu yalanlıyor. BBC'ye gönderdikleri yazılı açıklama şöyle: “Mısır cezaevi sisteminde işkence yasadışıdır. Tutuluların muamelesini düzenleyen sıkı kurallar bulunmaktadır. Mısır insan hakları milli konseyi, tutululara muameleyi takip eder ve bulgularını Mısır parlamentosuna sunar. İçişleri bakanlığı, işkence iddialarını inceler ve işkenceye karışan yetkililer hakkında gerekli cezai işlem yapılır. İsveç olayına dair olarak hükümetin tavrı halihazırda bu iddiaların mesnetsiz olduğudur. Bu olayların meydana geldiğine dair bir kanıt ortaya çıkmadıkça hükümet de bu konuda herhangi bir adım atmayacaktır.”
Araştırmalarımızda bu iki kişinin Amerikalı ajanlarca İsveç'ten Mısır'a naklinin, zanlıların Arap ülkelerine naklini içeren yoğun trafiğin sadece bir örneği olduğunu keşfettik. Tutsaklar sadece Afganistan ve Irak'taki savaş alanlarında yakalanıp nakledilen kişilerle sınırlı değil. Aralarında dünyanın dörtbir yanından; Bosna'dan, Hırvatistan'dan, Makedonya'dan, Arnavutluk'tan, Sudan'dan, Gambiya'dan, Malezya'dan ve Pakistan'dan olanlar da var. Robert Bear, CIA'nın eski gizli ajanlarından. 21 süreyle ve çoğunlukla Ortadoğu'da görev yapan Bear; teslim yönteminin, zanlıların ortadan kaybolması gibi amaçlara hizmet edebileceğini söylüyor: “Bir tutukluyu Ürdün'e gönderirseniz daha sıkı bir sorgulama imkanı edinirsiniz; tutukluyu, mesela Mısır'a gönderirseniz, bir daha adını bile duymayabilirsiniz; aynı şey Suriye için de geçerli.”
Oysa Suriye gibi ülkeler uzun yıllardır ABD'nin, dış politikasında ‘düşman' olarak gösterdiği ülkeler; nasıl olur da Pentagon ya da CIA'ya bağlı bir ajan bu rejimlerle bu kadar kolaylıkla işbirliği yapabilir?
“Çok basit bir kural var; düşmanımın düşmanı dostumdur. Ortadoğu'da bu iş böyle işliyor. Tüm bu ülkelerin şu ya da bu şekilde İslami köktencilikle, militan İslam'la başı dertte. Suriyeliler yıllar yılı, ‘İslamcı militanlar konusunda işbirliği yapmalıyız!' diye Amerika'nın kapısını aşındırdılar, ama reddedildiler; en azından 11 Eylül'e kadar… Çok zalim oldukları için Mısırlılar ve Suriyeli'lerden de genelde uzak dururduk.”
Yani sizce 11 Eylül'den bu yana işler değişti mi?
“Evet, kesinlikle! 11 Eylül, Cenevre sözleşmesinin yani -bir anlamda Batı'da bildiğiniz anlamıyla- ‘hukukun üstünlüğü' ilkesinin bir kenara atılmasına gerekçe oldu.”
Eski CIA uzmanı Robert Bear, CIA'nın yıllardır bu gibi teslimatları gerçekleştirdiğini söylüyor; 11 Eylül'den bu yana değişense, bu nadir uygulamanın sistematik bir şey haline gelmesi olmuş. “Şimdi” diyor Bear; “Sadece merkezi haber alma değil, Amerikan ordusu da yakaladığı kişileri Arap cezaevlerine gönderiyor.”
11 Eylül saldırılarından bir ay sonra başkan Bush'un talimatıyla Afganistan'a savaş açılırken Pakistan da, yabancı militanlara karşı mücadeleyi yoğunlaştırdı. Avusturalya'nın Sidney kentinde bir kahve işleten Memduh Habib'in Pakistan polisince Afgan sınırı yakınlarında tutuklanması da bu döneme rastlıyordu. Avusturalya vatandaşı olmasına rağmen Habib, kısa süre içinde Amerikalı ajanlara teslim edildi ve Kahire'ye götürüldü. Şikago Üniversitesi'nden Co My … Habib'in Amerika'daki avukatı: “Maruz kaldığı işkenceyi anlatmakta sözcükler yetersiz kalıyor; bu, Şeytani bir şey! Mesela, kimi zaman kelepçeli halde, suyla doldurulan bir odaya götürülmüş; su yavaş yavaş dolup, parmak uçlarına yükseldiğinde bile, çenesine gelene dek orada tutulmuş. Suyun yükselişini, hiçbir kaçışı olmadığını bilerek izlemenin nasıl bir dehşet hissi yarattığını, ancak tahayyül etmeye çalışabilirim. Habib ayrıca zircirlenip, duvardan sarkıtıldığı bir başka durumu da anlatıyor. Ayakları bir kasnak üzerinde, ama kasnak içinden geçen bir metal çubuğa elektrik bağlanmış durumda. Şartel indirildiğinde elektrik akımı kasnaktan geçiyor ve ayaklarını kaldırmak zorunda kalıyor. Bu durumda da ellerinden asılı. Dayanamayana dek ellerine asılı kalıp sonra ayaklarını kasnağa indirmek zorunda kaldığında, bu kez elektrik akımına kapılıyor. İşkencecilerini pek eğlendiren bu duruma, sonunda bayılana dek pek çok kez kalmış.”
Memduh Habib 6 ay bunları yaşadıktan sonra da serbest kalmak yerine Amerikan nezaretine iade edilmiş; önce Afganistan'da, ardından Guantanamo'da kalmış. Peki, Mısır'da işkence altındayken, sorgucularına bir şey itiraf etmiş mi?
“Çok sayıda belge verilmiş, o da hepsini imzalamış. İçinde ne olduğu konusunda bir fikri yokmuş. Bunların bir bölümü, sonradan Guantanamo'da alıkonulmasına gerekçe oldu.”
Habib geçen ay Guantanamo'dan salıverildi ve Avusturalya'ya döndü. Avusturalya hükümeti, hakkında herhangi bir kovuşturma olmayacağını açıkladı. BBC, araştırmaları sonucunda Habib gibi tutukluların, genellikle özel, küçük uçaklarla yapıldığını belirledi. Araştırmalarınızda iki sihirli kelime tekrar tekrar karşımıza çıktı; normalde şirket yöneticilerinin kullandığı Gastren-5 tipi bir özel jet ve Washington'daki Dallas hava limanı. Dallas hava limanı hem Pentagon'a, hem de CIA'nın Virjinya'daki merkezine çok yakın. Beyaz Gastren-5 jetinin üzerindeki tek işaretse Amerikan sivil kayıt numarası. Elde ettiğimiz uçuş kayıtları, jetin Amerika'dan hemen her çıkışında Dallas havalimanından kalktığını gösteriyor. Varış noktaları arasında Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Fas ve Özbekistan'ı içeren 49 kayıt var.
Programımızın başında öykülerini anlattığımız Mısırlılar, bu uçağın yolcuları arasında; muhtemelen Avusturalyalı Memduh Habib de… Uçuş kayıtlarını bir de eski CIA uzmanı Robert Bear'e gösterdik: “Bunun teslimatlarla bağlantılı olduğu çok açık” diyen Bear; bu kadar çok uçuş yapılmasının akla, başka jetlerin de kullanıldığı geniş bir programı getirdiğini söylüyor.
Peki, neden bu tür uçaklar tercih ediliyor olabilir?
“Uçağın üzerinde askeri işaretler yok. Bunları paravan şirketlerle işletebilirsiniz. Bu şirketleri kolaylıkla kurar, ifşa olunca fesheder; gerekirse uçağı değiştirirsiniz. Bu, standart uygulama diyebileceğimiz bir şey.”
Peki CIA uzmanı Robert Bear'in ‘standart uygulama' diye tanımladığı bu özel jetlerle nakledilenler neler yaşıyor?
“Şu anda Ottawa'nın merkezindeyiz. Sıcaklık eksi 27 derece. Bu özgürlüğün kıymetini, yaşadıklarımı yaşamadan anlamak zor!” Mahir Arar Kanada'nın Ottawa kentinde yaşayan bir cep telefonu uzmanı. Kendisini nasıl Suriye gizli polisinin denetimindeki bir ülkede bulduğunu birazdan kendisinden dinleyeceğiz. Her şey 2002 Eylül ayında Tunus'ta yaptığı tatilden dönerken başlamış. New York'taki GFK hava limanında aktarma yaptığı sırada yetkililer kendisiyle görüşmek istemiş: “Beni bir odaya götürdüler; fotoğrafımı çekip, parmak izini aldılar. Sonra FBI yetkilileri geldi. Başta seyahatlerimle ilgili, olağan sorularla başladılar; ancak, Ottawa'daki tanıdıklarımla ilgili şeyler sormaya başladıklarında şaşırdım; kendi kendime o noktada “Tanrım!” dedim, burada garip bir şeyler oluyor!”
Peki, sizi neyle şuçluyorlardı?
“Hiçbir şeyle! Suçlamaları ancak birkaç gün sonra öğrendim. Elime tutuşturdukları kısa bir belgede, kanıt göstermeden; bana sunulmayan gizli bilgilere dayanılarak El-Kaide üyesi olduğum öne sürülüyordu.”
Arar, Kanada'dan aktardığı bilgiler ışığında yakalanmıştı. Kanada, Ottawa'daki bir terör zanlısını sorguluyordu ve Arar da ev tutarken, referans olarak bu kişinin adını vermişti. Peki neden bu sorular ona Ottawa yerine Amerika'da soruluyordu? Suriye asıllı Arar, yakalanmasından 12 gün sonra sabaha karşı 3'te uyandırıldı ve kendisine Amerika'dan çıkarılacağı söylendi. Zincirlenmiş halde, karayoluyla New Jersey'e götürüldü, özel bir jete bindirildi: “Beni, deri koltuklu bu özel jete bindirdiklerinde düşünmeye başladım. Ben kimim ki, bana böyle muamele ediyorlar; onlar için bu kadar önemli miyim? Onlara ne tür bir bilgi vereceğimi düşünüyorlar? Bana güzel bir yemek ikram ettiler. Müslümanlıkta bayram öncesinde, kurbanı kesmeden önce iyice beslersiniz ya; ben de uçakta, aynen böyle olduğumu düşündüm. Sürekli, işkenceden nasıl kaçınabileceğimi düşünüyordum; çünkü, bu noktada artık beni göndermelerinin tek nedeninin, işkenceyle benden bilgi almak olduğunu anlamıştım.”
İki kez yakıt ikmali için durduktan sonra uçak, Ürdün'ün başkenti Amman'a vardı. Arar, burdan kara yoluyla, doğduğu ülke Suriye'ye, Suriye gizli polisinin bir merkezine götürüldü. Bir tabuttan biraz büyük bir hücreye yerleştirildiğini ve 10 ay burda tutulduğunu anlatıyor; işkenceye uğrama kabusu da kısa sürede gerçekleşmiş: “Beni sorgulayan kişi, ‘Elimdekinin ne olduğunu biliyor musun?' diye sordu. Evet, dedim; bir kablo. ‘Sağ avucunu aç!' dedi; ben de elimi uzattım. Bana, deli gibi vurdu. Duyduğum acı çok şiddetliydi, ağlamaya başladım. Sorgucu, sonra sol elimi açmamı söyledi, açtım; ama tutturamayıp,bileğime vurdu. Sonra bana sorular sormaya başladı. Eğer doğruyu söylemediğime inanırsa, yeniden vuruyordu.”
Peki, sorgu sırasında size neler soruyordu?
“Kanada'da kimlerle bağlantım olduğunu öğrenmek istiyorlardı. ‘Hangi camide ibadet ediyordum, Kur'an'ı nerede öğrenmiştim, Afganistan'a hiç gitmiş miydim.' Hemen hemen aynı soruları Amerikalılar da sormuştu. Bunun tek istisnası vardı, Amerikalılar bana asla Afganistan'la ilgili bir şey sormadılar. Suriyeliler, ikinci günde bunu ima ettiler. Üçüncü gün ise, başlıca sorgu konusu Afganistan'dı. Akşama doğru ‘Evet' dedim; ‘tamam, Afganistan'a gittim.' Gülümsemeye, sırıtmaya başladılar; Amerikalıları memnun etmek istediklerini anladım, o an.”
Afganistan'a hiç gittiniz mi?
“Hayır!”
Suriye nezaretinde bir yılı tamamlamasına üç gün kala, Arar serbest bırakıldı ve uçakla Ottawa'ya geri götürüldü. Ne Kanada ne de Suriye, aleyhinde herhangi bir yasal işlem yaptı. Kanada'da da bu konu bir siyasi tartışma yarattı ve halen bir soruşturma yürütülüyor: “Bence Mahir Arar'ın davası çok kaygı verici bir eğilimi simgeliyor; ‘birini tanıyan, birini tanıyan birini bile tanıyor olmak' 11 Eylül sonrası dönemde, yabancı bir ülkenin cezaevinde işkence görmenize yeterli gerekçe olabiliyor.”
Arar'ın işkence iddialarını teyit etmenin bir yolu olmasa da, Kanada'daki uluslar arası af örgütünün başkanı Alex ….'in bu konuda pek şüphesi yok: “Bence Mahir Arar Suriye'de işkence gördü; buna inanmamın pek çok nedeni var. Onunla ayrıntılı mülakatlar yaptım; verdiği bilgiler, af örgütünün yıllar yılı yaptığı çalışmalarla, Suriye hakkında edindiği bilgilerle de uyumlu. Nasıl muamele gördüğüne, kullanılan yöntemlere, tutulduğu hücrelerin özelliklerine dair anlattıkları Suriye'de işkence gören başkalarının anlattıklarına benziyor.”
Mahir Arar'ın Suriye'ye nasıl ve kimin emriyle gönderildiği soruşturuladursun, biz ‘olağandışı teslim sistemi'nin mimarlarından, Usame b. Laden'den sorumlu CIA biriminin eski başkanı Michael Shoyer'e dönüyoruz. “Üstlerimce ‘Yasaldır!' dendiği sürece hiçbir operasyonu yapmakta sakınca görmem” diyen Shoyer'e; Peki, bu kararların altında kimin imzası oluyor? diye sorduk: “Merkezi haberalma teşkilatı içinde büyük bir hukuk birimi var; ayrıca Adalet bakanlığı bünyesinde de, istihbarat çalışmalarının yasal yorumlarını yapan bir kol ve ulusal güvenlik konseyinde bir avukat ekibi bulunuyor. Tüm bu konularda avukatlar; şu ya da bu şekilde, sürece dahil oluyor ve prosedür altına imza koyuyor. Bunun ‘başıboş bir operasyon olduğu, birinin hayal gücünün eseri olduğu' görüşü için; ancak ‘saçma' diyebilirim. Bu gibi operasyonların altında imzası olanlar, genelde istihbarat topluluğunun bir ve iki numaralı adamlarıdır.”
Ama, anlaşılan masum kişiler de bu planların kurbanı olabiliyor?
“Ben, hiç ikna olmadığım; istihbarata baktığımda, ‘bu kişilerin sokakta olması gerektiğini düşündüğüm' bir durumla karşılaşmadım. Bu türdeki operasyonların, yasal makamlarca incelenip onaylanmadan yapılabileceğini de düşünmüyorum. Peki, hata yapılmamış mıdır? İstihbarat içinde hata yapılmaması imkansızdır; ancak bu konuya, asla kayıtsız veya adamsendeci bir şekilde yaklaşılmamıştır.”
Ya tutsakların işkence görmesi olasılığı olan hallerde?
“Onlara işkence yapan biz olmazdık; ayrıca, bence Mısır ve Suudi Arabistan'daki işkenceyi Hollywood'un çok fazla etkisinde kalarak düşünüyoruz. Mısırlıların insanlara nasıl muamele ettiğini düşünüp üzülürken; İsraillilerin, terörist olarak nitelediği kişilere karşı yaptıklarını kınamamak, bence gayet ikiyüzlü bir yaklaşım. ‘İnsan hakları' çok esnek bir kavramdır; tavrınızı, o gün ne ölçüde ikiyüzlü davranmak istediğiniz belirleyebilir.”
Ancak Shoyer'in, sözünü ettiği tutsak teslimlerini eleştirenler, bunu başkan George W. Bush'un ‘işkenceye karşı Cenevre sözleşmesine uyma' sözüyle bağdaştırmakta zorluk çekiyorlar; çünkü bu sözleşmede şöyle deniyor.: “Hiçbir devlet, bireyi, işkenceye uğrama tehlikesi olduğuna inanmak için yeterli zemin bulunan bir ülkeye sınırdışı veya iade edemez.”
Her yıl Amerikan dışişleri bakanlığı raporlarıyla Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi devletlerde insan hakları ihlallerini ve işkenceyi ayrıntılarıyla ortaya koyan ve kınayan açıklamalar yapıyor. Mesela geçen yıl Mısır'ı konu alan raporda, ülkedeki işkence uygulamaları, “yaygın ve yerleşik” diye niteleniyordu. Peki ABD bu ülkelere zanlı teslimini nasıl mazur gösterebiliyor? Amerikan Savunma bakanlığı, CIA ve Dışişleri bakanlığı, BBC'nin bu konuda yönelttiği soruları yanıtsız bıraktı; ancak Bush yönetimine yakın çizgideki düşünce kuruluşlarından Amerikan Atılım Enstitüsünden Daniella …. ile görüştük: “İşkence yöntemini beğenen bir kişi değilim. Suriye ya da Mısır'ın cezaevlerini ve güvenlik sistemlerini idare biçimini de destekliyor değilim. Maalesef savaş zamanında bazen bazı şeyleri iyi, dürüst insanların kesinlikle iğrenç kabul edeceği şekilde yapmak gerekir. ‘Amerika'nın rutin olarak bu tür uygulamalara başvurduğu' gibi bir şey demiş olmak istemiyorum; çünkü bunlar, hiçbir ölçütle rutin sayılamaz. Ama şunu da eklemeliyim; bir şeyi mutlaka o anda öğrenmeye mecbursanız, onu o anda öğreneceksiniz demektir. Bunu yapacağınız ye de bir tatil köyü olamaz.”
Yani sizce, sorgulamak için başkalarını kullanmak adil bir uygulama mı oluyor?
“Mesele adil olmak değil; mesele, bize karşı terör taktikleri kullanmak isteyen aşırı grupların, planlama ve işleyişinin temeline inebilmek. Burada, amacımız cinayetleri durdurmak; sonuçta bu gibi eylemleri durdurabilmek için, eldeki tüm imkanların kullanılmasına pek fazla Amerikalının itiraz edeceğini düşünmüyorum.”
Avrupadaysa şimdi bu uygulamaların, ‘yasadışı adam kaçırma' tanımına girip girmediği tartışılıyor. Mesela İtalya'da El-Kaide eylemcisi olduğundan şüphelenilen bir kişinin, güpegündüz kaçırılmasıyla ilgili bir soruşturma yürütüldüğünü belirledik. Ebu Omer adlı Mısırlı, Milano'da 16 Şubat 2003'te ortadan koyboldu. Bir görgü tanığı sokakta, kaldırıma parkedilmiş bir minibüsten inen 3 kişi tarafından durdurulduğunu söylüyor. Ebu Omer'i bu dönemde takibe almış olan İtalyan makamları, ortadan kaybolmasında herhangi bir rolleri olmadığını anlatıyor. Tahminler, Amerikan ajanlarınca yakalanıp; önce bir Amerikan üssüne, buradan da uçakla Mısır'a götürüldüğü şeklinde. Milano başsavcı yardımcısı Armado Spaturo, bu olayı ‘bir adam kaçırma vakası' olarak araştırıyor: “Gizli bilgileri açıklayamam ama, Ebu Omer'in Mısır'da olduğu konusunda kesinlikle eminiz” diyen Spaturo'ya, Peki İtalyan polisinden kaçmak için Ebu Omer, ülkeden çıkarılmasını kendisi ayarlamış olamaz mı? diyoruz.
“Kesinlikle hayır! Tüm dostlarıyla İtalya'da kalmayı tercih ettiğine eminiz. Çünkü o günlerde konuşmalarını dinliyorduk ve kaçmak istediğini gösterecek hiçbir unsur yoktu.”
Soruşturmanızın tamamlanmadığını ve henüz kanıtlanmış bir şey olmadığını biliyoruz; ama Amerikan ajanları gerçekten Ebu Omer'i Mısır'a götürdüyse bu, İtalya açısından yasadışı olmaz mı?
“Durum böyleyse İtalyan yasaları ciddi şekilde ihlal edilmiş demektir. Bu, kesinlikle yasadışı olur.”
Almanya'da da savcılar Makedonya'yı ziyaret ederken Amerikan ajanlarınca yakalandığını söyleyen ve Afganistan'a gönderilen bir Alman vatandaşının, inandırıcı görünen iddialarını araştırıyorlar. İngiltere'de ise sı sık dile getirilen eleştirilere rağmen, henüz bu konuda hukuki bir süreç başlatılmış değil; ancak İngiltere'nin de bu sürece dahil olduğu yolunda göstergeler var. Iraklı mühendis Vahab el-Ravi İngiltere'ye Saddam Hüseyin rejiminin baskısından kaçma gerekçesiyle girdi ve kendisine bir İngiliz pasaportu verildi. 8 Kasım 2002'de bir iş gezisi için Batı Afrika ülkelerinden Gambiya'daydı. Kardeşi Beşir ve iki ortağını karşılamak üzere havalimanına gittiğinde, hepsi Gambiyalılar tarafından tutuklanıp, sorgulanmak üzere Amerikan ajanlarına teslim edildiler: “Amerikalılar, beni yaptığım iş hakkında sorguladılar. ‘Ne yapıyoruz; teröristlerle herhangi bir bağlantınız var mı?' İki saat sonra sorgu bittiğinde; artık, İngiltere'nin yüksek temsilcisini görüp göremeyeceğimi sordum. O da bana, ‘Senin tutuklanmanı kim istedi sanıyorsun ki?' diye sordu. Yani tutuklanmamı İngilizlerin istediğini ima ediyordu.”
Gambiya'da 27 gün boyunca sorgulanan El-Ravi, sonunda serbest bırakıldı; ancak, kardeşi Beşir'le ortakları, muhtemelen daha önce de karşımıza çıkan özel uçakla götürüldükleri Guantanamo'da bulunuyor halen. Zanlıların, ülkeler arasında naklinde sık sık kullanılan Ganstren-5 tipi özel jetin pek çok kez İngiltere'ye de uğradığı anlaşılıyor. İngiliz dışişleri bakanlığından, bu uçuşlar ve teslim uygulamaları hakkında bilgi istedik; ancak yetkililer, mülakat başvurularımıza olumlu yanıt vermedi, yazılı bir açıklama göndererek, işkenceye şiddetle karşı olduklarını bildirdi. İngiliz yetkililerce ya da İngiliz makamlarının işbirliğiyle gerçekleşen işkence eylemleri sonunda elde edilen kanıtlar, İngiliz ceza ve sulh mahkemelerinde geçerli sayılmaz. Bu kanıtın burada ya da yurtdışında elde edilmiş olması durumu değiştirmez. Tabi ki, terörle mücadele hakkındaki istihbarat faaliyetlerinin temel amacı, İngiliz vatandaşlarının hayatına yönelebilecek tehlikeleri bertaraf etmektir. Bu gibi tehditlere işaret eden güvenilir istihbarat olduğunda ise, bunu bir çırpıda reddetmek sorumsuzluk olur.
İstihbaratın paylaşımı ve ülkeler arasında daha yoğun bir işbirliği yapılması, küresel terörden kaynaklanan tehditleri yenilgiye uğratmak da hayati öneme sahip; ancak anlaşılan, bu zaman zaman masumların da yakalanmasına ve işkence görmesine yol açabiliyor. Ve teslim yönteminin mimarları arasında bile eski CIA uzman Michael Shoyer gibi, insan haklarını gözardı eden ülkelerle birlikte çalışmanın Batı için, gelecekte sorunları beraberinde getireceğini düşünenler var: “Bir zanlının ele geçirilmesi herhalukarda teknik bir başarıdır; ama stratejik anlamda, aslında mağlup oluyoruz. Bunun nedenlerinin başında da Müslüman dünyasındaki diktatörlüklere verdiğimiz destek geliyor. Dünyanın pek çok noktasında fazla seçeneğimiz olmayan durumlarda kalıyoruz. Bazen, gerçekten ‘Şeytan'la işbirliği yapmak' gerekiyor; ama, Amerikan siyasetinin iplerini ellerinde tutanlar, yakaladığımız kişileri Amerikan hukuk sistemine uygun ve utarlı bir şekilde nasıl bir uygulamaya tabi tutacağımızı kararlaştırana dek, bu insanları kullanmak dışında bir seçeneğimiz yok. Yani, ne yapacaksanız, elinizdeki imkanlarla yapmak zorundasınız.” (bbc, 26-27.4.2005)
‘Şeytani rapor'da AKP'nin yeri!
Amerika Dışişleri Bakanlığının TERÖR raporunda Türkiye'nin, terörle mücadele çalışmalarından övgüyle söz edildi. Dışişleri Bakanlığı'nın bu yılki raporunda Türkiye'den, “Terörle mücadeleye uzun yıllardır destek veren güçlü bir müttefik” diye söz edildi ve “Türkiye, terörle küresel savaşa güçlü desteğini sürdürdü” denildi. Türk hükümetinin, özellikle yerel kökenli terör örgütleri olarak açıklanan Marksist –Leninist, radikal İslamcı ve Çeçen yanlısı terör örgütleriyle mücadele çabası övülüyor.(Amerikanın sesi, 29.4.2005)
Bush, soluğu sığınakta aldı!
ABD başkanı George Bush'un, bir uçağın Beyaz Saray'ın hava sahasına girdiğinin sanılması sonrası yer altında bir sığınağa nakledildiği ortaya çıktı; ancak, olayın radar ekranındaki bir sorundan kaynaklandığı anlaşılınca, kısa bir süre sonra bu sığınaktan ayrıldı.
Beyaz saray sözcüsü, 11 Eylül saldırıları sonrası ilk kez Bush'un bir sığınağa götürüldüğünü sandığını söyledi. Başkan yardımcısı Dick Cheney de bu sırada güvenli bir bölgeye nakledildi. (bbc, 28.4.2005)
sayfa başına dön
Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR
|