Untitled Document

Untitled Document
 
:: ÖZGÜR ÜNİVERSİTE    FORUMU
 
Sayı 31
Ekolojik Felaket
 
 
:: DUYURU
 

 

 

ÖZGÜR ÜNİVERSİTE İSTANBUL 2008 GÜZ SEMİNERLERİ

 

Tarih: 7 Haziran Cumartesi – 15.00
Yer: İstanbul Özgür Üniversite


 
GÜNCEL YAZILAR

'İnsan Manzaraları...'

İŞGALCİLER ÇOCUKLARI AÇ BIRAKARAK ÖLDÜRÜYOR

BM tarafından hazırlanan bir rapora göre Iraklı çocukların içinde bulunduğu koşullar, Saddam Hüseyin dönemini aratmaya başladı. Cenevre'de toplanan BM insan hakları komisyonuna sunulan rapora göre yiyecek bulmakta güçlük çeken Iraklı çocukların sayısı, Saddam Hüseyin dönemindekine oranla iki kat arttı. Raporda en az 4 Iraklı çocuktan birinin yetersiz beslendiği vurgulandı. Raporu hazırlayan BM uzmanı Jan Zeagler, “Irak'a Amerika ve İngiltere'nin Mart 2003'teki saldırısından sonra yetersiz beslenen, 5 yaşın altındaki çocukların oranı ikiye katlandı; ölümlerin durması için işgalin sona ermesi gerekiyor” dedi. BM görevlisi Irak'taki işgal kuvvetlerinin hükümetlerinin, kendi ülke sınırları dışında da insanların yeterli beslenme hakkına saygı göstermeleri gerektiğini belirtti. Komisyon toplantıları için Cenevre'ye kalabalık bir heyet gönderen Amerika ise bu suçlamalara yanıt vermedi.

Zeagler'in raporunda Irak'taki durumun yanı sıra, bir dizi diğer ülkeye de dikkat çekiliyor. Ayrıntıları Cenevre'deki Emecen Fox aktarıyor. Jan Zeagler BM gıda yardımlarının adil şekilde dağıtılmadığı haberlerinin geldiği Kuzey Kore'de yiyecek kıtlığından özellikle kaygı ile bahsediyor. Aynı raporda, etnik krizin yaşandığı Sudan'ın Darfur bölgesinde, çatışmalar yüzünden hayati önem taşıyan tarım ürünleri yetiştirilemiyor. Jan Zeagler, açlığın dünya çapında azalacağına, halen artmakta olduğunu görmekten şaşkınlık duyduğunu kaydediyor. Rapordaki ifade ile, ‘Her gün 17 bin çocuğun açlıkla bağlantılı hastalıklar nedeniyle ölüyor olması; bir bölümü, giderek zenginleşen bir dünyada, skandal olarak değerlendirilmesi gereken bir veri.' (bbc,31.3.2005)

FİLİSTİNLİ KADIN İKİ ATEŞ ARASINDA

Uluslar arası af örgütü Filistin'de kadınların hem İsrail güvenlik güçleri, hem de Filistinlilerin şiddetini kurbanı olduğunu belirtti. Af örgütünün yayınladığı raporda hastaneye gitmeleri engellendiği için bazı Filistinli kadınların İsrail güvenlik noktalarında doğum yapmak zorunda kaldıkları, bazı Filistinli kadınların da yakınları tarafından, töreler yüzünden öldürüldüğünü belirtti. Raporun ayrıntılarını reuters ajansından aktarıyoruz: “Uluslar arası af örgütüne göre Filistinli kadınların işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze şeridinde, iki taraflı şiddete maruz kalıyor. Raporda, onlarca yıldır devam eden İsrail işgalinin ve gerginliğinin tırmanmasının faturasını kadınlar ödüyor; ‘Filistinli kadınlar, kendi toplumları içinde de kadını ikinci sınıf gören yasalar yüzünden baskı altında' deniyor. Örgüt, ailenin namusunu lekelediği öne sürülen Filistinli kadınların, töre cinayetlerinden kurtulamadığını; Filistin kontrolündeki bölgelerde, hukukun üstünlüğü sağlanamadığı için bu suçu işleyenlerin büyük çoğunluğunun cezalandırılmadığını öne sürüyor.

Af örgütü, kesin istatistiksel veriler olmamasına rağmen son dörtbuçuk yılda cinsel taciz, tecavüz ve töre cinayetleri dahil Filistinli kadınlara karşı eviçi şiddetin arttığını belirtti. Raporda bazı Filistinli kadınların, İsrail kontrol noktalarından geçmelerine izin verilmediği için, çocuklarının öldüğü de kaydedildi. Raporda 26 Ağustos 2003'te doğum için Nablus'taki hastaneye gitmek isteyen, ancak barikattan geçmesine izin verilmeyen Rula Aştiya adlı bir kadının öyküsüne yer veriliyor. Aştiya, ‘Tozun toprağın içinde uzanmış yatıyordum. Sürünerek barikatın yakınlarındaki bir duvarın arkasına gittim. Orda hayvan gibi doğurdum, bebeğimi kucağıma aldım; birkaç dakika sonra ölüverdi' diyor. Uluslar arası af örgütü, kontrol noktalarının Cenevre sözleşmesine aykırı olduğunu vurguluyor.”

Raporda ayrıca son intifadada İsrail ordusunun altıyüzü çocuk ve yüzellisi kadın olmak üzere, toplam 3200 Filistinliyi öldürdüğü belirtiliyor. Rapora göre Filistinliler de yüzü çocuk, ikiyüzü kadın, toplam 1000 İsrailli öldürdü. (bbc,31.3.2005)

Xx

ÖLMÜŞ VARSAYILDILAR…

Cezayir'de 1990'lı yıllardaki İslamcı ayaklanma hakkında hazırlanan raporda 6000 sivilin ortadan kaybolmasından güvenlik kuvvetleri sorumlu tutuldu. İslamcıların kazanması beklenen seçimleri hükümetin iptal etmesiyle 1992 yılında başlayan ayaklanma sırasında gözaltına alınan birçok kişiden bir daha haber alınamadı.

Cumhurbaşkanı Abdülaziz Butefrika'nın atadığı soruşturma heyetine başkanlık eden Faruk Pisentini, kaybolan 6164 kişinin akibetinin bilinmediğini; fakat, ölmüş varsayıldıklarını açıkladı. Pisentini kaybolmalardan, sorumlu güvenlik personelinin, hükümetin emirleri dışında hareket ettiğini de kaydetti. Soruşturma, cumhurbaşkanının ulusal barış planı çerçevesinde yürütüldü. Soruşturmanın sonuçları, hükümete karşı hala savaşan militanlar için çıkartılacak aftan önce açıklandı. (Amerikanın sesi, 1.4.2005)

Dünya Bankası yeni başkanı Poul Wolfovich'in bilinmeyen yönleri

Washington'dan Yasemin Çongar bildiriyor: “… Wolfovich kendi ifadesiyle, bu Amerika'da neo-con olarak bilinen (yeni muhafazakar) ekibin ideolojisini tam da paylaşmadığını söylüyor. Kendisini çok daha liberal, çok daha demokrat (hatta, demokrat derken, büyük harfle Amerika'daki demokratları kastederek söylüyorum) bir çizgide tanımlıyor. Bir cumhuriyetçi, ama daha ılımlı; genelde muhafazakar olarak kendisini tanımlayan bir cumhuriyetçi.

Bush yönetimiyle tabi ortaklaştığı yön, Amerika'nın ulusal güvenliğinin birinci derecede önemini kabul etmesi ve 11 Eylül sonrasında Saddam Hüseyin'in mutlaka düşürülmesi gerektiğini savunması; buna da bağımlı olarak Ortadoğu'da bir değişim zincirinin, diktatörlüklerin birer birer devrileceği fikrini savunması…” (bbc, 1.4.2005)

ABD karşıtlığının nedenleri

Türkiye'deki ABD karşıtlığının %80'i aşması, Bush yönetimini ciddi şekilde rahatsız etti. ABD yönetimi ve güdümlü ABD medyası, bunun sorumlusu olarak AKP hükümetinin izlediği politikaları ve Türk basınını görüyor. Sanki Türk halkındaki ABD karşıtlığı durup dururken başlamış, sanki Türk Halkının ABD karşıtı olması için Türkiye'de birilerinin bir şey yapması gerekirmiş gibi… Artan ABD karşıtlığının sorumlusunun Türkiye'de aranması abesle iştigaldir. Gerek Türkiye'de ve gerekse dünyadaki ABD karşıtlığının nedenlerini ABD kendi içinde aramalıdır; ve sorumlu arıyorsa kendi hegemonyacı, emperyalist, baskıcı dünya politikasına bakmak zorundadır. İnsanlar, durup dururken veya birilerinin dürtmesi ile ABD karşıtı olmaz. ABD karşıtlığının nedeni, ABD'nin geçmişten bugüne yaptıklarıdır:

- Daha kurulurken milyonlarca Kızılderili'yi acımasızca katletti, sürdü, mahvetti.

- Vietnam'ı işgal etti, milyonlarca sivil insanı katletti, bu ülkeyi yerle bir etti.

- "Komünizmi önlemek" adına Kore'yi ikiye böldü, yüz binlerce insanın ölümüne neden oldu

- Küba'yı işgale kalkıştı, 40 yıldır süren ağır bir ambargo uygulamaya devam ediyor; bu ülke topraklarında, onların rızası olmadan askeri üs bulunduruyor.

- Latin Amerika ülkelerinde faşist diktatörlükleri destekledi, Şili'de, Uruguay'da, Arjantin'de, Slavador'da, El Salvador'da, Venezüela'da, Kosta Rika'da, Nikaragua'da, Panama'da, Bolivya'da, darbeler yaptırdı, baskıcı, eli kanlı düzenler kurdu, halklara kan kusturdu.

- Orta-Doğu'da gerici, çağdışı, kukla, anti-demokratik şeyhlikleri, krallıkları, hanedanlıkları destekledi; hala da onları ayakta tutmaya devam ediyor.

- Siyonist İsrail'i kurdu, kanatları altına aldı; Filistinlilerin meşru haklarına karşı çıktı. İsrail vahşetine BM'de arka çıktı.

- "Terörist arıyorum" diyerek Afganistan'ı, "Nükleer silah var" diyerek Irak'ı işgal etti, yüzbinlerce sivil insanı katletti; şehirleri ve kutsal yerleri bombaladı, işkence yaptı, ülkeyi mahvetti. İran ve Suriye'yi ise işgale hazırlanıyor, tehditler savuruyor.

- Maskeli sivil darbeyle Yugoslavya'yı parçaladı. Bosna Hersek'te 250 bin Boşnak'ın katline seyirci kaldı, Kosova'ya üslendi.."Demokrasi ihracı" adı altında post modern darbelerle Ukrayna, Gürcistan, Yugoslavya, Lübnan'da yetiştirdiği ajanlarını başa getirdi.

- Afrika'da, Asya'da milyonlarca çocuk açlıktan ölürken, yüz milyarlarca doları silahlanmaya, işgaller yapmaya ve faşist ve kukla rejimleri ayakta tutmak için harcadı, harcıyor. (Hüseyin Çınar'dan,21.3.2005)

MEĞER GİZLİ GİZLİ BULUŞUYORLARMIŞ… ANILARIN BİRLEŞTİĞİ BİR MEKAN: YAD VAŞEM

15 Mart 2005 Salı günü Holokost Tarihi Müzesi, Kudüs'te dünya liderleri eşliğinde yapılan bir törenle açıldı. İki gün süren etkinlikte İsrail ve dünya ülkelerinin diplomatik gündemlerini ortaya koyan mesajlar verildi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in Yad Vaşem Müzesi açılışında yaptığı konuşmayı aktarıyoruz

Kudüs'teki Yad Vaşem Holokost Müzesi bünyesindeki yeni Holokost Tarihi Müzesi açılış töreninde konuşma yapan İsrail dahil tüm dünya ülkeleri liderleri, diplomatik politikalarını yaptıkları konuşmalarla açıkça sergilediler. Törende Salı akşamı konuşma yapan Ariel Şaron, İsrail Devleti'nin, Yahudilerin kendilerini savunma haklarının ve güçlerinin bulunduğu tek yer olduğunu söyledi. Şaron'un bu söylemi Holokost'u yaşamış Yahudi toplumuna bir mesaj niteliğini taşıyordu. Şaron, İsrail Devleti'nin var olmasının ve Yahudilerin kendilerini savunacak gücü bulunmasının Holokost gibi bir olayı bir daha yaşamayacaklarının garantisini oluşturduğunu dile getirdi. Yad Vaşem'deki toplantı, Birleşmiş Milletlerin Auschwitz'in kurtuluşunun 60. yılı olarak düzenlenen toplantısında belirtildiği gibi, İsrail'in kuruluş amacının ne olduğunun anlatılması açısından önemli bir platform yarattı. Bu toplantılarda yapılan konuşmalarda, Siyonizm'in Arapları yok etmek amacına yönelik bir hareket olmadığı, kitlelerce katledilen Yahudi halkının kendilerine bir barınak bulma hareketi olduğu mesajı verildi. Ayrıca, katılımcılara, Yahudilerin yarım yüzyılda karanlıktan aydınlığa nasıl ulaştıkları da anlatıldı.

İsrail dışındaki katılımcılardan alınan mesaj ise, İsrail politikalarına yönelik eleştirilerden vazgeçtikleri sinyali oldu. Ayrıca dünya liderlerinin bu törene katılımı, antisemitizm suçlamasına karşı aldıkları bir önlem olarak da görüldü. Bu fikrin bir başka göstergesi de önce Berlin'de yapılan antisemitizm konulu konferans ve daha sonra İspanya tarafından talep edilen toplantı.Tören'e katılan tüm üst düzey yetkililer Şaron ve politikalarına gösterdikleri duyarlılığı açıkça sergilediler. Birleşmiş Milletlerin İsrail Büyükelçisi Danny Gillerman'a göre; dünya ülkeleri Yad Vaşem'e gelerek yalnızca müzenin açılışını kutlamakla kalmadılar, Ortadoğu'da ortaya çıkan fırsatı ve gerçeği algıladılar ve ona göre hareket ettiler.

Törendeki konuşmalarda söz alan Hollanda Başbakanı Jan Peter Balkenende, İkinci Dünya Savaşı'nda Hollanda Yahudi Cemaati'nin yaşadıklarını tarihin simsiyah bir bölümü olarak nitelendirdi. Yahudilerden kapalı bir şekilde özür dilemesi dikkat çekti. Hollanda'da yaşayan 140.000 Yahudi'nin 100.000'nin Nazi kamplarına gönderilmesini tarih sayfalarında unutulmayacak bir acı ve ihanet olarak anımsanacağını da sözlerine ekledi. Balkanende Ortadoğu'ya yaptığı ilk ziyarette Filistin lideri Mahmud Abbas ve İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile ayrı görüşmeler yaptığını kaydetti. İki tarafın da barıştan yana olduğunu söyledi.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in Yad Vaşem'deki konuşması (15 Mart 2005)

İsrail Devlet Başkanı Moşe Katsav, Saygıdeğer ülkelerin saygın temsilcileri, Ekselansları, Diplomatik görevliler, Seçkin misafirler, Bayanlar ve Baylar,
Duyguların derin düşünce ve büyük acılarla karıştığı bu ortamda huzurlarınızda bulunmaktayım.Türk halkı ve Türk Hükümeti adına, ölçülemeyen bir kötülüğün kurbanlarına, işkence edilerek ölüme terk edilen insanlara olan derin saygımı ifade etmek istiyorum. Anıları kutsansın. Hayatını yitirenlerin torunları… Yarım yüzyıl geçti ama sevdiklerinizin anıları hala canlı. Burada, Yad Vaşem'de anıları ruhlarımızı yakarken yaşamaya devam ediyor . Bugün burada İsrail'de bir misafirim. Holokost'un kalpleri parçalayan anılarını ayakta tutan bir müzeyi kuran bir ülkenin misafiriyim. Yad Vaşem Yahudi insanlarının tarihindeki en karanlık döneminin, hatta tüm insanlığın en tüyler ürpertici anıtıdır. İsrail; kurbanları, suç işleyenleri, direnişçileri ve hayatta kalmayı başaranları anımsamak ve bilgi edinmek için eşi benzeri olmayan bir yer inşa etmiştir.

Yad Vaşem sadece yas tutmaya yarayan bir yer değildir. İnsanlığa seslenen bir yerdir. Burada tarihi belli bir amaç çerçevesinde algılamalıyız. Amaç; burada edinilen derslerin bir nesilden diğerine geçmesidir. Ve hepimiz Şoa'nın kurbanlarının bizlere, "Soykırım bir daha hiçbir şekilde asla gerçekleşmemeli" vasiyetine uymakla yükümlüyüz.

Holokost'tan, kötünün hükmetmesinden, ideolojinin sinsice kendini kabul ettirmesinden, saygıdeğer birçok insana çekici gelmesinden dersler almalıyız. Eğer kötü doktrinlerin, her hangi bir dini veya halkı küçümsenin, insanlık dışı saymasının ve günah keçisi yerine koymasının tehlikesini anlar ve bunlara karşı savaşırsak, çocuklarımız kesinlikle daha iyi bir dünyada yaşayacaktır. Uluslararası toplum, soykırım, etnik temizlik, ırkçılık, antisemitizm, İslam korkusu, Hıristiyanlık korkusu ve yabancı korkusu gibi tarihi ama çağdaş kötülüklerle savaşmanın ciddi sorumluluğunu paylaşıyor.
Geleceğe yönelik çalıştığımızda hem tedbiri hem de iyimserliği elden bırakmamak hayatidir. Holokost, çağdaş yaşamda içgüdülerin bastırılması başarılamadığından meydana geldi. Benzeri olayların meydana gelmesini önlemek için insanların ortak korunma ve gelişmeleri için birlikte çalışmayı öğrenmeleri gerekir. Türk ve Yahudi insanlarının birbirleri ile olan dostluklarının eski zamanlara dayandığı iyi bilinir. Yahudiler Ferdinand ve İsabella tarafından 1492'de İspanya'dan sürüldüklerinde Osmanlı Sultanı onlara imparatorluğunun kapılarını açtı. Yahudi cemaatleri Osmanlı dönemi boyunca sadece İstanbul ve İzmir'de değil, Selanik ve Saraybosna ve Osmanlı topraklarında da gelişti. İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'dan kaçan Yahudiler Türkiye'de güvenli bir liman buldular. Osmanlı İmparatorluğu kültürünü zenginleştiren Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında kendilerini Holokost'tan kurtarmak için diplomatlarımızın yardımıyla Türkiye'ye gelmesinden şeref duyuyoruz.

Yahudileri kurtarırken zaman zaman hayatını kaybetmiş olanlara verilen onur, en karanlık zamanlarda bile bir mum yakılabileceğinin bir kanıtı. Ekim 2004'de Bernard Turiel, Washington'daki Türk Büyükelçiliği'nde soykırımda ailesini Nazi kampından kurtaran Türk Diplomatı için saygı duruşunda bulundu. 1944'de 30 yaşında Rodos'ta bir Konsolos olan Selahattin Ülkümen kırkiki Yahudi aileyi ölümden kurtardı. Bunun sonucunda Naziler konsolosluğu bombaladığında hamile eşi ciddi bir şekilde yaralanmış ve oğulları doğduktan bir hafta sonar yaşamını yitirmişti. Şimdi Cenevre'deki BM ofisinde olan Ülkümen'in oğlu Mehmet babasına böyle bir fedakarlığın değip değmediğini sorduğunda Ülkümen: " Hayatımı tekrar yaşasaydım tek bir şey değiştirmezdim. Oğlum, prensiplerine bağlı kalma cesareti bulmalısın. İslam'da da Yahudilikte olduğu gibi: Bir insanı kurtardığında insanlığı kurtarırsın inanışı vardır" dedi. 1990'da Yad Vaşem'de Uluslararası Dürüst ünvanı ile onurlandırılan Selahattin Ülkümen bu şerefe layık görülen ilk Müslümandı. Antisemtizm'in Türkiye'de yeri yok. Antisemitizm bir sapıklıktır. Öldüren bir sapıklıktır. Kötülüğün derinliğinde köklenmiş nefrettir ve yeniden canlanmasına asla izin verilmemelidir. Bu konuda herhangi bir eylem ya da söylemin hiçbir özrü Kabul edilmez. Nefrete hoşgörü gösterilemez. Biz Türkler Holokost kurbanlarının ruhları, barış ve adalet için dua ediyoruz. Ancak barış ve adalet olan bir dünyada, geçmişte yaşanan hataların ve korkunç suçların tekrarı engellenebilir. 2000 yılında, Stockholm'deki Uluslararası Holokost Forumu'nda alınan kararlara göre dünyanın yapması gereken acı bir geçmişin topraklarına daha iyi bir geleceğin tohumlarını ekmektir. Bu dürüst amaca ulaşmak için elimizden gelen her türlü gayreti göstermeliyiz.
Sözlerimi Abraham Shlonsky'den bir alıntıyla noktalamak istiyorum:

Mahrumiyet görmüş gözlerim için
Boyun eğmiş kalbimin bağrışlarını yüklenmiş
Her şeyi hatırlayacağıma yemin ediyorum
Hatırlamaya ve hiçbir şeyi unutmamaya
Bu anıların yerinde, kalbim ve ruhum sessizliğin ihtiyacını duyuyor.

Teşekkür ederim. (Muharrem Balcı'dan geldi, 26.3.2005)

 

 

“Türkiye, nereye gittiğini ve ne yapmak istediğini bilmeyen bir ülke”

Bir süredir Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde bir gerginlik izleniyor. Dışişleri bakanı Condolesse Rice'ın Ankara ziyareti sırasında da giderilemeyen bu gerginlik konusunda Washington muhabirimiz Tulin Daloğlu'yla konuştuk:

Tulin, son günlerde Türk-Amerikan ilişkilerinde ciddi sorunlar gözüküyor. Bunun nedenleri arasında Türkiye'deki anti Amerikanizmin yükselmesi, Irak savaşı sırasında takınılan tutum, İsrail'le ilişkiler, Rusya ile yakınlaşmalar ve bu arada Türkiye'de yabancı düşmanlığının artması gibi gerekçeler sayılıyor. Bunlar neden şu anda bu şekilde öne çıkartılıyor sence?

Ayşe, şu andaki, baktığımız zaman aslında Türkiye'den de Amerika'ya yansıyan karışık bir imaj var. Bu imaj karışıklığı ve boşluğu Washington'da ciddi bir kafa karışıklığı yaratmış durumda. Washington için Türkiye, hızla önemini kaybeden bir ülke konumuna gelmiş durumda. Malum Irak savaşı öncesi Amerika'nın, kuzey cephesini Türkiye'nin üzerinden açmasını reddeden bir meclis kararı Washington'daki ilk beklenmedik olmuştu.İkinci beklenmedik ise Mayıs 2004'te geldi; o da Türkiye savunma bakanlığı, Amerika'dan Almanya'ya öngördüğü saldırı helikopteri ve tank ihalelerini iptal etti. Bu iptal edilen ihaleler 7 milyar doları aşıyordu. Şimdi Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkilerin stratejik boyutuna baktığımız zaman; o ilişkileri stratejik derken, zaten iki ülke arasındaki savunmayla ilgili yapılan harcamaların üzerindeki bu firmaların oynadığı rol idi. O anlamda baktığımızdan bu Mayıs 2004'teki iptal edilen ihaleler aslında Washington'u ve bu firmaları bir hayli rahatsız etmiş durumda. Ancak bir de bunun, üçüncü beklenmedik unsuru var; o da The Wall Street Journal gazetesinde “Avrupa'nın hasta adamı; yine!” başlığıyla yayımlanan makalenin içindekiler… Bu makalenin içindekilere tam olarak hak verip vermemek, o tabi ki tartışılır bir şey; ama, onun içindeki hepsi, senin sorunun içeriğini kapsıyordu. Bu karışık tablo içersinde baktığımız zaman “Türkiye, nereye gittiğini bilmeyen, ne yapmak istediğini bilmeyen bir ülke” olarak gözüküyor.

Türkiye'nin Avrupa ile ilişkileri de büyük bir soru işareti içersinde; hatta, üst düzey bir Amerikalı yetkili “Türkiye'nin AB üyeliğine desteği üzerine kendi politikalarını tekrar gözden geçirebilecekleri” ifadesini de dile getirdi, hayli kaygı verici bir isim!

Ama tam da bu noktada Türkiye'yi AB ile ilişkilerinde destekleyen ABD olmuştu ve ABD ile AB arasında da şu anda bir yakınlaşma dönemine girmiş bulunuyoruz. Tabi bu arada bir de Ankara'daki hükümet unsuru var; mesela Ankara'daki bazı meslektaşlar, “Artık Amerika AKP'ye acıtmak için vuruyor” türünden ifadeleri kullanıyor; hükümetle ilgili bir sorun mu sence, Washington'dan baktığında?

Hükümetten rahatsız oldukları kesin; ancak bu, karşılıklı yapılan bazı hataların sonucunda vardığımız nokta. Amerikan yönetiminin Tayip Erdoğan hükümetine büyük bir güveni ve beklentisi vardı; şimdi o noktadan sonra (1 Mart tezkeresi ve diğer gelişmelere baktığımız zaman) tabi ki, Amerikan yönetiminde çok ciddi anlamında büyük bir hayal kırıklığı var. Ama bu hayal kırıklığının artık ötesine geçtiler, deminki senin bahsettiğin konularla birlikte; “Türkiye ile artık sorunumuz var!” diyorlar.

Evet, olumsuz bir tablo çizdin Washinton'dan. Sence peki, onarılma olasılığı var mı bu durumun şu anda?

Endişe veren bir resmi aktarmaya çalıştığım kesin; ancak gerek Ankara gerekse Washington bu ilişkilerin iyileştirilmesinin her iki ülkenin de menfaatine olduğu görüşünde birleşiyorlar.

Evet teşekkür ediyorum, değerlendirmelerin için. (Almanyanın sesi, 25.3.2005

AL SANA “ÇAĞDAŞ UYGARLIK!”

Bundan tam 45 yıl önce 21 Mart 1960'da Güney Afrika cumhuriyetinde 10 bin kişi, ülkedeki ayrılıkçı rejimi protesto için Şerpil kentinde bir gösteri düzenlemişti. Polisin açtığı ateş 69 kişinin yaşamına maloldu bu gösteride. BM de bu vesileyle 21 Mart'ı “Irk ayrımcılığıyla mücadele günü” ilan etti.

BM genel sekreteri Kofi Anan uluslar arası ırk ayrımcılığıyla mücadele günü nedeniyle yayınladığı açıklamada hükümetlerin, sivil toplum örgütlerinin, basın yayın kuruluşlarının ve bireylerin, hoşgörünün hakim olduğu bir kültürü yerleştirmek için daha fazla çaba göstermesini istedi. Bu gün Paris'te açıklanacak olan Avrupa konseyi ırkçılıkla mücadele komisyonu raporuna göre politikacıların yaptıkları konuşmalar göçmenlere ve sığınmacılara karşı olan eğilimleri destekliyor. Rapor, giderek daha tehlikeli bir hal alan dünyamızda politikacıların, vatandaşların güvensizlik duygusunu siyasete araç ettiklerini, bunun da yabancı ve Yahudi düşmanı eğilimleri beslediğini tespit ediyor. Raporun ana hatlarının açıklanmasının ardından Avrupa Konseyi politikacıları uyardı ve ırkçılığı besleyen konuşmaların ahlaki olarak kabul edilmez olduğunu söyledi.

Konsey ayrıca ırkçılığın ve nefretin Avrupa'da barışın bir numaralı düşmanı olduğunu , bunun geçmişte yaşanarak tecrübe edildiğini belirtti. Avrupa Konseyi ırkçılıkla mücadele komisyonu raporunda ayrıca, uzun yıllardır politik arenada bulunan bir çok partinin de genel eğilimlere kapılarak ırkçılığı ya da Yahudi düşmanlığını malzeme yapmaya başladığına dikkat çekildi. BM genel sekreteri Kofi Annan da politikacıları uluslar arası terör ile mücadelede ırkçı parolalar kullanmamaya çağırdı. Anan, güvenlik adına atılan adımların belli grupları potansiyel suçlu konumuna düşürebileceğine de dikkat çekti. AB ise 21 Mart vesilesiyle insanların din, dil ya da ırkları nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmasına sebep veren yayınlar konusunda daha sıkı önlemler alacağını bildirdi. AB'nin konu ile izlediği politik çizgi, vatandaşların cinsiyetleri, dini tercihleri ya da ait oldukları ırk nedeniyle dışlanmasına neden olan tüm yayınları yasaklıyor. AB'nin genel çizgisine yaklaşma çabaları Almanya'da dışlanma ve ayrımcılıkla mücadele yasası hakkındaki tartışmaları alevlendirdi. Yasa vatandaşların dini, dili, cinsiyeti ve cinsi tercihi nedeniyle dışlanmasını engellemeyi hedefliyor.

Yasaya ilişkin tartışmalar sürse de yabancıların ayrımcılığa maruz kalmaları engellenemiyor. Almanya'nın Köln üniversitesine okumaya gelen Afrikalı Şinga, ev aradığı sırada yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor: “Ev aradığım sırada bazen kapıların ‘pat' diye yüzüme kapatıldığı oldu; sırf siyah olduğum için. Telefon açıp konuşunca sorun yok; randevulaşıyorsun, gittiğinde bir de bakıyorlar ki, siyah Afrikalı. Ardından bir sürü soru yöneltiliyor ama eve yönelik değil, bana yönelik, kişisel; o zaman anlıyorsun!” (Almanyanın sesi, 21.3.2005)

Fischer'e eleştiri

Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'in dün BM İnsan Hakları Komisyonu'na yaptığı bir konuşmada ülkesindeki ırkçılık suçlamalarına değinmemesi Berliner Zeitung'da eleştiriliyor. Komisyon raporunda Almanya'nın yabancılara şiddetin arttığı ve ırkçı siyasetleri savunan partilerin eyalet seçimlerinde güç kazandığı hatırlatılıyordu. "Bir Avrupa ülkesinin insan hakları komisyonu raporunda bu şekilde anılması pek alışıldık bir durum değil." diyen Berliner Zeitung'a göre Fischer, rapordaki noktalara temas etseydi pek fena olmazdı. "Aynı standartları kendinize uygulamaya hazır değilseniz, insan haklarını tartışmak için masaya oturmanın bir anlamı yok." diye yazıyor gazete ve Fischer'i "suçu yine başkasına atmaya çalışmakla" suçluyor. (bbc,23.3.2005)

Rusya'da MAFYA ulusal güvenliği tehdit ediyor!

Rusya içişleri bakanı mafyanın ülkedeki 500 büyük şirketi kontrol ettiğini açıkladı. Rusya parlamentosunda konuşan Raşid Nurgaliyev 116 ayrı mafya örgütünün, kerestecilikten metal üretimine kadar bir çok endüstriye girdiğini söyledi. Bakan, mafyanın otomobil ve alkollü içecekler gibi ürünlerin fiyatlarını belirlediğini belirtti. Raşid Nurgaliyev ülkedeki uluslar arası suç örgütlerinde aktif olduğunu vurguladı. (Amerikanın sesi, 24.3.2005)

İsrail'in Kudüs planları

Gazze ve Batı Şeria'daki tüm yerleşimlerini boşaltması gereken İsrail'deki Şaron hükümeti, Gazze'den geri çekilme planını kabul etti, ama Batı Şeria'yı bırakmaya yanaşmıyor. Aksine, Batı Şeria'da yeni yerleşimlerin inşasına karar verildi. Hedef, Kudüs yakınlarındaki Ma'aleh Adumim yerleşimi ile Kudüs'ü birleştirmek. DW'den Vladimir Müller'in yorumu: “Ortadoğu cephesinde yeni bir şey yok: Barış için atılan her adımı düzenli olarak iki geri adım izliyor. Şimdi de İsrail hükümetinin yeni inşaat planları, barış sürecini tehdit ediyor. Oysa Filistinli tutukluların bir kısmının serbest  bırakılması, terör zanlılarının hedef alınarak öldürülmesinden vazgeçilmesi, radikal gruplar dahil, Filistinliler'in İsrail'le ateşkese razı olması atılan olumlu adımlardı. Ama Batı Şeria'da yeni yerleşimler kararı bir geri adım. Barış için yol haritası Batı Şeria'daki yerleşimlerin genişletilmesini değil, tümünün boşaltılmasını öngörüyor. Filistinliler'i özellikle sinirlendiren, İsrail'in bu şekilde toprak kazanma politikasını sürdürmesi. Yeni inşaatlarla 30 bin kişinin yaşadığı Ma'aleh Adumim yerleşimi ile Kudüs arasındaki boşluk kapatılacak. Büyük bir kısmı inşa edilen duvarın normalde Kudüs'ün doğusundaki Ma'aleh Adumim yerleşimini dışlaması gerekirdi. Ama duvar planı, bu yerleşim ile birlikte yine Kudüs yakınlarındaki iki büyük yerleşimi de kapsayacak şekilde değiştirildi. Ve bu İsrail'in Kudüs'ün tamamına hakim olma planının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Filistinliler, Kudüs'ü başkentleri olarak görüyor, şu anda İsrail yönetiminde olsa da günün birinde barış süreci tamamlandığında kuracakları devleti Kudüs'ten yönetmeyi planlıyor. Oysa İsrail, duvar ve yeni yerleşimlerle, Filistin bölgelerini parçalayıp, birbirinden ayırıyor. İlerde bir devlet kurulduğunda bu parçalı, belki koridorlarla birbirine bağlanacak yapının ortak bir yönetim oluşturması mümkün olmayacak, böyle bir yapının yaşama şansı düşük olacak. İsrail Başbakanı ise kendi imajını düzeltme çabasında. Yerleşimci cephesindeki eski yoldaşlarının çoğu onu artık bir hain olarak görüyor. Yaz aylarında Gazze'deki 9 bin yerleşimcinin tahliyesine başlandığında silahlı direniş önerenler bile var. Şaron'un Kudüs'teki yeni planı, bu direnişin zayıflamasını sağlayabilir. İsrail Parlamentosu, önümüzdeki günlerde bütçeyi oylayacak. Kudüs ile ilgili planlar, Gazze yüzünden kızgın milletvekillerini ikna etmeye yardımcı olabilir. Ariel Şaron, Kudüs planları ile uluslararası kamuoyunun tepkisini göze alıyor. Washington bir süre önce Batı Şeria'da yeni yerleşimlere karşı çıkmıştı. Ama Şaron, Bush'un kendisine verdiği ve vereceği desteğe güveniyor. Bush, bir yıl önce, İsrail'in 1967 savaşı öncesindeki sınırlara çekilmesinin gerçekçi olmadığını söylemişti. Ama Şaron bu kez ileri gitti. Büyük Kudüs projesi Filistinliler'le barış sürecini olumlu değil, olumsuz etkileyecek, belki de yeni bir İntifada'nın gerekçesi olacaktır."(Almanyanın sesi,22.3.2005)

Bangledeş'te sular zehir saçıyor

Bangladeş'te 10 milyon kuyunun yaklaşık yarısı doğal arsenle zehirlenmiş durumda ve onbinlerce insan hasta. Fakat daha milyonlarca insanı cilt, solunum yolları ve kanser hastalıkları tehdit ediyor. Bu kuyular, 70'li yıllarda uluslararası yardımlarla kirli sudan kaynaklanabilecek salgın hastalıkları önlemek amacıyla açılmıştı... 33 yaşındaki Yahya beş yıldan beri düzenli olarak Ramganj'dan 80 kilometre ötedeki Dakka'ya geliyor. Bangladeş'in başkentindeki “Community Hastanesi” doktorları kemoterapi uygulayarak, Yahya'yı yaşatmaya çalışıyor. Genç Bangladeşli, yaklaşık 20 yıldır, arsen zehirlenmesinin sonuçlarından çekiyor. Fakat hastalığının nedenini öğrenmesinin uzun zaman aldığını söyleyen Yahya “1988 yılından beri cildimdeki sorunlardan dolayı tedavi görüyordum. Kimse sorunun nedenini bilemiyordu. 1997 yılında kanser teşhisi kondu. Ama ancak ondan sonra bütün bunların nedeninin, içme suyundaki arsen olduğu anlaşıldı. Artık ne okuyabiliyor, ne de çalışabiliyorum. Geleceğim yok” diye konuşuyor. Yahya'nın 50'den fazla komşusu da hasta. Hepsinin aynı kuyunun suyunu kullandığını belirten Yahya, “Suyun zehirli olabileceği hiçbirimizin aklına gelmedi“ diyor.

Kansere neden oluyor

“Dakka Community Hastanesi” tüm ülkeden en ağır vakaları kabul ediyor. On yıldan beri, birçok hastalığın nedeni biliniyor. Uzman doktorlardan Probirkumar Banerjee, artık vakaları erken teşhise çalıştıklarını belirtiyor. Vakaların çoğunda önce cilt rahatsızlıkları olduğunu belirten Banerjee, “Sonra solunum güçlükleri başlıyor ve kanser ortaya çıkıyor. Fakat arsen zehirlenmeleri önce hep ciltte ortaya çıkıyor. Bunu belirlemeye çalışıyoruz. Tüm ülkede teşhis merkezlerimiz var. Oralarda hastalıklar belirlenebilirse, hızla tedavi edebiliyoruz” diyor. Sorunun kökeni 30 yıl öncesinde yatıyor. O tarihte tüm dünya, kanlı bağımsızlık savaşından yeni çıkan Bangladeş'teki dehşetli temizlik sorunundan sarsılmıştı. Kalkınma yardımlarıyla dev bir kuyu açma programı gerçekleştirildi. Bunun başını da BM Çocuklara Yardım Örgütü, UNICEF çekti. İyi niyetle hareket ettiklerini belirten UNICEF'in su uzmanı Şefikul İslam, “Temiz içme suyu sağlamak için kuyular açmak istiyorduk. Çünkü 70'li yılların başında kirli içme suyundan kaynaklanan birçok ishal ve kolera salgınları vardı. Binlerce çocuk ölüyordu” diyor.

Kuyuların yarısı zehirli

Bangledeş'te 70'li ve 80'li yıllarda 10 milyon kuyu açıldı. Suyun doğal arsen içerip içermediği ise incelenmedi. Ancak komşu Hindistan'da ilk arsen zehirlenmeleri ortaya çıktıktan sonra Bangladeş'te de aranmaya başlandı. Ve bulundu: Kuyuların yaklaşık yarısı zehirli. Onbinlerce hasta var. Yaklaşık 50 milyon insan, Dünya Sağlık Örgütü'nün belirlediği azami miktardan fazla arsen alıyor bedenine. Şimdi yine dev bir proje sürüyor, arsensiz içme suyu sağlama projesi. Ancak bu kolay değil. Birçok göl ve derenin suyu çok kirli, filtre sistemlerinin bakımının düzenli yapılması gerekli, derin kuyular pahalı. Başta UNICEF olmak üzere uluslararası kuruluşlar, Bangladeş'te bu sorundan etkilenenler için, köy köy, bölge bölge çözümler üretiyor. Fakat sorunun hızla çözüleceği sözünü veremiyorlar. (Almanyanın sesi, 25.3.2005)

İngiltere'ye işkence istihbaratı eleştirisi

İngiliz parlamentosunun bir komisyonu, hükümetten işkence ile elde edilmiş bilgilerin kullanımı konusundaki tavrını açıklamasını istedi. Avam Kamarası Dışişleri Komisyonu, hükümetin üçüncü ülkelerin işkence yoluyla elde ettiği bilgileri kanıt olarak kullanıp kullanmadığı konusunda daha önce yöneltilen sorulara yanıt vermemesini şaşırtıcı ve rahatsız edici bulduğunu belirtti. Milletvekilleri "yaklaşan bir terör saldırısı" konusunda ipucu verir görünen ifadelerin kullanılmasının "gerekli" görülebileceğini kabul ediyor. Ancak bu tür bilgilerin kullanımının işkenceye başvurulmasına göz yumma, hatta bunu hoşgörme anlamına geleceği vurgulanıyor. Bu eleştiriler Dışişleri Komisyonu'nun insan hakları konusunda her yıl hazırladığı olağan raporda yer aldı. Raporda ayrıca Amerika Birleşik Devletleri'nin Guantanamo Kampı'nda ve diğer yabancı ülkelerdeki merkezlerde zanlılara muamelesi kınandı ve İngiliz hükümetinden bu konuda daha net bir tavır izlemesi ve konuyu BM İnsan Hakları Komisyonu'na götürmesi istendi. Milletvekillleri Guantanamo Kapmı'ndaki İngiliz vatandaşı zanlıların ülkeye iade edilmiş olması, İngiltere'nin diplomaside sessiz kalmasını gerektirmez diyorlar. Raporda ayrıca Avrupa Birliği'nin yaklaşık 15 yıldır Çin'e uyguladığı silah ambargosunu kaldırmasının, insan hakları açısından şu dönemde yanlış bir sinyal göndereceği uyarısı yapılıyor.(bbc,25.3.2005)

Brown'dan Müslümanlara övgü; “Eniştenin bir bildiği var ki, öpüyor!”

İngiltere basınındaki seçim tartışmaları bağlamında, Maliye Bakanı Gordon Brown'un bir konuşması da Daily Telegraph sayfalarında yer buluyor. Bir rahibin oğlu olan Brown, katıldığı bir toplantıda Müslümanları 'modern çağın kahramanları' olarak niteledi, 'Müslümanlar İngiltere'ye umut ve idealizm getirdi' dedi. "Maliye Bakanı, İslam sosyal adaleti, dürüstlüğü ve eşitliği savunduğu için Müslümanların İngiltere'ye manevi ve ekonomik olarak katkıda bulunduğunu söyledi. 'İslam hepimizin bir ahlak evreninin parçası olduğumuz öğretiyor, bundan hepimiz ders alabiliriz' dedi. İngiltere'deki 1,5 milyon Müslümanın büyük bölümü Irak savaşına dek İşçi Partisi'ni destekliyordu. Parti şimdi bu seçmenleri geri kazanmak için var gücüyle çalışıyor." (bbc,25.3.2005)

BM askerlerinin utancı; “Yüz mü kaldı ki utansınlar!”

İngiltere'de Guardian, ilk sayfasının büyük bölümünü Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerinin gerçekleştirdiği cinsel taciz suçlarına ayırıyor. Gazete "bu suçlar mutlaka cezalandırılmalı" görüşünü savunuyor. "Hazırlanan iç raporda ortaya konanlar, barış güçlerinin itibarına aşağılayıcı bir darbe indirdi. Haiti, Sierra Leone, Bosna, Kamboçya, Doğu Timor ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi yerlerde, meselenin ciddi bir siyasi sorun haline geldiği anlaşılıyor." "Kongo'da askerlerin yetim çocuklara cinsel ilişki karşılığı iki yumurta vermeyi vaadettiği belirtiliyor. Birleşmiş Milletler'in parçalanmış bir topluma yardım için bu ülkelere gittiği ama halkın güvenini suistimal ettiği kaydediliyor." Gazeteye göre önerilen çözümler ise, bu gibi suçlar için olayın yaşandığı ülkede askeri mahkemeler kurulması, yerel halkla askerler arasında cinsel ilişkiye yasak getirilmesi ve DNA örnekleri alınarak babalık testleri yapılması ile, askerlerin çocuklara mali destek sağlaması. (bbc,25.3.2005)

Arjantin Darbe Kurbanlarını Andı

Arjantin'de askeri diktatörlük dönemini başlatan darbenin 29'uncu yıl dönümünde, on binlerce kişi gösteri düzenledi. Askeri diktatörlük döneminde kaybolan çocukları için yıllarca gösteri yapan anneler, Başkent Buenos Aires'teki hükümet binalarının önünde yürüdü. Anneler ve on binlerce Arjantinli, askeri cunta kurbanları için adalet istedi. 1983 yılında sona eren yedi yıllık askeri yönetim sırasında 30 bin kişinin öldüğü dönem, Arjantin'in Kirli Savaşı olarak anılıyor. Devlet Başkanı İsabela Peron'u, 1976 yılında deviren diktatör Jorge Videla şu anda ev hapsinde tutuluyor. (Amerikanın sesi, 25.3.2005)

 

 

“RİCE ŞİDDET VE SAVAŞ KRALİÇESİDİR”

İran ile Amerika arasındaki gerilim tırmanıyor. Amerikan dışişleri bakanı Condolessa Rice Tahran'ın uranyum zenginleştirme programını durdurması için AB'nin yaptığı önerileri kabul etmesini istedi. İran istihbarat bakanı Ali Yunusi ise Rece'ı “savaş kraliçesi” olarak tanımladı ve Amerikalı bakanın Irak halkına karşı işlediği suçlardan dolayı yargılanması gerektiğini savundu. Condolessa Rice bugün bir Amerikan televizyonunda, İran'la aralarındaki gerginliğin ortadan kalkması için Washington'un bazı jestler yapmasını isteyen İran güvenlik konseyi üyesi Hüseyin Musafyan'a yanıt verdi. Rice, “Her zaman Amerika'nın ne yapması gerektiği konuşuluyor; oysa artık İran'ın ne yapması gerektiğini konuşmalıyız. İranlılar AB'nin sunduğu fırsatı değerlendirerek uluslar arası yükümlülüklere uyacaklarını göstermeli; Seçim İran'a ait” dedi. Amerikan dışişleri bakanını bu kez İran istihbarat bakanı Ali Yunusi yanıtladı. Yunusi, “Rice şiddet ve savaş kraliçesidir. O yüzden bu tür açıklamalar yapması doğal. O bir teoriysen; Irak, Filistin ve başka topraklarda işlenen suçlarda payı var. Eğer dünyada gerçekten adalet varsa Rice, Iraklılar ve diğer halklara karşı işlediği suçlardan dolayı uluslar arası bağımsız bir mahkemede yargılanmalıdır” dedi. (bbc, 14.3.2005)

Uganda'da çocuk olmak...

Gernot Jaeger

Uganda'da direnişçi örgüt “Tanrı'nın Direniş Ordusu“, kaçırdığı 8-9 yaş civarındaki çocukları asker olarak kullanıyor. Bu çocukların hikayesini belgesel filme çeken yönetmen Ali Samadi Ahadi, “Hiçbir şey bilmeyen çocukların nasıl insan öldürdüklerini anlatması inanılmaz bir olay“ diyor...

Bir iç savaşın yaşandığı Uganda, Afrika'nın unutulmaya yüz tutmuş en dramatik bölgelerinden biri. “Tanrı'nın Direniş Ordusu“ adlı gerilla grubu, 18 yıldır ülkenin kuzeyinde hükümet güçlerine karşı savaşıyor. Amacı ise, Hristiyan değerlerine bağlı, fanatik bir devlet kurmak. Şimdiye dek 100 binden fazla kişinin yaşamını yitirdiği savaşta, en az 1,5 milyon Ugandalı da evini terk etmek zorunda kaldı. “Tanrı'nın Direniş Ordusu“ ise aslında bir ordudan çok, yaşları 8 - 9 civarındaki çocuklardan oluşan silahlı birlikler topluluğu. Yetkililer, Uganda'da sadece geçen yıl 3000 çocuğun kaçırılarak “Tanrı'nın Direniş Ordusu“na zorla katıldığını tahmin ediliyor. Bu çocukların içinde bulunduğu trajik durumu belgesel filme çeken Ali Samadi Ahadi de bu gruba mensup 4 Ugandalı çocuğun hikayesini anlatmaya çalışan bir yönetmen. “Yaşama dair henüz hiçbir şey bilmeyen, 8 yaşındaki çocukların nasıl insan öldürdüğünü anlatması inanılmaz bir olay. Bu tecrübeyi hayatım boyunca kalbimde taşıyacağım“ diyen Ahadi, Tanrı'nın Direniş Ordusu tarafından kaçırılan ve zorla gerilla yapılan çocukların, çoğu zaman geride bıraktıkları kişileri öldürmeye zorlandıklarını, bu yüzden de dönüşü olmayan bir yola girdiklerini anlatıyor.

Bir kuşağın tarihi

Ahadi'nin çektiği film, benzeri olaylar yaşayan Ugandalı bir kuşağın tarihi. Gerilla grupları, çocukları kontrol etmesi ve kışkırtması kolay olduğu için kaçırıp amaçları için kullanıyorlar. Gençlik ateşi taşıyan bu gençler genelde çatışmalarda ön sıralara sürülüyor. Kız çocukları, yaşlı gerillaların cinsel ihtiyaçlarını karşılayan köleler haline getiriliyor. Uluslararası politikanın uzun süre seyirci kaldığı bu zulme karşı, BM üç yıl önce yaptırım uygulanması teklifini getirdi. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Komisyonu'nun Almanya sorumlularından Lotte Leicht, geçen yıllara rağmen hiçbir somut adımının atılmadığını belirtiyor. Son yıllarda Avrupa Birliği, çocukların savaşa zorlanması ya da asker olarak kullanılmasıyla mücadele etmeye çalışsa da, Leicht alınan kararların maalesef kağıt üzerinde kaldığını, yaptırımı olmadığını ifade ediyor. Uluslararası yardım kuruluşları, sonuç alınabilmesi için silah ambargosu uygulanmasından, örgütlerin yurtdışındaki banka hesaplarının dondurulmasına kadar ciddi adımların atılmasını talep ediyor ve yaptırımların gerilla grupları için de geçerli olmasını gerektiğini vurguluyor.(Almanyanın sesi,14.3.2005)

 

İNSAN KAÇAKÇILIĞI

Organize suç açısından insan kaçakçılığı en karlı gelir kaynaklarından biri haline geldi. Uluslar arası göç örgütünün tahminlerine göre, insan kaçakçılığı yılda 8 milyar dolarlık bir pazar oluşturuyor…

Avrupa ve Avrasya'nın eski komünist ülkeleri gibi sorunlu ekonomilere sahip ülkelerde yüzbinlerce kişi, kazanç sağlayacak bir işe muhtaç ve bu insanların bir çoğu, köleliğe mahkum edileceklerini bilseler bile, başka bir şekilde istihdam edilmek üzere çalışma riskini göze alacak durumda. (Amerikanın sesi, 15.3.2005)

Büyükelçi Edelman Görevinden İstifa Etti

Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, kişisel nedenlerle Dışişleri Bakanlığı'ndan istifa etti.Amerikalı yetkililer, Edelman'ın Başkan Bush'a istifa mektubunu geçen hafta gönderdiğini ve Ankara'daki görevinden Haziran sonunda ayrılacağını açıkladı.
Yetkililer aynı zamanda istifanın, Amerika'nın Türkiye'yle ilişkileriyle ilgilisi olmadığını da vurguladı. Edelman'ın büyükelçiliği döneminde Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkiler, zaman zaman gerginleşmişti. 2003 yılı Ağustos ayından bu yana Ankara Büyükelçiliği görevini sürdüren Edelman, daha önce Başkan Yardımcısı Dick Cheney'nin ulusal güvenlik danışmanıydı. Amerika Dışişleri Bakanlığı, Haziran ayı sonunda görevinden ayrılacak Edelman'ın yerine atanacak Ankara büyükelçisinin adını henüz duyurmadı. (Amerikanın sesi, 18.3.2005)

Hollandalı iş adamına 'Halepçe suçlaması'

Hollandalı bir işadamı, Irak Kürtlerine yönelik soykırımın, suç ortağı olmakla suçlandı. 62 yaşındaki Frans Van Anraat, 1988'de Halepçe'deki saldırılarda kullanılan kimyasal silahlar için malzeme sağlamakla suçlanıyor. Anraat'ın, Saddam Hüseyin rejimine, sinir ve hardal gazı yapımında kullanılan malzemeler sağladığı belirtiliyor. Frans Van Anraat'ın Hollanda'nın Rotterdam kentinde yargılandığı davada bugün, saldırı sırasında Halapçe'de bulunan 4 kişide hazır bulundu. Halepçe'de kimyasal silah kullanılarak düzenlenen saldırıda, en az 5000 kişi ölmüştü. Frans Van Anraat, 1989'dan bu yana ihracat yasaklarına uymadığı için aranıyordu. Van Anraat, Irak'ın işgaline kadar birkaç yıl bu ülkede yaşamıştı.

Rotterdam'la yapılan, Van Anraat'la ilgili davanın ilk ön duruşmasıydı. Davanın ikinci ön duruşması ise haziran ayında yapılacak. Frans Van Anraat'ın yargılanacağı dava ise aralık ayında başlayacak.

Yakalanıp bırakılmıştı

Frans Van Anraat, 1989 yılından bu yana ihracat yasaklarını deldiği gerekçesiyle aranıyor. O yıl Milano'da İtalyan polisi tarafından gözaltına alınmıştı. Fakat, çıkarıldığı İtalyan mahkemesi van Anraat'ın ABD'ye iadesi için bir resmi yazı isteyip de gelmeyince, serbest bırakılmış ve Bağdat'a kaçmıştı. Frans Van Anraat, 2003 yılında Irak Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki koalisyon güçlerince işgal edilmeden kısa süre öncesine kadar Irak'ta yaşadı. Savaş başlamadan az önce Irak'tan ayrılan Van Anraat, geçen Aralık ayında Amsterdam'da tutuklandı.

Ajan mıydı?

Hollanda ve diğer ülkelerde bir çok gazete, Hollandalı işadamının Bağdat'da yaşadığı süre içinde, Hollanda istihbaratına Saddam Hüseyin'in silah projeleri hakkında bilgi sızdırdığı yolunda iddialara yer verdi. Hatta, Van Anraat'ın, Amsterdam'da tutuklandığı sırada aslında kendisine istihbarat servislerinin sağladığı bir güvenli evde kaldığı bile ileri sürüldü.

Fakat, Hollanda istihbarat yetkilileri bu haberler hakkında sessiz kalmayı yeğledi. Ne bir yalanlama ne de doğrulama geldi.

İnkar etmiyor

Frans Van Anraat, Saddam Hüseyin yönetimine kimyasal madde sağladığını hiç bir zaman inkar etmedi. Fakat, 2003 yılında Hollanda'da bir televizyona verdiği mülakatta, bu kimyasal maddelerin ne amaçla kullanıldığından haberdar olmadığını söyledi. Hollandalı savcılar ise tam aksine, Van Anraat'ın yolladığı malzemenin hangi amaçla kullanılacağını çok iyi bildiğini ileri sürüyorlar. İşadamı, suçlu bulunursa müebbet hapisle cezalandırılabilecek. (bbc,18.3.2005)

sayfa başına dön

 

 

 

 

Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR


Untitled Document

YENİ YAYINLAR

Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya


Sayfa: 348
Fiyatı: 16 TL

Resmi Tarih Tartışmaları 7


Sayfa: 278
Fiyatı: 14 TL

SEVR BİR ÖCÜ MASALI


Sayfa: 219
Fiyatı: 12 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 6


Sayfa: 451
Fiyatı: 22 TL

:Seçilmiş Yazılar 2

Gıda yardımı alan bir kadın
Seçilmiş Yazılar 2
Sayfa: 336
Fiyatı: 15 TL

: Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğü


Sayfa: 1449
Fiyatı: 47 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 5


Sayfa: 198
Fiyatı: 12 TL

:Sevr'den Lozan'a Kürt Sorunu ve Kemalist Hareket


Sayfa: 462
Fiyatı: 22 TL

:: Marksist Ekonomi El Kitabı


Sayfa: 685
Fiyatı: 27,50 TL

: Köylü ve İşçi Mücadeleleri


Sayfa: 411
Fiyatı: 22 TL

: KALKINMA SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 494
Fiyatı: 25 TL

: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 3


Sayfa: 373
Fiyatı: 16 TL

:: RESMİ TARİH TARTIŞMALARI 4


Sayfa: 233
Fiyatı: 14 TL

:: ULUSALCILIK

Sayfa: 180
Fiyatı: 10 TL

:: RESMİ İDEOLOJİ SÖZLÜĞÜ
Sayfa: 728
Fiyatı: 30 TL

:: REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Sayfa: 288
Fiyatı: 12 TL


::KAVRAM SÖZLÜĞÜ II


Sayfa: 642
Fiyatı: 30 TL
 

 



Mail Grubumuza Üye Olun

Lütfen e-mail adresinizi giriniz...


Untitled Document
 
Merkez: Menekse Sokak 16/8 Kizilay-ANKARA
Tel: (0 312) 418 32 41 - Faks: (0 312) 418 32 87 e-mail:ozguruniversite@ozguruniversite.org
Istanbul Sube: Kumbaraci Yokusu 57/3 Tünel- Beyoglu
Tel: (0 212) 243 54 81 - Faks: (0 212) 249 12 92 e- mail:istanbul@ozguruniversite.org


 
2006
Başlangıç Tarihi: 17 Şubat 2003