|
Yazar Kadir Cangızbay
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 10:48 |
|
Türkiye, "iktisat okuyorsun, değil mi?" sorusuna "hayır, bizim bölüm ekonomi" diye cevap verilen bir ülke. Kavramlar havada uçuşuyor; daha doğrusu kelimeler kavramlara ulaşamıyor; dolayısıyla, 'olası artçı-deprem ihtimali'nden söz edilebiliyor: 'Olası', Arapça kökenli 'muhtemel'in yerine geçsin diye türetilmiş bir kelime; Türkçe'yi Türkçeleştirmek adına. Her şeyden önce şunu bilmiyorlar: Bir dili o dil yapan, esas olarak kendi söz dizimidir (rahmetli hocamız Şükrü Elçin); yani, sesleri bize bir şeyler söyleyebilecek şekilde sıralama biçimi, sesi söze dönüştürebilmek için izlenmesi gereken yol-yordamdır; yoksa, o dilde yer alan kelimelerin kök ve/veya kökenlerinin o dilden olması değil. Ayrıca şunu da söyleyelim: Hiçbir dil, mevcut ve mümkün kavramların tümünü kendi başına karşılayamaz. Her dil toplumsal bir üründür ve hiçbir toplum insanlığın tümünün yaşamış veya yaşayabilecek olduğu deneyimlerin tümünü tek başına ve önceden yaşamış ve adlandırmış olamaz. 'Öz' Norveçce'de 'muz'un karşılığının bulunmaması ya da hemen hemen bütün dillerin mikrop kavramının adını Fransızca'dan almış olmaları ne bir tesadüf, ne de bu dillerin birer dil olarak güçlülük veya zayıflıklarıyla ilgilidir: Norveç'te muz yetişmez, Pasteur'ü ise Fransa yetiştirmiştir.
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 11:04 tarihinde güncellendi |
|
Devamını oku...
|
|
|
Yazar Sadık Varer
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 10:32 |
Mustafa Kemal, 27 Haziran 1920’de Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, ''Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reis ve nüfuzlu kimseleri bu amaç doğrultusunda bizim tarafımızdan kazanılmış olduğu dikkate alındığında, reylerini ortaya koyduklarında zaten kendi kaderlerini de belirleyeceklerinden, Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler.” diyordu. Büyük Millet Meclisi’nde 10 Şubat 1922 tarihinde gerçekleşen gizli oturumda Kürdistan’ın Özerkliği Yasası oylanmış ve yasa 64’e karşı 373 oyla kabul edilmiştir. Meclisçe onaylanan 18 maddelik Kürdistan’ın Özerkliği Yasası’nın bazı maddeleri şöyledir: ''Madde 1: Büyük Millet Meclisi, Türk Milletinin medeniyetin gerekleri doğrultusunda ilerlemesini sağlamak amacıyla, Kürt milleti için kendi milli gelenekleriyle uyum içinde bir özerk yönetim kurmayı taahhüt eder.
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 10:40 tarihinde güncellendi |
|
Devamını oku...
|
|
Yazar Administrator
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 10:31 |
|
Filistin İçin İsrail'e Karşı Boykot Girişimi
30-08-2010
2 Eylül'de Washington'da yapılacak toplantı ile başlayacağı duyurulan Filistin – İsrail doğrudan görüşmelerine karşı artan Filistin muhalefeti karşısında Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi baskı ve zorbalığa başvuruyor. El- Fetih dışındaki tüm ana Filistin fraksiyonları İsrail ile doğrudan veya dolaylı müzakerelerin sürdürülmesine muhalefet ediyorlar.
Ma'an Haber Ajansı'nın bildirdiğine göre Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) Filistin Yönetimi ile İsrailli liderler arasında doğrudan görüşmelere onay vermesine karşı çıkan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi, Filistin Halk Partisi ve çeşitli bağımsız siyasetçiler 25 Ağustos Çarşamba günü işgal altındaki Batı Şeria'nın Ramallah şehrinde “müzakerelere geri dönülmesine karşı olduklarını ifade etmeye veya karşı durduklarına” yönelik bir toplantı için bir araya gelmeye çalıştılar. Bu toplantının benzeri, çeşitli Filistinli partilerin yetkililerinin FKÖ'nün doğrudan görüşme planlarına muhalefetlerini tartıştıkları Gazze'de de düzenlendi. Ma'an'a göre ve Filistinli insan hakları grubu el-Hak tarafından teyit edilenlere göre Ramallah toplantısı, katılımcıları provoke eden ve olayı belgelemeye çalışan kişilere saldıran Filistin Yönetimi Genel İstihbarat Güçleri tarafından yarıda kesildi ve durduruldu.
|
|
Devamını oku...
|
|
Yazar Fikret Başkaya
|
|
Pazartesi, 16 Ağustos 2010 11:50 |
Eğer Batı siyasi düşüncesi diye
bir şey varsa, bunun köklü bir
anti-demokratizmle mâlül
olduğunu söylemekte bir
sakınca yoktur.
J.S. Mc Celland
Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle etmenin, ideolojik bulanıklık yaratmanın, velhasıl seyirciyi oyalamanın araçları mıdır? Demokrasiden ve demokratikleşmeden herkes aynı şeyi mi anlıyor? Son dönemde demokrasi kavramını dillerinden düşürmeyenler, daha önce de aynı dili mi konuşuyorlardı? Ne oldu da demokrasi son dönemin vazgeçilmez kavramı durumuna geldi? Herkesin yönü Batı’ya dönük ve herkes Batı demokrasisinden söz ediyor. Gerçekten Batı demokrasisi diye bir şey var mı? Bir rejimin adını demokrasi koymak onun demokratik sayılması için yeterli midir? Demokrasi kavramı çok kullanıyor ama ekseri yanına bir de piyasa ekonomisi sözcükleri ekleniyor ve Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi deniyor. Birincisi, liberal demokrasi diye bir şey mümkün müdür; ikincisi, bu iki kavramın yan yana gelmesi uygun mudur? Sermayenin önünün açılması, demokrasinin de derinleşmesi, gerçekleşmesi anlamına gelir mi? Ekonomik liberalizmle (siyasî) demokrasi arasında bir tamamlayıcılık ilişkisi var mıdır? Küreselleşme denilen süreç, demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesinin koşullarını mı yaratıyor, yoksa her türlü demokrasinin ve insan haklarının temelini aşındırıyor mu? Demokrasi ve demokratikleşme kavramlarından hangisini kullanmak daha uygundur? Zira, demokrasi dendiğinde, olmuş-bitmiş, tamamlanmış bir şey anlaşılır, oysa demokrasinin sürekli yenilenen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olması gerekir...
|
|
Pazartesi, 16 Ağustos 2010 13:05 tarihinde güncellendi |
|
Devamını oku...
|
|
Yazar Derleyen: Celal SANCAR
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 10:25 |
|
MACHIAVELLI
16. yüzyıl İtalyan politikacı ve yorumcusu Nicolo Machiavelli dünyanın gelmiş gelmiş en ünlü ve tartışmalı siyaset düşünürlerinden biridir. Adı, günlük yaşamın parçası haline gelen ender kişilerden biridir Machiavelli.
Peki, Machiavellist veya Machiavelli’ci davranış ne demektir?
“En ağır yorumuyla ikiyüzlülük demektir bu. Hile ve aldatmaca Machiavelli’ci terimlerin başında gelir; ama aynı zamanda hesapçı olma veya planlı hareket etme anlamına da gelebilir. Kastedilen, bir politikayı ahlaki anlamına bakmadan düşünüp hayata geçirmektir; ama bu, nihayetinde gerçekçi yaklaşımdır. Bunu kelimenin hem olumlu, hem de olumsuz anlamıyla kastediyorum.”
Londra Üniversitesinden Alecon Brown’un bahsettiği bu nitelikler, Machiavelli’nin en ünlü esir “Hükümdar” da belirttiği, “cumhuriyet olmayan devletlerde başarılı politikacıların nasıl davranması gerektiği”ne ilişkin niteliklerdir. Daha önceki bir çok düşünürün aksine Machiavelli, politikayı ideallere göre değil; yaşanan gerçekliğe göre tasvir eder ve politikacıları idealist davranışların, yıkımları olacağı konusunda uyarır.
Cambridge Üniversitesinden Cohante Sciner, Machiavelli’nin ana mesajını şöyle açıklıyor: “Metin boyunca bahsedilen hükümdarın, görevinin gerektirdiği bazı amaçlar vardır. Bu amaçlar ne olursa olsun, gerçek bir hükümdar ne yapması gerekiyorsa onu yapardı. Hükümdar, yapacağı şeyin ahlaki olup olmadığı gibi sorularla yolundan sapmamalıydı; iktidarda kalmak için ne gerekiyorsa, onu yapmalıydı.”
|
|
Perşembe, 02 Eylül 2010 11:08 tarihinde güncellendi |
|
Devamını oku...
|
|
Yazar -Derleyen: Celal SANCAR
|
|
Çarşamba, 18 Ağustos 2010 10:47 |
Jean Jacques Rousseau
18. yüzyılda Avrupalı aydınları, yepyeni bir düşünce tarzı etkisi altına aldı. Bu düşünce tarzında her şeyden önce aklın önemi vurgulanıyordu. Sanattan politikaya, dinden toplum düşüncesine; varolan tüm fikirler eleştiriliyor, gözden geçiriliyordu. Eski siyasi düzen dağılıyor, yeni bir devir başlıyordu; ve bu dönem, dünya tarihine “aydınlanma çağı” olarak geçti.
“Ortak düşmanların başında ‘dogma’ gelir; yani bazı fikirlerin sırf bir kurumun dayatmasıyla kabul edilmesi. Bu kurumların başında da kilise gelir. İkincisi gelenektir; bu ise bir şeylerin daha önce, öyle yapıldığı için kabul edilmesi gerektiği düşüncesidir. Üçüncüsü ise ayrıcalık; yani insanlar arasında doğal bir hiyerarşi olduğu, bazılarının doğuştan aristokrat olduğu, bu yüzden de ayrılıkları olması gerektiği düşüncesi. Bunların yanı sıra her türlü sınırlama; örneğin ekonomik alanda malların dolaşımını önleyen gümrük duvarları.” İngiltere’deki Middlesex Üniversitesinden John Hope Maysen, aydınlanma dönemi aydınlarının ortak düşman bellediği temel unsurları böyle özetliyor. Bu aydınlar arasında en önde gelenlerden biri, Jean Jacques Rousseau’ydu. Filozof ve eğitimci olan, 1712 yılında Cenevre’de doğan Rousseau; aydınlanma insanının en iyi örneklerinden biriydi. Ancak tüm bu süreçte, kendine özgü bir yeri vardı.
|
|
Çarşamba, 18 Ağustos 2010 13:58 tarihinde güncellendi |
|
Devamını oku...
|
|
|