|
'İnsan Manzaraları...'
“ÇOCUK ASKERLER”
BM tarafından yayınlanan bir raporda, son yıllardaki azalmaya rağmen dünyadaki ‘çocuk asker' sayısının hala 300 bin civarında olduğu açıklandı. Söz konusu rapor, aralarında devletlerin ve isyancı güçlerin de bulunduğu 54 grubun çocuk asker kullandığı gerçeğinin altını çizdi. Ayrıntıları New York muhabirimiz Elif Özmenek bildiriyor: “Ve bu gün çocuklar sadece savaşın kurbanı değil aynı zamanda bir parçası da. Uluslar arası af örgütünün raporlarına göre 18 yaşın altındaki yaklaşık 300 bin çocuk 30'a yakın değişik ülkede asker olarak savaşmakta. Bu çocukların çoğu, kaçırılmak ya da resmen askere alınmak suretiyle en kanlı çatışma ortamlarına sokuluyor.
Son olarak BM genel sekreteri Kofi Annan güvenlik kuruluna, bu konuyu da içeren bir rapor sundu. BM genel sekreterine bağlı özel temsilcilik tarafından hazırlanan söz konusu rapor, silahlı çatışma bölgelerindeki çocukların durumunu inceliyor. Raporda, artan uluslar arası girişimlere rağmen çatışma bölgelerindeki çocuklara yönelik suçların cezasız kaldığına dikkat çekiliyor. Söz konusu raporun özelliği ise, BM tarihinde ilk kez çocuk asker kullanan grup ya da devletlere yaptırım uygulanmasının yolunu açacak bir mekanizmanın oluşturulması çağrısında bulunması. Genel sekreter Kofi Annan'a bağlı özel temsilciliğin başında olan Ollara Ottunu bu raporun, hazırlanan 3. rapor olduğunu ve beş alanda, çocuklara karşı girişilen suçlarda bulunan grup ya da devletlerin listesini içerdiğini belirtti. Ottunu, uluslar arası alanda yaptırım uygulanmasını istedikleri beş suçu; çocuk askerlerin kullanımı, çocukların öldürülmesi veya kaçırılması, çocuklara karşı cinsel tacizde veya tecavüzde bulunulması ve okullarla, hastanelere saldırılması başlıkları altında topladıklarını vurguladı.
İki yıl önce, sayıları 350 bin ile 380 bin arasında olan çocuk askerlerin sayısı bu yıl 300 bine düştü; ancak, bu gün hala daha pek çok çocuk kaçırılarak ya da resmen askere alınarak, savaşçı olarak kullanılıyor. Bu insanlık suçuna, aralarında devletlerin ve isyancı güçlerin de bulunduğu tam 54 grup göz yumuyor.” (Amerikanın sesi, 11.2.2005)
Xx
'Bush Yönetimi Silah Denetçilerine Baskı Yapıyordu'
Avustralyalı uzman Rod Barton, Irak'ta çalışmaya ilk kez 1991 yılında Birinci Körfez Savaşından sonra başlamış. Mikrobiyolog olan Barton, 2003 yılında, Saddam Hüseyin devrildikten sonra, kitle imha silahları aramak için kendisi gibi binlerce uzmanla birlikte Amerika hesabına tekrar Irak'a gitmiş.
Rod Barton, dün, araştırmaya katılan uzmanların, Irak'ta kitle imha silahları bulunamadığı yolundaki raporlarının, Amerikalı yetkililer tarafından sansür edildiğini öne sürdü. Avustralya'da bir televizyona demeç veren Barton, sansürün, geçen Şubat ayında, heyetin Amerikalı başkanı değiştikten sonra başladığını söyledi. Barton'a göre yeni başkan Charles Duelfer, raporların müphem olmasını istiyor, içlerinde hassas siyasi bilgi bulunmamasında ısrar ediyordu. Başkan Bush'un Irak'a savaş açma gerekçesinin başında bu ülkenin kitle imha silahlarına sahip olduğu ve bölgeyi her an kan gölüne çevirebileceği iddiası geliyordu. Dolayısıyla Irak'ta bir türlü kitle imha bulunamaması Washington‘u çok zor durumda bırakmıştı.
Avustralyalı uzmana göre, arama çalışmalarını yöneten Amerikalılar, gerçeği kabul etmek, başka bir deyişle, Irak'ta kitle imha silahları bulunamadığını itiraf etmek yerine, tüm dünyaya “belki var da biz bulamadık, gelecekte bulunur..” gibi mesajlar vermeye çalışıyordu. Barton, açıklamasında bunu sahtekarlık olarak gördüğünü ve görevinden istifa ettiğini söyledi.
Ancak Avustralyalı mikrobiyoloji uzmanının Irak macerası burada bitmiyor. Rod Barton, yalancılıkla suçladığı Amerikalı yetkili Charles Duelfer tarafından tekrar Irak'a davet edilmiş. Davetin nedeni bir zamanlar Irak'ta kitle imha silahları bulunmasının sadece zaman işi olduğunu savunan Amerikalı yetkilinin son ve kesin bir rapor hazırlamak istemesi.
Avustralyalı uzmanın da katkısıyla hazırlanan ve geçen Ekim ayında yayınlanan raporda, Saddam Hüseyin'in elinde kitle imha silahları bulunmadığı belirtiliyor ayrıca Irak'ın 1991 yılından bu yana kitle imha silahlarına ve bu tür silahlar yapabilecek teknolojiye sahip olmadığı vurgulanıyordu. (Amerikanın sesi, 15.2.2005)
Xx
Almanya'da okullarda şiddet ürkütüyor
Yapılan araştırmalar, Alman okullarında şiddetin boyutlarının arttığını ortaya koyuyor. Şiddetin önüne geçmek için aileler, eğitimciler ve polis işbirliği yapıyor.
Alman okullarında hiçbirşey istenildiği gibi gitmiyor. Uluslararası düzeyde ülkelerin eğitim sistemlerinin karşılaştırıldığı Pisa araştırmasında Alman öğrenciler hep geri sıralarda kalıyor. Buna ek olarak son yıllarda okullarda şiddetin önüne geçilemiyor. Öğrenciler okul yolunda, teneffüslerde ya da sınıflarda, arkadaşlarının şiddetine maruz kalabiliyor. Birçok öğretmen bu konuda çaresiz. Alman Polis Sendikası ile Öğretmenler Birliği okullarda şiddetin önüne geçmek için bir proje hazırladı.
Okul yolunda korku
Birçok öğrenci için korku okul yolunda başlıyor. Çünkü her iki kız öğrenciden biri okul yolunda kendisini güvende hissetmiyor. Erkek öğrencilerde de durum daha iyi görünmüyor. Nedeni saldırgan arkadaşlar. Alman Öğretmenler Birliği yetkilisi ve Berlin'de bir lisede öğretmenolan Helge Dietrich, gençler arasında şiddetin yıllardır varolduğunu ve bunun çok küçük provakasyonlarla bile ortaya çıktığını söylüyor: “Annelere yönelik küfürler buna iyi bir örnek. Bu küfürle anne aşağılanmış oluyor. Küfür edilen çocuk karşısındakine karşılık veriyor ve dövüşmeye başlıyorlar. Yani herşey çok çabuk oluyor.”
Alman Öğretmenler Birliği Genel Başkanı Ludwig Eckinger de okulda şiddettin yeni olmadığını ancak bunun şeklinin değiştiğini söylüyor ve ekliyor: “Şiddetin kalitesi arttı, tabii bunu olumsuz anlamda söylüyorum. Gençler kavga ettiklerinde, mağdur yaralı bile olsa dövmeye devam etmeye hazırlar. Bu gerçeği görmeliyiz.”
Şiddeti doğrulayan araştırmalar
Okullarda şiddeti, yapılan birçok araştırma da doğruluyor. Örneğin Federal Emniyet Dairesi'nin yaptığı araştırmalara göre büyük kentlerde şiddet giderek artıyor, daha küçük yerlerde de artık şiddete rastlanıyor. Çoğu zaman öğrenciler bu sorunla tek başlarına mücadele edemiyor. Öğretmenler de böylesi problemlere hazırlıklı değil. Çünkü üniversitede şiddetle ilgili eğitim görmüyorlar. Ancak birçok şiddet olayının polisten daha önce farkına varıyorlar.
Alman Polis Sendikası Genel Başkanı Wolfgang Speck, bu nedenle öğretmenler ve polislerin bu konuda işbirliği yapması gerektiğini vurguluyor. Speck, bu çalışma kapsamında her okulun emniyette bir partneri olması gerektiğini, okullarda herhangi bir şiddet vakasına rastlanıldığında öğretmenin hemen bu partneri arayıp haber verebileceğini belirtiyor. "Yönetimin şiddetin varlığını kabul etmesi şart"
Alman Öğretmenler Birliği Başkanı Ludwig Eckinger bunun olması için önce okul yöneticilerinin okullarında şiddet sorunu olduğunu kabul etmesi gerektiğini savunuyor. Bu konuda ikna edilmesi gerekenin sadece okul yöneticileri olmadığına dikkat çeken Alman Polis Sendikası'ndan Wolfgang Speck ise çoğu zaman ailelerin de bu olaylara inanmakta zorluk çektiğini kaydediyor.
Polis-veli işbirliği
Speck özellikle Baden Württemberg eyaletinde öğretmenlerle polisin şiddete karşı işbirliği yapması için çok uğraştıklarını anımsatıyor. Speck bazı okullarda başarılı olduklarını, okul yönetimi, aileler ve polisin işbirliği yaptığını belirtiyor.
İşbirliğini kabul eden Berlin'deki okullardan birinde öğretmen olan Helge Dietrich şöyle konuşuyor: “Bizde polisler okula gelip öğrencilere şiddetin ne olduğunu, bu sorunla bugüne değin olduğundan daha farklı nasıl mücadele edebileceklerini anlatıyorlar.” Polis Sendikası ile Alman Öğretmenler Birliği'nin okullarda şiddeti önlemek için planları hazır. Şimdi hedefleri bu taslak konusunda Almanya'nın diğer eyaletlerini de ikna etmek. Gernot Jaeger (Almanyanın sesi,15.2.2005)
xx
'Irak Vahşi Batı gibi yönetildi'
Irak'ın işgali sonrası ülkeyi kontrol eden Amerika öncülüğündeki Koalisyon Geçici Yönetimi, milyonlarca doları boşa harcamak ve harcamaları kontrol edememekle suçlanıyor.
Konu son olarak, Amerikan Senatosu'nun bir komite oturumunda gündeme geldi. Koalisyon Geçici Yönetimi'nin eski yetkililerinden Franklin Willis, paketlenmiş yüzlerce dolarlık banknotların, uygun denetim yapılmadan, özel güvenlik şirketlerine verildiğini söyledi. Franklin Willis, fotoğraflarını gösterdiği banknotların her birinde, iki milyon dolar olduğunu açıkladı. Willis; tecrübesiz yetkililer, iletişim eksikliği ve minimum düzeyde güvenliğin, Irak'ta Vahşi Batı kadar kaosun görüldüğü bir sisteme yol açtığını belirtti. Komite oturumu, Demokrat senatörlerün, Irak'ın yeniden yapılanması için tahsis edilen fonların yönetimiyle ilgili olarak görüşme talep etmeleri üzerine yapıldı. Kongre'de çoğunluğa sahip Cumhuriyetçiler ise Irak'ın yeniden yapılanması sürecinde Koalisyon Geçici Yönetimi'nin faaliyetleriyle ilgili olarak sourşturma açılması yönündeki talepleri reddetti. Tüm bu gelişmeler sonrası bir açıklama yapan Pentagon sözcüsü ise Koalisyon Geçici Yönetimi'nin daima, kusursuz bir yönetim için çalıştığını söyledi.(bbc,15.2.2005)
OĞLUMU NİÇİN ÖLDÜRDÜLER?
Independent'ın manşetindeki haberde, Iraklı sivillerin cesetlerinin toplu mezarlardan çıkarılmasıyla, İngiliz askerlerine yönelik suçlamaların arttığı bildiriliyor. Manşetin altında, öldürülen altı Iraklı sivilden beş erkeğin resimleri ve bir kadının nüfus cüzdanı var. Bu kişilerin aileleri, yakınlarının İngiliz askerlerince öldürüldüğünü iddia etmişti. Gazetenin Basra'daki muhabiri Kim Sengupta, ölümlerin ikisiyle ilgili olarak, İngiliz askerlerinin resmen suçlanmalarının beklendiğini yazmış. 17 yaşındaki oğlunu kaybeden baba Kattan Hacim ise şunları söylemiş: "Oğlum kötü hiçbir şey yapmıyordu. Silah taşımıyordu, kimseyi tehdit etmiyordu. Niye vuruldu, bilmiyorum.” (bbc,16.2.2005)
Xx
'İran: ABD, nükleer teknolojimizi geliştirmemize yardım etti'
Financial Times'ın yorum sayfasında ise İran'ın İngiltere Büyükelçisi Muhammed Hüseyin Adeli'nin bir yazısı yer alıyor. Yazının başlığı, "İran'ın, nükleer gücünü geliştirme hakkı var". Adeli, İran'da hiçbir hükümetin, sivil amaçlı nükleer enerji geliştirme hakkını gözardı edemeyeceğini söylüyor. Yazıda, İran'ın niçin nükleer enerjiye ihtiyaç duyduğu açıklanmış.
"İran 1974'te sivil nükleer teknolojisini geliştirmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya ve Fransa da bize yardımcı oldu. İran bugün nükleer güç sahibi olma çabalarında yalnız değil. Dünyada 31 ülkede 440 ticari nükleer reaktör var. Araştırma amaçlı 284 reaktör de faaliyette.
İran sivil nükleer programını geliştirmek istiyor. Amacımız enerji portfoyümüzü, temiz ve yenilenebilen kaynaklar lehine değiştirmek. Tıpki, iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan Kyoto Protokolü'nde tavsiye edildiği gibi..."(bbc,18.2.2005)
Xx
“NANKÖRLÜK YAPMAYIN; SİZİ BİZ HÜKÜMET YAPTIK!”
The Wall Street Journal gazetesinde dün yayınlanan bir makalede Türkiye'de Amerika ve Yahudi karşıtlığının arttığı ve Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmakta olduğu belirtildi. Yazar Robert Pollock Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasının esas sebebinin Irak savaşından ziyade, ılımlı İslamcı Ak partinin iktidara gelmesiyle, eski solcu yeni İslamcı bir siyasi yapının ortaya çıkmasına bağlıyor.
Türk basınında giderek artan bir derecede Amerika veYahudi karşıtı komplo teorilerine yer verildiğini savunan Pollock, halkçı Ak partiyi kesinlikle kamuoyuna karşı çıkmamakla eleştiriyor. Yazar Türkiye'deki Amerika ve Yahudi karşıtlığının Arap ülkelerinden bile fazla olduğunu savunuyor. Makale, Amerikan aleyhtarlığının bu derece artmasını muhalefetin tutumuna da bağlıyor. Türkiye'yi ziyaret etmiş olan yazar, ikili ilişkilerin bozulmasından Türkiye'nin kaybedeceğini savunarak şöyle diyor: “Nedense Türkiye Erdoğan'ın başbakanlığını tanıyan ilk ülkenin Amerika olduğunu unutmuş. Türkiye nedense Amerika'nın yapmış olduğu askeri yardımları, Ermeni soykırımı yasa tasarılarını defalarca önlemiş olmasını ve AB üyeliği için büyük destek vermiş olduğunu unutmuş: En önemlisi ise Türkiye, PKK lideri Öcalan'ın tutuklanmasında Amerika'nın yardımını unutmuş!
Türkler şunu anlamalı! Kamuoyunun görüşü hala değiştirilebilir; ancak, bu böyle devam ederse kim bilir ne olur? Atatürk'ün mirası silinmiş olur, Osmanlı'nın büyüklüğü de yok! Ve Türkiye Amerika'da dost bulamayan ve Avrupa tarafından dışlanan, ikinci sınıf bir ülke olmaya mahkum olur!” (Amerikanın sesi, 17.2.2005)
'Iraklılar, Amerikalılara karşı özgürlükleri için oy kullandı'
Independent gazetesi muhabiri Robert Fisk yazısının başlığında, "Güya özgürleşen Iraklılar hala değişim rüzgarını bekliyor" demiş. Fisk'in yazısı şöyle sürüyor: "Iraklıların çoğu pazar günü tahrir, yani bağımsızlık için oy kullandı, Batı medyasının yansıttığı gibi demokrasi için değil. Iraklılar özgürlükleri için oy kullandılar ama ifade özgürlüğü için, oy kullanma özgürlüğü için, Amerikalılara karşı özgürlükleri için..."(bbc,1.2.2005)
xx
'Washington ve Londra 'uygun' seçimleri destekler'
Times yazarı Simon Jenkins ise Irak seçimleri sonrası yeni muhafazakarların, 'İslam dünyasını demokrasi feneriyle aydınlattıkları' iddiasını saçma bulmuş. Simon Jenkins Filistin'de 1996'da, Mısır'da 2000'de, İran'da 2001'de ve Pakistan'da 2002'de yapılan seçimleri hatırlatıyor. Jenkins'e göre Washington ve Londra sadece, 'uygun' seçimleri destekliyor.
"Amerika, Yaser Arafat'ı demokrat olarak kabul etmeyi reddetti. Tıpkı, Pervez Müşerref'in diktatör olduğunun reddi gibi. Washington hala Albay Muammer Kaddafi, Hüsnü Mübarek ve İslam Kerimov gibi demokratik olmayan liderleri desteklemeyi sürdürüyor."(bbc,2.2.2005)
xx
'Devletten Maaşlı Gazeteciler'
Yunanistan haftalardır ‘'Devletten maaş alan gazeteciler ‘' tartışmasıyla çalkalanıyor..
Tartışma, Devlet ihalelerine katılan iş adamlarının gazete ve televizyon sahibi olmasını engelleyen yasa tasarısının Parlamentoda görüşülmesi sırasında başladı.
Yasayı savunan Hükümet Sözcüsü Teodoros Rusopulos tartışmaların şiddetlendiği bir oturumda, Pasok iktidarı döneminde, devletten maaş alan gazeteciler olduğunu söyleyince ortalık bir anda karıştı..Televizyonlar,radyolar ve gazeteler günlerce bu tartışmaya kilitlendi. Ancak bir türlü kimlerin devletten para aldığı anlaşılamadı.. Bir ara tartışmalar, tam bir arap saçına döndü.. Örtülü ödenekten de para alan gazeteciler olduğu suçlamaları ortalığın daha da toz duman olmasına yol açtı.. ancak Hükümet sözcüsü örtülü ödenekten para alan gazeteci olmadığını sadece devlet kadrosunda çalışanların bulunduğunu açıklayınca herkes kim bu gazeteciler diye sormaya başladı.. Atina gazeteciler cemiyeti dehükümet sözcüsünün iddialarını kanıtlamasını ve listeleri göndermesini istedi.. Sonunda 4 yıl öncesine kadar ünlü bir televizyon yorumcusu olan Hükümet sözcüsü, devlet kadrolarında görülen 1043 gazeteciye ilişkin listeyi gazeteciler Cemiyetine gönderdi.. Sözcü, cemiyettten, bu gazetecilerden hangilerinin , basın ahlak kurallarını çiğneyerek özel gazete radyo ve televizyonlarda da çalıştığının saptamasını da istedi. Gazeteciler Cemiyeti ise , herhangi bir ayırım yapmadan bütün listeyi basına açıklayıverdi.. Bunun üzerine medya dünyası karıştı..Sözcüyle cemiyet arasında kavga patladı. Hükümet sözcüsü, Cemiyeti gazeteciler arasında şeffaflığı sağlamaya çalışmak yerine ,ortalığı karıştırmakla suçladı /Listede bulunan gazetecilerin bir kısmının yasal olarak devletten maaş aldıklarını , ama bazılarının da aynı zamanda gazete ve televizyonlarda çalıştığını, bunların ayıklanmasından önce bütün listenin açıklanmasıyla ‘' kişisel hakların ‘'çiğnendiğini savundu. Cemiyet ise ,Hükümet sözcüsünün hedefinin medyada şeffaflığı sağlamak olmadığını, kadroları hükümet çıkarları doğrultusunda doldurmak istediğini savunarak ‘' işbirliği yapmayız ‘' diye açıklama yaptı.. Ana Muhalefet Partisi Pasok ise, hükümetin tartışmayı , medyayı kontrol altına almak için başlattığını savunuyor. Gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan listelerde ise Devlet Radyo ve Televizyonuyla yarı resmi haber ajanlarında çalışan gazetecilerin de isimleri bulunuyor. Bunların dışında, Basın bakanlığından 125, Savunma Bakanlığından 13 olmak üzere 17 bakanlıktan, yüzlerce gazeteci de maaş alıyor. Listede bazı tanınmış gazeteciler de dikkat çekiyor. Özel televizyonlarda sunuculuk yapan bu gazetecilerin, aynı zamanda iki bakanlıkta da danışmanlık yaptığı görülüyor. Ancak kopan bütün gürültüye rağmen hala bu gazetecilerden kaçının , aynı zamanda gazete, radyo ya da televizyonlarda çalıştığı bilinmiyor. Aslında devletten maaş alan gazeteciler sorunu,yıllardır Atina'da herkesin bildiği bir sır. Gazetelerde etkin konumda olan bazı gazetecilerin , bir bakana danışmanlık yapıp maaş aldığı yıllardır konuşuluyor ama ilk kez listeler açıklanıyor. (Nur Batur, Amerikanınsesi, 3.2.2005)
xx
ABD'nin işkence taşeronları
Ebu Gureyb skandalını ortaya çıkaran New Yorker dergisinden yeni bir iddia; 'ABD, terör süphelilerini, işkencenin yoğun olduğu Mısır, Fas, Suriye, Ürdün gibi ülkelere sorguya gönderiyor.' Amerika'nın en etkili araştırmacı gazetecilerinden Seymour Hersh'ün de yazarları arasında bulunduğu New Yorker dergisi son sayısında; "Taşeron İşkence" adlı bir makaleye yer verdi. Söz konusu ağın son derece gizli işletildiği anlatılan yazıda, CIA'in eski terörle mücadele uzmanlarından Michael Scheuer'in; "Bir kabus yarattık" sözlerine yer verilmiş. Amerikan yasaları, suçlu ya da şüphelilerin, işkence olaylarına rastlanan ülkelere iadesini yasaklıyor. Ancak yazıda görüşlerine yer verilen uluslararası hukuk uzmanı Scott Horton, CIA'in kurduğu işkence ağına, 2001'den bu yana toplam 150 kişinin takıldığını anlatıyor. New Yorker'ın araştırmasına göre sistem şöyle işliyor. Kar maskeli Amerikan ajanları, Avrupa, Afrika, Asya ve Orta Doğu'da yaptıkları operasyonlarla şüphelileri kaçırıyor.
Daha sonra şüpheliler, Mısır, Fas, Suriye, Ürdün gibi ülkelere gönderiliyor. Bu dört ülke de, Amerikan Dışişleri Bakanlığı raporlarında, adları insan hakları ihlalleri ile birlikte anılan ülkeler. Yazıda, bu ağın kurbanlarından biri olduğu söylenen Maher Arar adlı bir kişinin ifadelerine de yer verilmiş. Arar, 2002 yılında John F Kennedy Havaalanı'nda tutuklandığını ve bir jet ile, önce Ürdün'e, ardından da Suriye'ye gönderildiğini anlatıyor.
Suriye'de yoğun işkence gördüğünü söyleyen Arar, yediği dayak neticesinde, kendisini sorgulayanların istediği ifadeyi vermiş ve 2003'te özgürlüğüne kavuşmuş. Ardından da Amerika Birleşik Devletleri'ni dava etmiş. New Yorker'daki yazıda atıfta bulunulan bir diğer isim de, FBI'dan 2003'te emekliye ayrılan bir terörle mücadele uzmanı; Dan Coleman. Coleman şüphelilerin başka ülkere gönderilmesi uygulamasının artık kontrolden çıktığını söylüyor. New Yorker, kadrosundaki ünlü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh'ün makaleleri ile öne çıkan bir dergi. Amerikan ordusunun 1968'de Vietnam'daki My Lai katliamını, geçen yıl ise Irak'ta Ebu Gureyb skandalını ortaya çıkaran Hersh son olarak, Amerikan ordusuna bağlı komandoların İran'da altı aydır çalışma yaptıklarını, olası hava saldırıları için hedef belirlediklerini savunmuştu. (bbc,7.2.2005)
XX
İRAN'DAN ABD VE AB'YE REST…
İran'ın nükleer alandaki baş görüşmecisi Hasan Ruhani nükleer programlarını durdurma karşılığında Batının İran'a önerecek hiçbir şeyi olamayacağını söyledi. İran'ın nükleer programı konusunda diğer ülkelerle yaptığı müzakereleri yürüten Ruhani , İngiliz reuters ajansına verdiği demeçte Amerika'nın, ülkesine karşı yaptırımları kaldırması karşılığında bile nükleer programlarından vazgeçmeyeceklerini belirtti. Nükleer programlarının barışçıl olduğunu yineleyen Ruhani, ülkesindeki nükleer tesislere ABD ya da İsrail ‘den bir saldırı gelecek olursa, İran'ın buna misillemede bulunacağını bildirdi. Bununla birlikte Ruhani, ABD'nin İran'a karşı saldırıya girmenin riskini göze alacağını sanmadığını da kaydetti.
AB bir teşvik paketi ile İran'ı nükleer programından vazgeçirmeye çalışıyor. AB ile yapılan, tüm nükleer madde zenginleştirme programlarını askıya alma görüşmelerinden düş kırıklığına uğradığını söyleyen İran, görüşmelere artık yıllar değil yalnızca birkaç ay daha devam edebileceğini belirtiyor. (bbc, 7.2.2005)
Xx
ABD-İRAN KAVGASI NEREYE KADAR…
İran zkonusu ABD'nin gündeminde ilk sıralarda yer almaya devam ediyor.. Yönetimin önde gelenleri dün sabah Amerikan televizyonlarındaki yayınlara katılarak İran'daki durumu tartıştılar.
Başkan yardımcısı Dick Cheney, Tahran yönetiminin nükleer programından vazgeçeceğini düşünüp düşünmediği sorulduğunda, bunun İran'daki gelişmelere bağlı olduğunu söyledi. Cheney Tahran'daki yönetimle nükleer silah arayışı değil, yıllardır devlet düzeyinde terörü desteklediği gerekçesiyle sorunlar yaşadıklarını kaydetti. Cheney İran'da demokrasi görmek istediklerini, bu hedef için çalışanları da desteklediklerini bildirdi.
Amerikan savunma bakanı Donalt Rumsfeld de İran'a, nükleer tesisleri ortadan kaldırmak üzere sınırlı bir hava operasyonu düzenlenmesinin İran'da rejim değişikliğine yol açıp yol açmayacağı sorusuna karşılık olarak, “Kim bilir! Ben hayatımda pek çok defa hayrete düştüm. Elimizde çok da iyi bir istihbarat yok! Dünyanın diğer yerlerinde neler olup bittiğini bilen genç kadın ve erkekler var elbette İran'da; başkalarının nasıl yaşadığını biliyorlar” şeklinde konuştu. (bbc, 7.2.2005
“DÜNKÜ ZİRVEDE KİMSE İSRAİL'İN İŞGALİNDEN BAHSETMEDİ!”
Independent'in Ortadoğu uzmanı yazarlarından Robert Fisk, ‘adalet sağlanmadan Ortadoğu'ya barış gelmez' diyor ve kinayeli bir dille devam ediyor: “Şarm el-Şeyh zirvesindeki açıklamalardan, sanki şöyle bir anlam çıkıyor: ‘Filistinliler İsrail topraklarını işgalden vazgeçecek; Filistin tankları Hayfa ve Telaviv'de ortalığı kasıp kavurmayacak; Filistin hava kuvvetlerinin F-18 uçakları İsrail yerleşim birimlerini bombalamayacak ve apaçi helikopterleri İsrail askeri liderlerini hedef alan saldırılar düzenlemeyecek!'
Gerçekten de ateşkes için kullanılan ifadelerde Filistinlilerin, şimdiye kadar hep şiddete başvurdukları; İsrail'in de masum operasyonlar düzenledikleri gibi bir hava çıkıyor. Dünkü zirvede, kimse İsrail'in işgalinden bahsetmedi. Ortadoğu'da adalet sağlanmazsa Şarm el-Şeyh'deki uzlaşmanın akibeti de Oslo anlaşmasındaki gibi olabilir!” (bbc,9.2.2005)
Kuzey Irak'a yolculuk
Kadir Konuksever/Kuzey Irak
Eğer ki Kuzey Irak'a Türkiye üzerinden bugünlerde gitmeyi tasarlıyorsanız yazılanlara kulak vermelisiniz.
Habur gümrüğünde birbirinden uzak pasaport, triptik ve gümrük memurluğu gibi ofisler arasında mekik dokumayı düşünerek, her türlü ve kesinlikle olası aksilikleri de göz önünde bulundurarak güne erken başlamalısınız. 'Memur namazda', 'sistem bozuk' ve 'müdür yok' gibi bir dizi Murphy kanunlarına rahmet okutacak aksilikler yıldırmasın sizi. Bilinçsizce Free Shop'lara dalabilir veya Kuzey Irak'a geçmeden önceki son hızlı internet bağlantınızı kurabilirsiniz. Pasaport işlemlerinin tamamlanmasının yüzünüze yayacağı tebessüm için de fazla aceleci davranmamamız iyi olur. Zira Kürt tarafında giriş gerekçenizi açıklayıp yarısına kadar toz şeker doldurulmuş bal gibi Seylan çayınızı yudumlarken biraz önceki sevimli gülücükleriniz için erken davranmış olduğunuz gelebilir aklınıza. Temsilcisi olduğunuz yayın organının Kürt bölgesine bakış açısı ile Türkiye politikaları içerikli açıklamalarınız birden fazla kişinin ilgisini çekebilir Kürt gümrüğünde. Tam bu esnada Kürdistan Demokrat Partisi'nin Ankara temsilciliğinden almış olduğunuz referansları göstermeniz yada bir kaç üst düzey temsilci adını zikretmenizin faydasını görebilirsiniz. Pasaportunuzun sayfaları arasına yerleştirilen ve Arap alfabesiyle yazılmış izin kağıdınızla, İbrahim Halil Gümrük Kapısında kiraladığınız arabanıza kurulduğunuzda havanın kararmaya yüz tutması da asla şaşırtmasın sizi. Sonuçta 'Kürdistan'a Hoş geldiniz' tabelasını da gördüyseniz yol kenarında, Zaho'ya doğru gidiyorsunuz demektir.
Bölgeye ilk adımlar
Kendi aracınızla girmiş olsanız bile yanınıza bölgeyi iyi bilen bir Kürt şoför almanız fazlasıyla yararınıza olacaktır. Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra yeni açılan yol güzergahlarıyla güvenlik derecesi çok düşük yolları birbirinden ayıracak birine ihtiyacınız olacaktır. Her zamankinden daha fazla silahlı ve her zamankinden daha fazla dikkatli Peşmergelerin bulunduğu Check Point'ler sizi yıldırmasın. Kafanızı pasaportunuzla birlikte camdan uzatıp Arapça gazeteci anlamına gelen 'Soğofi' cümlesini zikretmeniz çoğu zaman yeterli olabiliyor. Ama konuşmaya hevesli ve nöbetten sıkılmış biriyse karşınızdaki, en azından 'Çavani, başi' yani Kürtçe ‘nasılsın iyi misin' gibi bir kaç kelime bilmeniz faydalı olacaktır. Sonrasında onun dediklerini anlamasanız da geldiğiniz kent ve çalıştığınız kurumun adını üç saniye arayla söylemeniz Peşmerge'nin muhtemel sorularına cevap olacaktır. Kontrol noktaları canınızı sıkmasın. Dohuk'ta Dünya Lokantasına girin ve yaklaşık 5 dolara Perde Pilav, Kuzi, Humus ve iç pilavıyla mükellef bir ziyafet çekin. Çıkışta yol boyunca sıralanmış büfelerden nar suyu içmeyi ihmal etmeyin, üstelik 25 cent'e tekabül eden bir parayla.
Güvenlik kaygıları
Bağdat'ın düşmesinden sonra yaşanan gelişmeler Kürt bölgelerini de etkilemiş.
Direnişçilerin eylemleri, Telafer'in kuşatılması ve yaygın söylentiye göre direnişçilerin Musul başta olmak üzere KDP ve KYB kontrolündeki bölgelere sızmış olmaları ihtimali bölge yerleşim birimlerinde güvenlik önlemlerinin en üst düzeye çıkartılmasına yol açmış. Kontrol noktalarının dışında kaldığınız otel dahil tüm kapalı mekanlara girişte üzeriniz ve çantalarınız didik didik aranıyor. Aramalar, teknolojinin bu konudaki nimetlerinden uzakta ve el yordamıyla yapılınca rahatsız olabilirsiniz. Ancak böyle bir rahatsızlığın yaşanacağı önceden hesaplanmış olmalı ki aramaların yapıldığı bütün noktalara KDP Lideri Mesut Barzani'nin üzeri aranırken çekilmiş bir fotoğrafı yerleştirilmiş. Verilmek istenen mesaj açık, 'Barzani üzerinin aranmasına ses çıkartmaz, hatta objektiflere gülümserken çemkirmek senin neyine' kimse çemkirmiyor tabi. Bu arama faslı Salahaddin'e yaklaştıkça daha çok artıyor. KDP Lideri Barzani'nin karargahının bulunduğu Salahaddin'de arama çalışmalarına Amerikan askerleri ve onların köpekleri de katılıyor. Çantanızın içerisine atılan topu çıkaran köpek bu arada TNT türü bomba da bakınıyor. Kameranız ile gösterdikleri bir noktayı fotoğraflamanız ve sonrasında bu görüntüyü izletmeniz de isteniyor. Genelde çekilen kareler muhatabınızın eli oluyor.
Bölgede son durum
Kuzey Irak'ta bu günlerde pek çok iş el becerisiyle görülüyor. Zaho, Dohuk, Salahaddin, Erbil ve Süleymaniye'de belki de biraz abartıldığını düşündüğümüz arama çalışmaları ve ara sıra gördüğümüz Amerikan askerlerinin dışında değişen bir şey yok.
Pazar günü yapılan seçimlerden geriye duvarlara yapıştırılmış ve konforlu bir hayat vaat eden afişlerle meraksız bir bekleyiş dışında bir şey kalmamış. Amerika'nın Musul'a yapacağı operasyonun hazırlığı asker yığma şeklinde sürerken iç bölgelerde gerginlikte, harekette artacak gibi. Üzerlerinde Amerikalılardan aldıkları kamuflaj elbiseler, gösterişli botlar ve rayban gözlükleri ile peşmergelere çok iş düşecek. Ama bunun imajla olmayacağı muhakkak.(bbc,4.2.2005)
İNGİLİZ USULÜ BİLİMSEL GERÇEKLER…
İngiltere başbakanı Tony Blair 30 yıl önce Londra'daki bombalama eylemlerinden dolayı suçsuz yere hapsedilen 11 İrlandalıdan resmen özür diledi. Bu şekilde İngiliz hükümeti en büyük adli hatalardan birini resmen kabul etmiş oldu. 1974 yılında İrlanda Cumhuriyet Ordusu'nun Londra'da iki bara yerleştirdiği bombaların patlaması sonucu 7 kişi ölmüş ve 100'den fazla kişi de yaralanmıştı. Olayla ilgili oldukları iddiasıyla, çoğunluğu iki ailenin bireyleri olan 11 kişi haksız yere tutuklanmış ve 14 yıl cezaevinde kalmıştı. Başbakan Blair, “Bu kişiler, bunca eziyet ve haksızlığa maruz kalmıştır; başlarına gelenlerden dolayı çok üzgünüm” şeklinde konuştu. Haksız yere hüküm giyen 11 kişiden biri olan Geary Calen Blair'in özürünü kabul etti. Calen'la birlikte tutuklanan babası, cezaevinde yaşamını yitirmişti. Sanıkların 1989 ve 1991 yıllarında beraat etmesinin ardından, İngiliz hükümetinin özür dilemesi için geniş çaplı bir kampanya başlatıldı. Haklarında, bilimsel verilere dayandırıldığı söylenen kanıtların da sonradan, tamamen gerçek dışı olduğu belirlendi.
Olay 1993 yılında çevrilen ve oskara aday gösterilen “IN THE NAME OF THE FATHER” (BABAM İÇİN) adlı filme konu olmuştu. ( Amerikanın sesi, 10.2.2005)
Xx
ABD'nin İncirlik'te kaç nükleer bombası var?
İngiliz gazetesi Guardian'a göre, İncirlik üssünde Amerika'nın 90 taktik nükleer bombası var. Haberin kaynağı, silah denetimi ve çevre konularında faaliyet gösteren gayri resmi kuruluş, Doğal Kaynakları Koruma Konseyi. Gruba göre Amerika'nın Avrupa'nın dört bir yanındaki üslerinde toplam 480 taktik nükleer bombası var. İddiaya göre bunların dağılımı şöyle: İngiltere'de 110, Almanya'da 150, Türkiye'deki İncirlik üssünde 90, İtalya'da yine 90, Belçika ve Hollanda'da ise 20'şer. Raporu hazırlayan Hans Kristensen, yıllarca toplam sayının 200 civarında olduğunun düşünüldüğünü belirtiyor ve artık Sovyet tehdidinin kalmadığı bir ortamda, bu tür bir nükleer depoya ihtiyaç olmadığını söylüyor. Gruba göre bu silahların potansiyel hedefleri Rusya, İran ve Suriye. NATO ise Avrupa'daki nükleer bombaların herhangi bir ülkeyi özellikle hedef almadığını söylüyor. Doğal Kaynakları Koruma Konseyi'ne göre savaş halinde, Belçika, Almanya, İtalya, Hollanda ve Türkiye uçakları 180 kadar nükleer bombayı atmak için kullanılabilir. Grup bu durumun uluslararası hukuka aykırı olduğunu da söylüyor. (bbc,10.2.2005)
'İncirlik'te 90 nükleer bomba var'
Independent gazetesi ise nükleer silahların yayılmasının engellenmesi konusunun da ele alınacağı NATO toplantısı öncesinde ABD'de yayımlanan bir araştırmanın Washington'u zor durumda bıraktığını yazıyor. Gazete, merkezi Washington'da bulunan ve silahsızlanmayla çevre konularında faaliyet gösteren 'Natural Resources Defence Council' adlı bağımsız kuruluşun raporuna dayanarak Amerika'nın, soğuk savaşın üzeriden onca yıl geçmesine rağmen aralarında Türkiye'nin de bulunduğu altı Avrupa ülkesinde 480 nükleer bomba bulundurduğunu belirtiyor. Independent'a göre, Amerika'daki Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası çerçevesinde ulaşılan belgelerden hazırlanan rapordaki bazı veriler şöyle: Daha önce Amerika'nın Avrupa'daki üslerinde 200 civarında nükleer bombası olduğu sanılıyordu. Pentagon yetkilileri, bu bombaların İran ve Suriye'den gelebilecek nükleer tehditlere karşı kullanılacağını söylüyor. Nükleer bombalardan 150'si Almanya'da, 110'u İngiltere'de bulunuyor. Adana'daki İncirlik Üssü ve İtalya'da 90'ar bomba var. Belçika ve Hollanda'da ise 20'şer nükleer bomba konuşlandırılmış. Bir savaş durumunda bu bombalardan 300'ünün Amerikan uçakları, 180'inin ise adı geçen ülkelerin hava kuvvetleri tarafından kullanılması planlanmış. Guardian gazetesi de, Amerika'nın bu ülkelere bomba konuşlandırarak, nükleer silahların yayılmasına engellemeye yönelik anlaşmanın hükümlerini ihlal ettiğine dikkat çekiyor... (bbc,10.2.2005)
Avrupa "Condi ateşinde"
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Avrupa'ya yönelik temel mesajlarını Paris'te Siyasi Araştırmalar Enstitüsü'nde yaptığı konuşmada verdi. Avrupalılar'ı, ABD ile ilişkilerde yeni bir sayfa açmaya çağıran Rice ayrıca Washington'ın daha güvenli demokratik bir dünya yaratmak için güçlü bir Avrupa'ya ihtiyacı olduğunu söyledi. Rice'ın verdiği mesajlar ışığında Amerika-Avrupa ilişkileri ile ilgili Bernd Riegert'in yorumu… “Polonya'da olsun, İtalya, Fransa ya da Belçika'da olsun, Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice heryerde eski mesajları yeni ambalaja sokup sattı. İkinci dönemine giren Bush yönetiminin bu şirinlik atağı, Washington'dan sevgi ve şefkat gösterisi gelmesini özleyen Avrupalılar'da tam etkisini gösterdi. Dışişleri Bakanı madam, Irak konusundaki görüş ayrılıklarının aşılması için güzel fırsatlar çıktığından bahsederken NATO dışişleri bakanları Brüksel'de uslu uslu sıraya dizilmiş bir halde hararetli bir şekilde başlarını sallayıp onaylıyorlardı. ABD'nin bu nazik ve uysal tarzı yeni de olsa, bunun karşılığında birşeyler beklediği mesajı da duyabilenler için oldukça açıktı. Condoleezza Rice, Paris'te yüzünde bir zafer gülümsemesi ile Avrupalılar'ın ABD ile işbirliği yapmak zorunda olduğunu söylüyordu. Avrupalılar ise Rice'ın eski ulusal güvenlik danışmanı olarak Başkan'ın Irak politikasının şekillenmesinde önemli rol oynadığı gerçeğini hemen unutuveriyordu. Irak'ın işgalinin hemen ardından Fransa'yı cezalandırıp Almanya'yı görmezden gelmek isteyen de Rice'ın kendisiydi. Şimdi ise Avrupa'da pembe bulutlarda dolaşıyor. Hiç kimse çıkıp açıkça itirazda bulunmadı. Rice'ın ‚ABD'nin dünyadaki statükoya yani Ortadoğu, Asya, Afrika ve Küba'daki hürriyetsizlik ve despot yönetimlere tahammül etmeyeceği' ifadesi, Avrupalılar dahil tüm dünya için önemli sonuçlar doğurabileceği halde. ABD'nin somut beklentilerini açıklamak Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e düşecek, Condoleezza Rice ellerini kirletmeyecektir. Rice iyilik perisi rolünü oynarken, Rumsfeld Afganistan'a daha fazla asker gönderilmesini isteyen, Irak'a daha fazla askeri eğitimci talep eden, Avrupalılar'a savunma harcamalarını artırmaları için baskı yapan Amerikalı sert amca rolünü üstleniyor. İki hafta sonra Başkan Bush kendisi Avrupa'ya gelip alışık olmadığı başşirin rolünü üstlendiğinde Avrupalı NATO müttefiklerinden politikacılar ve AB liderleri şüphesiz ayaklarına kapanacaktır. NATO basın merkezi, Bush'un ziyaretinin bir nevi aile buluşması şeklinde geçmesini planlıyor. Avrupalılar kayıp oğullarını yeniden bağırlarına basacak, Amerikan usulü bir sevgi seli yaşanacak. Bush'un Avrupa kıtasındaki en iyi dostu İngiltere Başbakanı Tony Blair konuğa hediye olarak itina ile hazırlanan Iraklı askerlerin eğitimi misyonunu sunacak. Almanya ve Fransa'nın da Irak'ta faaliyet göstermesi için baskı artıyor. Atlantik'in iki yakası arasındaki bu duygu sömürüsü, çok kısa süre içinde İran ya da Çin konusunda ilk sınavıyla karşılaşabilir. AB, nükleer programına son vermesi karşılığında iyi ilişkiler vadettiği Tahran yönetimiyle ticareti öne çıkarırken, Condi ve takımı için baskıcı molla rejiminin varlığı bile uzun vadede statükoyu değiştirmek için bir neden. Çin konusunda da AB iyi ticari ilişkilere bel bağlarken ABD stratejik nedenlerden dolayı Çin'e silah ambargosunun kaldırılmasını reddediyor. Washington'dan gelen şirinlikler, bu temel farklılıkları ortadan kaldıramadı, olsa olsa üzerini örttü.
Rice'ın, Amerikan Başkanı'nın Avrupa ile ilişkileri güçlendirmeye son derece kararlı olduğunu açıklaması şimdi bir mükafat mıdır yoksa tehdit mi? Bu konuda biraz şüpheci bir ifade Avrupalılar'ın yüzüne yakışacaktır.“
Bernd Riegert / DW(Almanyanın sesi,9.2.2005)
sayfa başına dön
Yayına Hazırlayan: Celal SANCAR
|